Etiket: Bresson

Anlamın zıt kutupları arasında bir gezintiye dair…

…Ve yanılmacalardan aldığımız keyif, zihnimizin birbirine zıt bu iki yorum arasında gidip gelişinde açığa çıkar öncelikle. Bazı filozofların bu gidip gelmelerden özellikle niçin etkilendiklerini ve bazılarının, gülüncün özünü niçin birbiriyle çelişen iki hükmün çarpışmasında veya üst üste binmesinde gördüklerini anlıyoruz… …bir yanılmacada karakterlerden her biri olaylar dizisinin kendisini ilgilendiren kısmını yaşar; bu kısımla ilgili doğru bir temsile sahiptir ve sözlerini ve davranışlarını buna göre düzenlemektedir. Her bir karakteri ilgilendiren her bir olay dizisi bağımsız şekilde gelişir; fakat bir noktada bu diziler öyle bir şekilde karşılaşır ki bunlardan biri içinde yer alan söz ve fiiller aynı anda bir diğerine de ait olabilir. İşte karakterlerin yanlış anlamaları ve durumdaki çifte anlamlılık buradan kaynaklanır. Fakat bu çifte anlamlılık kendi başına gülünç değildir; birbirinden bağımsız iki dizinin tesadüf edişini, çakışmasını sergilediği için gülünçtür sadece. (Henri Bergson-Gülme)   

Cosimo, rehinci dükkânının karşısında kapıyı gözetlemektedir. Sigarasını yakar, etrafı gözetler ve dükkân kapısının kapatılacağını anladığı zamanda cebindeki silahı çıkarıp gazetenin arasına saklar ve yine etrafını gözetleyerek kapıya yönelir. Kapanma uyarısına karşın müsaade isteyerek içeri girer ve son müşterinin çıkmasını bekler. Kapıdaki görevli dışarı çıkmış sigarasını içmektedir. Cosimo müşteri gittikten sonra etrafı kolaçan edip emin olduktan sonra, silahını gazetenin altından bir kol hareketiyle çıkarır ve rehinciye doğrultur:

– Bunu gördün mü?

Rehinci kafasını hiç kaldırmadan silaha doğru bakar, elini uzatıp alır ve incelemeye başlar:

– Bir bakalım. Küçük kalibreli Baretta, ama pek eski bir şey. 1000 liret veririm.

Cosimo bu esnada ağzında sigarasıyla şaşkın bir vaziyette adamı izlemektedir. Adam kafasını kaldırır ve sorar:

– Uyar mı?

Cosimo şaşkınlıkla karışık öfkeyle adamın elinden silahını alır ve uzaklaşır…         

Bilinmeyen Kişiler’in (Mario Monicelli,1958) bu sekansında zevkine sıklıkla rastlanılamayacak bir gülme eşlik eder insana. Cosimo’dan ve rehinciden karakter ve duygusal olarak o kadar uzaktayızdır ki, saf gülme bu en duyarsız izleyici hâlimizde yakalar bizi. Bu anda belki de hiç olmadığımız kadar kendimizdeyizdir sadece.

Cosimo soygunculuğuna odaklanır, rehinci ise işine. Kesişme düzlemindeki silah ise her ikisi için asla kesişmeyecek olan anlama sahiptir. Birisi için soygunun öldürücü tehdit aracı, diğeri için ise satın alınabilecek bir eşya. İki karakter de kesişme alanındaki nesneye sadece kendi mesleklerindeki işlevleri açısından odaklanır.

Cosimo’nun şaşkınlığı onun yanılgısını çıkarır. Rehinci ise ciddiyeti ile yanılgısının farkında olmayışıyla açığa çıkar. Bergson’dan bir alıntı yapalım tam burada:

 …Ve yanılmacalardan aldığımız keyif, zihnimizin birbirine zıt bu iki yorum arasında gidip gelişinde açığa çıkar öncelikle. Bazı filozofların bu gidip gelmelerden özellikle niçin etkilendiklerini ve bazılarının, gülüncün özünü niçin birbiriyle çelişen iki hükmün çarpışmasında veya üst üste binmesinde gördüklerini anlıyoruz…

