Menü Kapat

Etiket: beşiktaş (sayfa 1 / 5)

duhuliye

duhuliye’den şairler parkı sayesinde haberim oldu. üstte görmüş olduğunuz fotoğraf duhuliye. kelime anlamı “giriş ücreti” demek. bizi ilgilendiren kısmı ise 90’ların başına kadar İnönü Stadı’nda yerin altında geniş bir kitleye maç izleme imkanı sunmuş olan alan. bir siper fonksiyonu gören ve stadı boydan boya çevreleyen bu tribüne girenlerin gördükleri şey ekseriyetle futbolcuların ayakları. müdavimleri ise tahmin edebileceğiniz gibi bilet parasını ödemekte zorlanan yoksul halk ve öğrenciler.

fakat daha da dikkat çeken şey kimsenin bu durumdan şikayet etmemesi. o daracık alandan gördükleri ile mutlu olan insanlar. duhuliye müdavimleri boş değil, futbolcuları kramponlarından ve ayaklarından tanıyor. ayrıca diğer tribünlerde olmayan bir özellik ile stadın etrafını dolaşabiliyorsunuz zira penaltı olduğunda hangi kale ise herkes koşmaya başlar, kale tarafına hücum edermiş. ayrıca rivayetlere göre sporcular da burada maç izlermiş. duhuliyeden soyunma odalarına geçiş varmış.

fotoğraf ise oldukça etkileyici. insanlar oldukça mutlu gözüküyor. sanıyorum kısıtlı imkanlar ile mutlu olabilme yetimizi çoktan kaybettik. toplumsal kutuplaşmanın inanılmaz boyutlara geldiği günümüzde bazı şeyleri hatırlamak için uzun uzun fotoğrafa bakmanız dileğiyle. siyah!

La biz size n’ettik?

ÖNSÖZ: Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin, Leylâ ile Mecnûn neyse bizim için BEŞİKTAŞ ile Çarşı da odur…

SONSÖZ: BEŞİKTAŞ

Bize: “Size ne?” diyorlar.
Yıllar önce Fok balıklarının katliamına isyan ettiğimizde güldüler bize. “Size ne?” dediler. Yerdiler bizi, ama bugün sıfatsızın biri çıktı ve size “Fok You !” dedi. O gün yanımızda olsaydın bugün “Fuck You !” diyor olacaktın, bunu unutma!

Düzen zaten istiyor ki, bir araya geldiğimiz sadece doksan dakikalık bir hayatımız olsun; bu süre zarfında sadece atılan gole sevinip yenilen gole üzülelim. Hayatımız doksan dakika içinde genleşip daralsın, orda başlayıp orda bitsin. Sahanın içinde olanlar dışında ‘görme, duyma, konuşma’ demek istiyorlar. O doksan dakikanın başlama vuruşuna kadar geçen zaman sanki hiç yaşanmamış gibi yok sayılsın. “Hadi şimdi dağılabilirsiniz! Unutun gitsin.” Öyle mi? Oysa bizim bir hayatımız varsa, bu hayat başkalarının hayatıyla mümkündür. Başkalarının hayatına sırt çevirenler, gözlerini kendinden olana çevirir; kendi oğullarını bir hanedan gibi görmenin dışına adım atamazlar. Futbolun insanlara yaydığı kolektif ruh, kolektif hâfıza kendimize dışarıdan bakma şansı verir bize. Bu bakış, insanî değerleri diri tutar. İnsanlığa yapılan yanlışları, kurulan kumpasları görünür kılar. Bizi, birbirimizden haberdar kılar. Haber niteliği olan durum ve olguları korkmadan, cesaretle halkın önüne taşıma sorumluluğu verir.
Bir araya geldiğimiz statlarda, salonlarda aleyhimize çalınan haksız penaltılara isyan edelim, çıkan haksız kırmızı kartlara isyan edelim, ama bu “milletin .mına koyacaz’ diyenlere yol veren düzene isyan etmeyelim! Öyle mi? Yoksul halk çocuklarının bayrağa sarılı tabutlarını unutalım? 12 yaşında vücudundan 13 kurşun çıkarılan çocukları unutalım? Kaşları Kartal kanadı olan Berkin’imizi, güzel yüzlü Ali İsmail’imizi unutalım? Öyle mi? İnsan, biraz da unutmadığı için, daha güzel bir dünyanın mümkün olduğunu hatırladığı için insan değil mi? İnsan, hayatın kanayan yerine baktığı için, sırtını dönmediği için çocuklarının yüzüne utanmadan bakabilir.

