duhuliye

duhuliye’den şairler parkı sayesinde haberim oldu. üstte görmüş olduğunuz fotoğraf duhuliye. kelime anlamı “giriş ücreti” demek. bizi ilgilendiren kısmı ise 90’ların başına kadar İnönü Stadı’nda yerin altında geniş bir kitleye maç izleme imkanı sunmuş olan alan. bir siper fonksiyonu gören ve stadı boydan boya çevreleyen bu tribüne girenlerin gördükleri şey ekseriyetle futbolcuların ayakları. müdavimleri ise

La biz size n’ettik?

ÖNSÖZ: Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin, Leylâ ile Mecnûn neyse bizim için BEŞİKTAŞ ile Çarşı da odur… SONSÖZ: BEŞİKTAŞ Bize: “Size ne?” diyorlar. Yıllar önce Fok balıklarının katliamına isyan ettiğimizde güldüler bize. “Size ne?” dediler. Yerdiler bizi, ama bugün sıfatsızın biri çıktı ve size “Fok You !” dedi. O gün yanımızda olsaydın bugün “Fuck

a place called gezi parkı

başlık “a place called chiapas” belgeseline saygı duruşunda. dünyanın ilk post-modern devrimi diye geçiyordu chiapas’ta yaşananlar. dünyanın görmüş olduğu ve muhtemelen görebileceği en asil, en güzel isyandı demiştik hani. bunun üzerine “a place called gezi parkı” diyebildik bu ilginç coğrafyada. nostradamus bile bu kadarını hayal edemezdi 15 gün öncesinde. hala inanmakta güçlük çektiğim şeylerde yaşanmaya

demirkubuz ve beşiktaş

– Beşiktaş benim için bir istisna. Her insanın zayıf bir yanı vardır hayatta. Beşiktaş aşk gibi bir şey. Orada nedensiz, sadece sonuçları kabul etme üzerine bir durum var. Pek çok şey öyledir hayatta. Sonuçlarını bilir, ama neden olduğunu bilemeyiz. Yaşam, ölüm, aşk, bunların sadece sonucunu yaşarız. Hiç tanımadığın bir insana tüm benliğini bile verebilirsin. Mantıklı

şeref bey bizimdir direkleri sizindir

 “Çocukken.. Aslında yazıma bu kelime ile başlamak istedim fakat beceremedim. Yazıp, sildim; yazıp, sildim. O yıllara dair aklımda kalan anıların teker teker silindiğini fark etmek, bende önce “yaşlanıyor muyum acaba” endişesi yarattı. Yaşlılıkla ilgili olmadığını anladım; ama keşke anlamasaydım da yaşlılığımdan kaynaklanıyor diye düşünmeye devam etseydim. O çocukluğumdan kalan güzel anıların hepsi yok oluyor, evet; ama bu sorun benim hafızamla ilgili değil, sorun bende o güzel anıları yaratan değerlerin teker teker silinip gitmesi. Örneğin, çocukluğumun geçtiği mahallede Mahmut Amcanın bakkalı yok artık. Yerinde süpermarket var ya da Fatma Teyzelerin içi meyve ağacı dolu olan bahçesi.. Orada da 8 katlı koca bir apartman var, üstelik bahçesi de yok..