 …bir yanılmacada karakterlerden her biri olaylar dizisinin kendisini ilgilendiren kısmını yaşar; bu kısımla ilgili doğru bir temsile sahiptir ve sözlerini ve davranışlarını buna göre düzenlemektedir. Her bir karakteri ilgilendiren her bir olay dizisi bağımsız şekilde gelişir; fakat bir noktada bu diziler öyle bir şekilde karşılaşır ki bunlardan biri içinde yer alan söz ve fiiller aynı anda bir diğerine de ait olabilir. İşte karakterlerin yanlış anlamaları ve durumdaki çifte anlamlılık buradan kaynaklanır. Fakat bu çifte anlamlılık kendi başına gülünç değildir; birbirinden bağımsız iki dizinin tesadüf edişini, çakışmasını sergilediği için gülünçtür sadece.

Cosimo’nun hükmü ile rehincinin hükmü silahın anlamına dair alanda çarpışır ve burada hükümlerin kesişim kümesi boştur. Cosimo kaybeder ve kaybettiren bu katı çarpışma esnasından gülme doğar. Anlamın zıt kutupları arasında gezinebilmeye dairdi…

ulus baker – beyin ekran

pek çok nedenle, bugün henüz “daraltılmış” bir dünyada yaşamakta olduğumuzu düşünmeye eğilimliyim. ve bu daraltma , gerçek anlamıyla teknolojiler tarafından gerçekleştirilmiş bulunuyor -televizyon ile genel salaklaşma halinin, bilgisayar ile bir tür otizmin, iletişim kolaylıklarıyla ise bir tür çılgınlığın özdeş hale geldikleri bir dünyanın ortaya çıktığı besbelli. ama sorun, bütün bunlarla ne yapılacağıdır. “reklamcılığın felsefesi”nden bahsedenler var; japon modeli bir uluslararası bir korporatist şirketin bir “ruha” sahip olduğuna inanmamızı isteyenler var (özellikle orada çalışanlara marş falan söyletilirken); sorun bir sanatçının bir gazetede “sayfa düzenleyicisi” olarak ya da bir şirkette reklamcı olarak çalışmak zorunda kalışı değildir burada. daha çok “reklamcılığın” kendini sanatın son ve nihai biçimi olarak olumlamak isteyişi, benetton’un “görüntü şefi” ve “sanat yönetmeni” gibi tuhaf ünvanlara sahip adamı oliveiro toscani gibilerinin yalnızca bir “sanat destekleyicisi”, bir “sponsor” olarak değil, “konseptin sahipleri” gibi ortaya çıkmalarıdır. bu tür durumlarla karşılaşıldığında “kıllanma” yeteneğimizin de dumura uğratılmış olduğu söylenebilir. artık eskiden olduğu gibi “sınırlarla”, “disiplinlerle”, “zor” ya da “baskı” ile yönetilmemeye başladığımızda ferah bir özgürlüğün kapılarının açılacağını sanmak, çağdaş evrensel bönlüğün ta kendisidir. bütün bunlarla baş edebilecek ve mahvedebilecek bir bilgisayar virusünün üretilip ortaya salınması ise pek umut bağlanabilecek bir olasılık değildir. dolayısıyla, görüntüleri kurtaracak, sesleri reklam tınılarından arındıracak bir filtreleme mekanizmasının tez zamanda elektronik ortama gönderilmesi ve orada dolaşıma bırakılması gerekiyor. internet’te ki “resmi” yasaklama girişimlerinin çoğu zaman nasıl sonuçsuz kalabildiğini görsek de, bu yasağa hedef olanların “gerçek” anlamda “sanal” güçlere sahip olabildiklerini düşünmek şimdilik imkansız. eksik olan yönler arasında en önemlisi “sanat” gibi görünüyor. beni görüşüm, dijital sanatın “henüz gerçekleşmediği” yolunda. bütün araçlar hazır bulunuyor, üstelik, isterseniz diyelim, “sanat icra ediliyor” orada, ama klee’nin formülünü bir kez daha tekrarlarsak, “halkını bekleyen” bir sanat bu?