Rakibin haksız yere oyundan atılmasına olan isyanımız takdire şayan görülür, ama Trabzon’da doğa katliamı rönesansı HES’lere karşı isyanımız tu-kaka öyle mi?
Sporda Şike ve Teşvik söylentileri ayyuka ulaştığında “İtalya’dan futbolcu değil, savcı istiyoruz” dedik. Fena mi ettik? Kötü mü söyledik? İnsan neye ihtiyacı varsa onu istemez mi?
Plüton’a yapılan haksızlığa bile “oha” demişken hâlâ bize “Siz böyle şeylere kafa yormayın” diyorlar, ama bilmezler ki Plüton’u evlatlıktan atanlar bile bugün bin pişman.
İstiyoruz ki, içinde ülkemizin de yer aldığı dünya aynı akıbete uğramasın. Turizm Bakanlığı bütün dünyaya ülkemizin tam bir cennet olduğunu duyurmak isteyen tanıtımlar yapacak, ama biz “Kaz Dağı’nın üstü altından daha değerlidir” dediğimiz zaman hâkim kırmızı kartını bize gösterecek! Öyle mi?

“Yağmurdan korksak sokağa çıkmazdık.” O yüzden dile geldik;

“Siyanür Öldürür!”, “Ferhat da Dağları Deldi Ama Şirin İçin” dedik.

Bizleri doksan dakikanın içine hapsetmek isteyen o düzene Ali Sami Yen’den seslendik; Yıl 2011, “çArşı betona karşı”; “Ali Sami Yen Park Olsun, Şişli Hayat Bulsun”, “Rant Yapma Park Yap”
Gidemediğimiz maçta kulağımız radyoda, gözümüz televizyonda, aklımız Hasankeyf’te kaldı…

Hadi de bakalım şimdi ey zâlim; “Şirin bilseydi Munzur Çayı’nın gizemini Ferhat’ın hali nic’olurdu ?”

Ama yok, istiyorlar ki doksan dakikanın sonunda doksan gün ofsayt tartışalım, başka da hiç bir şeyi dert edinmeyelim.Statlar bir beşik gibi uykuya doğru sallayıp dursun bizi istiyorlar. Oysa maçlara ara verildiğinde hayat devam ediyordu ve yazın 45 derece sıcakta parke taşı döşeyen işçinin alın terinde kaldı aklımız… “Taşeronlaşmaya, Sendikasızlığa, Kuralsız Çalışmaya Hayır” dedik.
Sen demedin mi?
“ Mayıs: 1 Sermaye: 0 “

“çArşı Nükleer Santrallere Karşı”

“Sizin Nükleeriniz Varsa Bizim Metan Gazımız Var”
“Nükleersiz Türkiye”
“Karadeniz Kanserden ölmesin Ulan!”

Sanırsın ki atomu parçaladık da tanrı parçacığının peşine düştük… Oysa değil.

“Ses verin yakarışıma, bu işin sonu fukuşima” dedik o kadar…
“Terörün her türlüsüne hayır” dedik aklımız körpe kuzularda kaldı…
Çocuklarda kaldı aklımız;
“Alayınıza Sobe Ulan” “çArşı çocuk pornosuna karşı”
“çArşı Aile İçi Şiddete de Karşı”

Kışın evsizlerde kaldı aklımız “Donduk ulan!” dedik. Üst katta oturanları, alt kattakinden haberdar kılmaya çalıştık.

“Padişah değilim çeksem otursam
Saraylar kursam da asker yetirsem
Hediyem yoktur ki dosta götürsem
İki damla yaştan gayrı nem kaldı”

Aklımız vicdanımızda kaldı;

Kimsesizlerin kimsesi olmaya gayret ettik. Huzur evlerinde kaldı aklımız; evlat olduk, torun olduk, çiçek olduk, kucak bulduk. Aklımız Çocuk Esirgeme Kurumları’nda kaldı… Oyuncak olduk, palto olduk, bot olduk, kalem olduk, kederi silen silgi olduk, mutluluğa açacak olduk…Kıyıda, tenhada bırakılmış olanları hayatımızın ortasına davet ettik.