Bunları bana düşündürten şey, çocukluk anılarımın en güzel yerinde duran Şeref Bey Stadı için çıkan “yıkılacak mı ?” tartışmaları oldu. Senelerdir sürüp giden bu tartışmalarda hemen her ihtimal kendine taraftar topladı. Siz, hangi ihtimale karşı çıksanız karşınızda o ihtimali savunan birini buluyorsunuz. Ya da tam tersi. Hangi ihtimali savunsanız, birileri muhakkak o ihtimale karşı çıkıyor. Geçtiğimiz ay, Suat Kılıç’ın yaptığı “Beşiktaş’ın stadı Beşiktaş’ın semtinden koparılmamalı” tadındaki açıklamaları yüreklere su serpmişken, Ertuğrul Günay’ın “tarihi dokuyu bozuyor” ve “altında tüneller var” açıklamaları yeniden endişelenmemize vesile oldu. Kültür Bakanı’nın “altında tüneller var” söylemi doğru. Dolmabahçe Sarayı yapılırken, tepelerden gelecek suların saraya zarar vermemesi için bu tüneller inşaa edilmiş ve stadın ilk yapıldığı dönemlerde bu tünellerin bir kısmı da zarar görmüştür. Bunların hepsinde sayın bakanla hemfikiriz. Fakat bakanın hesaplayamadığı bir şey var. Şeref Bey Stadı’nın özellikle eski açık tribünü artık tarihi eser niteliğindedir. Arkeolojinin olmazsa olmazı, bir bölgede kazı yaparken, başka bir tarihi değere zarar vermeden kazı yapmaktır. Sayın bakan “biz buradaki tünelleri koruyacağız” derken, acaba başka bir tarihi esere zarar verileceğinin farkında değil midir ?

İkinci olarak, arkeoloji bilimi bugünkü modern kazı tekniklerini altmışlı yılların sonlarından itibaren kullanmaya başlamıştır. Stadın yapıldığı otuzlu yılların sonunda bugünkü gibi arkeoloji bilinci mevcut değildir. Kazılar, daha çok bilimsel veri elde etmek yerine değerli şeyler bulmak amacıyla yürütülmektedir. Yani stadı tünellerin üstüne yaptı diye kimse suçlanamaz, çünkü bugünkü bilinç düzeyi yoktur. Nasıl ki Fatih Sultan Mehmet’e Topkapı Sarayı’nı tam da Bizans Sarayı üzerine inşa ettirdi diye kızma şansımız yoksa, bu stat tünellerin üstünde diye dönemin yetkililerine de kızma şansımız yoktur. Aynı zamanda alttaki Bizans Sarayı’nı ortaya çıkaracağız diye, Topkapı Sarayı’nı yıkamayacağınız gibi tünelleri ortaya çıkaracağız diye stadı yıkamazsınız.

Bakanın ikinci iddiası ise, stadın tarihi dokuyu bozduğu iddiasıdır ki bu tamamen asılsızdır. Cumhuriyet döneminden seksenli yıllara kadar, yani ülkemizde neo-liberal saldırıların bu kadar yoğun yaşanmadığı dönemlerde yapılan mimari eserlere dikkat edilirse, şehrin dokusunun korunmaya çalıştığı açıkça görülmektedir. Örneğin İMÇ Çarşısı, Süleymaniye Camii’nin siluetini bozmayacak şekilde inşa edilmiştir ya da GATA Hastanesi, bugün Haydarpaşa Hukuk Fakültesi olarak kullanılan binaya zarar vermeden inşa edilmiştir. Şeref Bey Stadı’nın da aynı şekilde çevreye ve tarihi dokuya zarar vermeden inşa edilmesine dikkat edilmiştir. Şeref Bey Stadyumu’nun mimarı olan Paolo Vietti Violi İtalyan asıllıdır. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, uluslaşma sürecine giren İtalya, Mussolini dönemi ile birlikte Roma kökenine daha fazla sahip çıkmış ve Roma’ya ait tüm eserlerin korunmasına azami gayret göstermiştir. Böyle bir eğitimden geçen mimar Violi, stat planını çizerken, stadın çevresindeki hiçbir tarihi yapıya zarar vermemeye azami gayret göstermiştir. Mesela stad Dolmabahçe Sarayı’ndan, saat kulesinden ya da camisinden daha yüksek değildir. Bugün bile Üsküdar’dan Kabataş’a deniz yoluyla geçerken, stadı fark edebilmeniz için Kabataş sahiline kadar gelmeniz gerekmektedir. Sizi o sahilde ilk olarak saray, cami, ve saat kulesi karşılar. Stadı fark ettiğinizde çoktan karaya ayak basmış olursunuz.