ulus baker’in sinema yazıları, ege berensel’in derlemesiyle. zaman-imaj, video-imaj, godard, bresson, tarkovski, şok-imaj, eisenstein, güney, lanzman, rizom-imaj, vertov ve sayfalarca güzelleme.

download . pdf;
ulus baker . beyin ekran

videolojiler

1. Müzik eşlik etmek, desteklemek ya da güçlendirmek için kullanılmamalı. Hiç müzik kullanılmamalı. Sesler müziğe dönüşmeli. Hiçbir zaman bir ses görüntünün yardımına koşmasın; görüntü de sesin. Videoda ses imajla birlikte üretilir. Sesli çekimde insan görüntülerle oynayamaz… Belli uzunlukları olan bloklar söz konusudur ve insan bazı etkiler yaratmak için canının istediği yerden makaslayamaz bunları… Sesli çekilmiş bir filmin montajı sonradan seslendirilecek bir filmin montajı gibi yapılamaz: Her görüntünün bir sesi vardır ve insan ona saygılı olmak zorundadır. Çerçeve boşaldığı, film kişisi alandan çıktığı zaman bile, kesmek mümkün değildir, çünkü ‘alan-dışı’ndan uzaklaşan ayak sesleri duyulmaya devam eder. Dublajlı filmde, kesmek için, ayağın alandan çıkmasını beklemek yeterlidir. Straub’ların eserleri ses ile görüntü, söylenen ile gösterilen arasındaki bir kopuş fikrine dayanır… Ses ile bakışın birbirinden koparılması… Bunu tiyatronun da yapabileceği söylenebilir; ama hayır; ses bir şey söylemekte, görüntü başka bir şey göstermekledir; buna evet; ama Straub’larda ses bir şey söyler, söylerken yükselir; evet, havaya doğru yükselir; görümüyse başka bir şey gösterir ve ses, görüntünün alıına, evet altına girecek şekilde aşağı iner yeniden; görüntünün altına girer; bir yeraltı sesi olur… İşte Straub’lardan bir yeraltı sesi-görüntüsü; çölde, yerin altının bir mezarlık, milyonlarca yıllık bir mezarlık olduğu apaçıktır…Böylece Straub’lann sineması ses ile bakışın birbirlerinden koparılmalarından çok, eski bir doğa kanununun, unsurların evrensel çevriminin sinemaya dâhil oluşudur: Su-ateş-havatoprak… Havaya doğru yükselip, sonra yeraltına, görüntünün altına giren söz… Bir silahla hoparlörden çıkan patlama arasında bir fark yoktur. Ancak silahlan çıkan kurşun bize isabet ederse bir farktan söz edebiliriz. Silah bir görüntü ise kurşun projekte edilmiş dünyada kalır. Ses asla imajlardan (görüntülerden) ayrı olarak üretilmemeli ya da imajlar sesten. (Müzik, filmin içinde yaratılmadığı, imajların bir parçası olmadığı sürece kullanılmamalı.) Video sinemanın tersine ta başından beri ses ve imajı birlikte taşıyan tek araçtır. Yani ses imaja yapışıktır… Her nesneninbir sesi vardır, her sesin bir nesnesi… Bu yüzden videonun formülü şudur: ses=görüntü. Bir nesnenin sesinin uzunluğu o nesnenin görüntüsünün uzunluğunu belirler. Seslerin inşası (ki bu bir tür müziğin-ya da ritmin inşasıdır) görüntülerin inşasıdır (Bresson, Straub, Huillet, Deleuze, Guiton, Dogma 95, Paik, esfirshubiana).