Aklımız sokak hayvanlarında kaldı…
“çArşı sokak hayvanlarına koşuyor”; 5 ton kuru/yaş mama, 5 bölgeye mamalık ve su depoları, yaklaşık 500 kulübe ve tıbbi müdahale için birçok ilaç … Ukrayna’daki köpek katliamına karşı da üç maymunu oynamadık.
Ah o çocuklar, yine o çocuklar… LÖSEV’e koştuk, kucaklaştık, umut götürdük onlara, “Bir tuğla da sen koyar mısın? ” dedik ve aklımız lösemili kardeşlerimizde kaldı…

Şimdi bizi yerin dibine gömmek istiyorlar.

Yahu, madenlere indik ki biz! Yeryüzü doksan dakika yukarıda değil ki bizim için. Yeryüzü her yerde:
“540 metrede röveşata! Bu da mı penaltı değil ?”
N’oldu ? Aklımız fikrimiz madenlerde kaldı…
“Ölümün taşeronları hiç mi doymayacak bu siyah kâra”
“Siyah Bile Kaybetmiş Asaletini Yokluğumuzun Karanlığında”
“Soma’nın en orta yerinde büyük bir yangın var alevler içinde”
Bizim de ayakkabımızın altı delikti, “Hrant” olduk. Acının üzerine hep birlikte kapaklandık.
Irkçılığa karşı olduk,”Hepimiz Zenciyiz” dedik.

Bize kapak takmak istediler, cevabımız “Kapakları Toplayalım Engelleri Aşalım” oldu. Sıradanlaşmış, kurumsallaşmış kutlama haftalarının dışında ihtiyacı olan yurttaşlarımıza 60’ı manüel, 4’ü akülü olmak üzere toplam 64 arabayı semtte sergiledik teslim ettik. “Bu da Çarşı’nın Koreografisi” dedik.

Aklımız ihtiyaç sahiplerinde kaldı.

Aklımız 8 Konteynır ve 1 tır malzeme ile “Sokağın TaVanı Kadar”
Akıl Van’da kaldı…Karada, karakışta kaldı.
Şirince’de ”Kıyamet Seninle Kopmaya Geldik”

La biz size n’ettik?
Bütün Türkiye’de Kızılay’a oluk olduk kan olduk aktık, ama bizim aklımız acil kan aranıyor çığlıklarında kaldı…
Aklımız hâlâ Filistinli Hanzala’da…
“Çocuklar Okusun” diye 10 günde 25 okula 25 kütüphane projesine destek verdik… Aklımız Kütüphanelerde kaldı…Kâğıtlara hürmet etmekten bir an geri durmadık.
“çArşı Köy Okullarına Koşuyor”
İki yılda isim isim 550 okul 20 binin üzerinde çocuğumuza bot, mont, atkı, bere, çanta, kıyafet, oyuncak, kırtasiye olduk olmasına da aklımız hâlâ köy okullarında…

Biz siporu seviyoruz sevmesine de, daha dün ses olduğumuz tiyatro yıkımlarına karşı bugün eski güreş hakeminin, zabıta müdürünün şehir tiyatrolarına sufle vereceğini tahmin etmemiştik. Bunca yağdanlığın, dalkavuğun gölgesinde ata sporuna işmar çakmayı nasıl unuturduk: “çArşı, yağsız güreşe de karşı” dedik.

Ulu Kartal, kimseleri darbecilere, terör örgütlerine methiyeler düzmek, yardım ve yataklık yapmak zorunda bırakmasın.

Vicdanınızla kalın!

a place called gezi parkı

başlık “a place called chiapas” belgeseline saygı duruşunda. dünyanın ilk post-modern devrimi diye geçiyordu chiapas’ta yaşananlar. dünyanın görmüş olduğu ve muhtemelen görebileceği en asil, en güzel isyandı demiştik hani. bunun üzerine “a place called gezi parkı” diyebildik bu ilginç coğrafyada. nostradamus bile bu kadarını hayal edemezdi 15 gün öncesinde. hala inanmakta güçlük çektiğim şeylerde yaşanmaya devam ediyor.

etilen olarak yıllardır anlatmaya çalıştığımız bazı şeylerin toplumun geniş bir kesimi tarafından sonunda anlaşılıyor olduğunu görmek aslında bizi en çok şaşırtan. ortadoğu ve balkanların en az okunan magazini olarak namımız ortadayken, herhalde bizi okuyanda varmış noktasına gelebildiğimizi düşünüyorum. neler demiştik, neler olduya gidelim şoku birlikte atlatalım düşüncesindeyiz;

– bütün her şeyin tepesinde yer alan olay – başbakanın artık bir diktatör olduğunu kendi sözleri ile dile getirmiştik: diktatörler. hala anlamayan kaldı ise buyrun ingilizce daha anlaşılır olabilir sultan.
– her şeyi tetikleyen nokta yıkım ve avm’ler üzerine düşüncelerimizi de mevcut avm’lerin yarısı bile yokken 4-5 yıl önce söyledik: içimdeki boşluğa da alışveriş merkezi açın.
– olayların gözdesi, çok sevdiğimiz tomanın sıktığı yerde aslında gül bittiğini belirtmiştik. yıllardır uygulanan polis şiddetinden biber gazları ne renk diye bahsetmiş, boyama kitabı bile paylaşmıştık.
– bütün bu olaylara sessiz kalan yandaş medyaya olan nefretimizi kaç kere söylediğimizi hatırlamıyorum. üşenmedik kendilerine kategori yaptık – boyalı basın – zaten olayımız bu değil mi? nedir?
– sosyal medyanın gücünü kullanın dedik, her ne kadar farklı bir amaç için de olsa sonunda bu gücün kullanıldığını gördük.
– occupy hareketi daha başlamadan yazmıştık – bu hallere gelebileceğini yazarken tahmin etmemiz imkansızdı – gezi parkı ne de güzel işgal edildi: wall street’i işgal etmek
– tv’lerde gördüklerinizin yalanlardan ibaret olduğunu binlerce kez dile getirdik – tv screen. hatta üşenmedik galerisini yaptık. ilgili tevelerin ne istediğini 5 yıl önce söyledik – fettullah gülenin sesi teve nasıl bir türkiye istiyor?
– duvarların ve duvar yazılarının önemini daha fazla vurgulayabilir miydik emin değilim – kategorisi zaten var, galerisi hepten beridir var.
– yalnız eylemlerde balaclava, boya bombası, milwall tuğlası görmedik. bence siz göstermediniz, göstermeyin zaten. anarşik insan olmayın.
– biz macarena öğrettik, siz chapuling anlamışsınız. olsun o da olur!
– etilen’in beşiktaşlı olduğunu zaten biliyorsunuz, yıllarca semt bizim aşk bizim diye bağırdık. çarşı kendisini fesh etmeye çalıştığında biz aslında bugün yaptıklarını anlatmaya çalıştık.

biraz daha düşünsek sanıyorum 5-10 örnek daha çıkar, atladığımız yerler olmuştuk muhakkak. megolamanlık değil bu. kafamıza takılan bir soru sadece:

ahmaklar gemisi en azından güneye çevrilmeye başladı ne dersiniz?

demirkubuz ve beşiktaş

zeki demirkubuz

– Beşiktaş benim için bir istisna. Her insanın zayıf bir yanı vardır hayatta. Beşiktaş aşk gibi bir şey. Orada nedensiz, sadece sonuçları kabul etme üzerine bir durum var. Pek çok şey öyledir hayatta. Sonuçlarını bilir, ama neden olduğunu bilemeyiz. Yaşam, ölüm, aşk, bunların sadece sonucunu yaşarız. Hiç tanımadığın bir insana tüm benliğini bile verebilirsin. Mantıklı mı diye soramazsın. Beşiktaş da öyle bir şey.