2. Video görüntüsünün, film ya da fotoğrafla sözsüz bir gestalt ya da biçimlerin pozlanmasını önermesi dışında hiçbir ortak yönü yoktur. Videoda izleyici ekrandır. Video görüntüsü enformatik olarak daha alt düzeydedir. Video görüntüsü durağan bir çekim değildir. Hiçbir şekilde fotoğraf değildir ama parmakla taranarak dış hatlan tasvir edilen cisimlerin görüntülerini durmaksızın gözler önüne serer. Sonuç olarak ortaya çıkan plastik hat, üzerine ışık düşerek değil, ışıktan geçerek oluşur ve oluşan bu görüntü bir resimden çok bir heykelin ya da ikonun epistemesine sahiptir. Video moleküler bir rejimdir, dağılmalar, birikmeler, parçalanmalar, yeğinlikler rejimi… Hareket her yönedir… Deneysel ya da avangard sinema (bu kelimelerin ikisi de iyi değil) ile video sanatı (bu da en iyi terim değil) ortak bir iradeyi paylaşırlar: mümkün olan bütün yollardan üç şeyden kurtulmak – fotoğrafik analojinin kudretinden, temsilin gerçekçiliğinden ve anlatıya duyulan inanç rejiminden. Defalarca söylendi: bunları yine de dâhil oldukları sinemadan çok plastik sanatlara ya da şiire yaklaştıran şey de budur. “Sinema her şeyi söyleyebilir, ama asla her şeyi gösteremez (…) ama sinematografik dilin soyutlama olanaklarına başvurma koşulları altında imaj asla belgesel bir değer kazanamayacaktır” (Andre Bazin). Godard’ın şöyle bir cevabı ya da itirazı olabilirdi: “işte video söylediğinden çok fazlasını gösteriyor; sinemanın soyutlanması olarak sürekli bir belgesel karakteri ayakta tutuyor: VİDEO SİNEMATOGRAFİK İMAJIN SOYUTLANMASIDIR” (McLuhan, Deleuze, Bellour, Bazin, Godard, esfirshubiana)

3. Video sanatı doğaya öykünür. Bu öykünme doğanın görünümüne ya da malzemesine değil, iç zamanının yapısına yöneliktir. Video’da bir hareket diğerine bağlanmaz, imajlar irrasyonel kesmeler aracılığıyla birbiri bağlanır, bu da oradan buraya doğrusal olarak bağlanan bir imaj sunmaz bize, zamanın imajını sunar. Uzamlaştırılamayan yani hareketten türemeyen zamanı. Video zamanın kendisidir. Zaman-imajdır. Zaman-imajda zaman mantıksal bağlantı ve ilerleme şeklinde kendini sunmaz. Aralıklar, farklar, kesilmeler, duraklamalar, tekrarlar olarak kendini sunar. Bu İmajın yersizyurtsuzlaşmasıdır. Yani Videografik imaj tekilliğinde bir imajdır. Olduğu haliyle bir imajı görürüz. Bu bir bakış açısına yerleşmiş, düzenlenmiş bir imaj değildir. İrrasyonel kesmeler aracılığıyla imajlar arası bağlantının kendisi imajlaşır. Zaman-lmaj videonun Fikridir. Video zaman- imajı olanaklı kıldığı, imajların oluşunu üretme gücüyle bir olaydır. (Paik, Deleuze, Lazzarato, esfirshubiana)

4. Dile getirilebilir, yalnızca kelimelerle söylenebilir bütün bu şeylerden kaçının… İmajlardan oluşan bu dilde, imaj kavramı bütünüyle kaybolmalı, imajlar, imaj düşüncesini kovmalı… Çünkü sinemanın teknik aygıtının elde ettiği kesintisiz kopyalamada bütün erekler yalana dönüşüyor-hakikatinki bile, izleyiciye konuşan kişinin -oyuncunun- karakterini sezdirmek, hatta bütünün anlamını vermek amacıyla söyletilen söz, yeniden-üretimimin gerçeğe dümdüz bağlılığıyla karşılaştırıldığında “gayri tabi” kaçacaktır. Bu tutum, ilk kasıtlı sahtekârlıktan, ilk gerçek çarpıtmadan önce dünyanın da aynı şekilde anlamlı olduğunu varsayarak meşrulaştırır onu. Kimse böyle konuşamaz, kimse böyle yürüyemez-oysa film başından sonuna kadar herkesin böyle konuşup böyle yürüdüğünü öne ürüyordur kurtulamayacağı bir tuzağa yakalanmıştır kişi: Somut anlam ne olursa olsun, konformizmi doğuran genel olarak anlamın kendisidir… (Bresson, Woolf, Adorno, esfirshubiana)

ulus baker & ege berensel
1999 yılında Aralık dergisi için bir manifesto