– Genel olarak diğer takımlardaki daha ideolojik, kimlikle ilgili, karşılıklı bir ilişki, alışveriş gibi geliyor. Beşiktaş’ta bu çok az. Kulüp de diğerleri gibi olmak istiyor ama Beşiktaş taraftarı buna izin vermez. Tüylerimi diken diken eden olayları İnönü’de yaşıyorum. Başka hiçbir yerde öyle hissetmiyorum. İnanç üzerine var olduğunu söyleyen topluluklarda bile Beşiktaş seyircisindeki o ateşi, karşılıksız verme duygusunu göremiyorum. Son haftaki maçta gözlerim doldu. Bir taraftar düşün, “şerefinizle oynayın hakkınızla kazanın” diye pankart açıyor. Beşiktaş’lı olmak için işte böyle haklı gerekçelerim de var.

– Sinema kişiliğimin ifadesinin sonuçlarından sadece biri… Günün birinde sinemayla ilgili bir ifade derdim kalmazsa sinemayı rahatlıkla bırakabilirim. Ama Beşiktaş öyle değil. Beşiktaş ile ilişkimde çok akıl da aramıyorum…

– Bir ağır hastalık ya da bir ölüm ihtimalini düşündüğümde aklıma gelen iki şey şu; “kızımı göremeyeceğim” ve “bir daha Beşiktaş maçı seyredemeyeceğim”!.. Yani kendinden menkul, sinemayla ya da kendimi ifade ettiğim diğer meselelerle fazla bağı olmayan, insan olmanın bir gerçeği olarak biraz akıldışı…

– Kimileri bu taraftarlık durumuna “saçmalık” diyebilir ama ben insanın zaten böyle olduğunu düşünürüm. Son filmim Yeraltı’nı da insanın akli değil, akıldışı bir varlık olduğunu ispatlamaya çalışma iddiasıyla çektim. Bu yüzden hem felsefi olarak hem düşünce olarak benim Beşiktaş ile böyle bir bağ kurmam insanı algılamamdan çok öte değil.

şeref bey bizimdir direkleri sizindir

 “Çocukken.. Aslında yazıma bu kelime ile başlamak istedim fakat beceremedim. Yazıp, sildim; yazıp, sildim. O yıllara dair aklımda kalan anıların teker teker silindiğini fark etmek, bende önce “yaşlanıyor muyum acaba” endişesi yarattı. Yaşlılıkla ilgili olmadığını anladım; ama keşke anlamasaydım da yaşlılığımdan kaynaklanıyor diye düşünmeye devam etseydim. O çocukluğumdan kalan güzel anıların hepsi yok oluyor, evet; ama bu sorun benim hafızamla ilgili değil, sorun bende o güzel anıları yaratan değerlerin teker teker silinip gitmesi. Örneğin, çocukluğumun geçtiği mahallede Mahmut Amcanın bakkalı yok artık. Yerinde süpermarket var ya da Fatma Teyzelerin içi meyve ağacı dolu olan bahçesi.. Orada da 8 katlı koca bir apartman var, üstelik bahçesi de yok..

Bunları bana düşündürten şey, çocukluk anılarımın en güzel yerinde duran Şeref Bey Stadı için çıkan “yıkılacak mı ?” tartışmaları oldu. Senelerdir sürüp giden bu tartışmalarda hemen her ihtimal kendine taraftar topladı. Siz, hangi ihtimale karşı çıksanız karşınızda o ihtimali savunan birini buluyorsunuz. Ya da tam tersi. Hangi ihtimali savunsanız, birileri muhakkak o ihtimale karşı çıkıyor. Geçtiğimiz ay, Suat Kılıç’ın yaptığı “Beşiktaş’ın stadı Beşiktaş’ın semtinden koparılmamalı” tadındaki açıklamaları yüreklere su serpmişken, Ertuğrul Günay’ın “tarihi dokuyu bozuyor” ve “altında tüneller var” açıklamaları yeniden endişelenmemize vesile oldu. Kültür Bakanı’nın “altında tüneller var” söylemi doğru. Dolmabahçe Sarayı yapılırken, tepelerden gelecek suların saraya zarar vermemesi için bu tüneller inşaa edilmiş ve stadın ilk yapıldığı dönemlerde bu tünellerin bir kısmı da zarar görmüştür. Bunların hepsinde sayın bakanla hemfikiriz. Fakat bakanın hesaplayamadığı bir şey var. Şeref Bey Stadı’nın özellikle eski açık tribünü artık tarihi eser niteliğindedir. Arkeolojinin olmazsa olmazı, bir bölgede kazı yaparken, başka bir tarihi değere zarar vermeden kazı yapmaktır. Sayın bakan “biz buradaki tünelleri koruyacağız” derken, acaba başka bir tarihi esere zarar verileceğinin farkında değil midir ?

İkinci olarak, arkeoloji bilimi bugünkü modern kazı tekniklerini altmışlı yılların sonlarından itibaren kullanmaya başlamıştır. Stadın yapıldığı otuzlu yılların sonunda bugünkü gibi arkeoloji bilinci mevcut değildir. Kazılar, daha çok bilimsel veri elde etmek yerine değerli şeyler bulmak amacıyla yürütülmektedir. Yani stadı tünellerin üstüne yaptı diye kimse suçlanamaz, çünkü bugünkü bilinç düzeyi yoktur. Nasıl ki Fatih Sultan Mehmet’e Topkapı Sarayı’nı tam da Bizans Sarayı üzerine inşa ettirdi diye kızma şansımız yoksa, bu stat tünellerin üstünde diye dönemin yetkililerine de kızma şansımız yoktur. Aynı zamanda alttaki Bizans Sarayı’nı ortaya çıkaracağız diye, Topkapı Sarayı’nı yıkamayacağınız gibi tünelleri ortaya çıkaracağız diye stadı yıkamazsınız.

Bakanın ikinci iddiası ise, stadın tarihi dokuyu bozduğu iddiasıdır ki bu tamamen asılsızdır. Cumhuriyet döneminden seksenli yıllara kadar, yani ülkemizde neo-liberal saldırıların bu kadar yoğun yaşanmadığı dönemlerde yapılan mimari eserlere dikkat edilirse, şehrin dokusunun korunmaya çalıştığı açıkça görülmektedir. Örneğin İMÇ Çarşısı, Süleymaniye Camii’nin siluetini bozmayacak şekilde inşa edilmiştir ya da GATA Hastanesi, bugün Haydarpaşa Hukuk Fakültesi olarak kullanılan binaya zarar vermeden inşa edilmiştir. Şeref Bey Stadı’nın da aynı şekilde çevreye ve tarihi dokuya zarar vermeden inşa edilmesine dikkat edilmiştir. Şeref Bey Stadyumu’nun mimarı olan Paolo Vietti Violi İtalyan asıllıdır. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, uluslaşma sürecine giren İtalya, Mussolini dönemi ile birlikte Roma kökenine daha fazla sahip çıkmış ve Roma’ya ait tüm eserlerin korunmasına azami gayret göstermiştir. Böyle bir eğitimden geçen mimar Violi, stat planını çizerken, stadın çevresindeki hiçbir tarihi yapıya zarar vermemeye azami gayret göstermiştir. Mesela stad Dolmabahçe Sarayı’ndan, saat kulesinden ya da camisinden daha yüksek değildir. Bugün bile Üsküdar’dan Kabataş’a deniz yoluyla geçerken, stadı fark edebilmeniz için Kabataş sahiline kadar gelmeniz gerekmektedir. Sizi o sahilde ilk olarak saray, cami, ve saat kulesi karşılar. Stadı fark ettiğinizde çoktan karaya ayak basmış olursunuz.

Yukarıdaki paragrafta, deniz üzerindeyken Dolmabahçe tarafına baktığınızda görebileceğiniz eserlerden bahsettim. İtiraf ediyorum, yanıldım. Sizi karşılayacak olan asıl eserler Gökkafes ve Swissotel isimli mimari ! harikalarıdır. Sarayın arkasından bir ucube gibi yükselirler. Üstelik Gökkafes hakkında senelerdir uygulanmayan bir yıkım kararı da mevcuttur. Şimdi bu örnekler dururken, gözünüzü stada dikerseniz, kusura bakmayın sayın bakan ama biz samimiyetinizden şüpheye düşeriz. Ben bir arkeolog ve bir Beşiktaş taraftarı olarak diyorum ki: Siz, Swiss Otel ve Gökkafes’i tarihi dokuya zarar veriyor gerekçesiyle yıktığınız gün, biz sizinle yeniden bu konuyu tartışacağız. Üstelik bu kez samimiyetinizden emin olduğumuz için bizi ikna etmeniz çok daha kolay. Fakat o güne kadar lütfen bizi çocukluk anılarımızla başbaşa bırakın.”

şairler parkı

top

Çocuktuk, top oynardık. Yırtık, patlak, içine paçavra basılmış toplarla koşup dururduk tarlalarda. Çamurda, tozlu arazilerde, yaban otlu çimenliklerde… Günün birinde bir top gelirdi mahalleye. Siboblu, sarı güzel lastikten içliği olan. Dışı boyasız parçalı meşin. Makinayla dikilmiş, dikişleri güven veren bir top gelirdi mahallemize… Lastikçi el pompasıyla özenle sişirirdi topumuzu. Hem överdi hem havasını basardı. Basıldıkça pompa, büyürdü top, yusyuvarlak olurdu. Denerdi şöyle eliyle yerde zıplatarak. Dimdik sekerdi top yukarıya doğru, sağa sola kaymam şut atanı aldatmam der gibi. Sibob bağlanır, ülük meşinin altına gömülürken heyacan, umut ve sevinç son noktaya gelirdi. Biraz sonra Rıfkı’nın arazisine gidilecek, biraz sonra takımlar kurulacak, biraz sonra mahallede maç yapılacak… Ama o son anda hep biri çıkardı öne. Şöyle şişmanca, gözlüklü, kırmızı yanak, büzük dudaklı. Hep bir memnuniyetsizlik yüzünde. Bu çocuk hiç mutlu olmazdı. Züccaciyeci Vehbi’nin oğlu, Aziz mi, Adnan mı bişeydi adı… Bu çocuk bizi hep aşağılardı. Yukarıdan bakardı, bıdı bıdı hep bişeyler mırıldanırdı. Bu irice, güzel kazaklı, mahalledeki tek spor ayakkabılı çocuk topun sahibiydi ve Fener’liydi…

Benim adım Zeki’ydi, öbür kavruk arkadaşımın adı Ahmet. Ama o bize hep kara derdi. Ahmet’i arada bir affeder kaleye geçirirdi ama beni hiç sevmezdi, hiç affetmezdi. Kara derdi, sen dışarıya… Ne Ahmet, ne öbür arkadaşlarım Vehbi’nin oğluna hiç itiraz etmezdi. Takımlar yapılır, kaleler kurulur, oyun başlardı. O sarı içlikli, dışı boyasız makina dikişli top bir öbür kaleye uçardı bir Ahmet’in kalesine. Yağmur da yağardı bazen, çocuklar yağmurda top oynardı. Çocuklar yağmurda mutlu, çocuklar yağmura hiç aldırış etmeden ıslanırken ben uzaktan onlara bakar hayaller kurardım. Niko’yu düşünürdüm, Sanlı’yı, Vedat’ı düşünürdüm. Ama en çok da kör Tuğrul’u. Kör Tuğrul’a hayrandım, hastaydım…Cikletlerden çıkan fotoğraflarını kimse beğenmediğinden ben yerlerden toplardım…

Sonunda bir gün dayanamadım, gözlüğü okulda yakaladım. Bak gözlük dedim o topla ben de oynayacağım, senin takımını istemiyorum zaten, zaten iyi oyuncuları seçiyorsun, gol yiyince değil diyorsun, atmadığın golleri yazıyorsun, bari karşı takımda oynayayım, oynatmazsan topunu keserim dedim. Nah kesersin dedi bana, iyi o zaman dedim. O gün bir bıçak aldım evden. Kale arkasındaki yokuşa gidip bekledim. Top auta ilk gittiğinde de yakalayıp kestim. Hem de ülüğünden, hem de bir daha tamir olmamacasına…

O günden sonra böyle çok top kestim. İçim yana yana çok top patlattım. Kırmızı yanaklı, büzük dudaklı çocukları çok ağlattım. Çok da dayak yedim ama, çok şikayetçi geldi kapımıza.. Ben böyle böyle büyüdüm, oyuna böyle dahil oldum. Böyle böyle karardım, böyle Beşiktaş’lı oldum…

zeki demirkubuz

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.