Yukarıdaki paragrafta, deniz üzerindeyken Dolmabahçe tarafına baktığınızda görebileceğiniz eserlerden bahsettim. İtiraf ediyorum, yanıldım. Sizi karşılayacak olan asıl eserler Gökkafes ve Swissotel isimli mimari ! harikalarıdır. Sarayın arkasından bir ucube gibi yükselirler. Üstelik Gökkafes hakkında senelerdir uygulanmayan bir yıkım kararı da mevcuttur. Şimdi bu örnekler dururken, gözünüzü stada dikerseniz, kusura bakmayın sayın bakan ama biz samimiyetinizden şüpheye düşeriz. Ben bir arkeolog ve bir Beşiktaş taraftarı olarak diyorum ki: Siz, Swiss Otel ve Gökkafes’i tarihi dokuya zarar veriyor gerekçesiyle yıktığınız gün, biz sizinle yeniden bu konuyu tartışacağız. Üstelik bu kez samimiyetinizden emin olduğumuz için bizi ikna etmeniz çok daha kolay. Fakat o güne kadar lütfen bizi çocukluk anılarımızla başbaşa bırakın.”

şairler parkı

top

Çocuktuk, top oynardık. Yırtık, patlak, içine paçavra basılmış toplarla koşup dururduk tarlalarda. Çamurda, tozlu arazilerde, yaban otlu çimenliklerde… Günün birinde bir top gelirdi mahalleye. Siboblu, sarı güzel lastikten içliği olan. Dışı boyasız parçalı meşin. Makinayla dikilmiş, dikişleri güven veren bir top gelirdi mahallemize… Lastikçi el pompasıyla özenle sişirirdi topumuzu. Hem överdi hem havasını basardı. Basıldıkça pompa, büyürdü top, yusyuvarlak olurdu. Denerdi şöyle eliyle yerde zıplatarak. Dimdik sekerdi top yukarıya doğru, sağa sola kaymam şut atanı aldatmam der gibi. Sibob bağlanır, ülük meşinin altına gömülürken heyacan, umut ve sevinç son noktaya gelirdi. Biraz sonra Rıfkı’nın arazisine gidilecek, biraz sonra takımlar kurulacak, biraz sonra mahallede maç yapılacak… Ama o son anda hep biri çıkardı öne. Şöyle şişmanca, gözlüklü, kırmızı yanak, büzük dudaklı. Hep bir memnuniyetsizlik yüzünde. Bu çocuk hiç mutlu olmazdı. Züccaciyeci Vehbi’nin oğlu, Aziz mi, Adnan mı bişeydi adı… Bu çocuk bizi hep aşağılardı. Yukarıdan bakardı, bıdı bıdı hep bişeyler mırıldanırdı. Bu irice, güzel kazaklı, mahalledeki tek spor ayakkabılı çocuk topun sahibiydi ve Fener’liydi…

Benim adım Zeki’ydi, öbür kavruk arkadaşımın adı Ahmet. Ama o bize hep kara derdi. Ahmet’i arada bir affeder kaleye geçirirdi ama beni hiç sevmezdi, hiç affetmezdi. Kara derdi, sen dışarıya… Ne Ahmet, ne öbür arkadaşlarım Vehbi’nin oğluna hiç itiraz etmezdi. Takımlar yapılır, kaleler kurulur, oyun başlardı. O sarı içlikli, dışı boyasız makina dikişli top bir öbür kaleye uçardı bir Ahmet’in kalesine. Yağmur da yağardı bazen, çocuklar yağmurda top oynardı. Çocuklar yağmurda mutlu, çocuklar yağmura hiç aldırış etmeden ıslanırken ben uzaktan onlara bakar hayaller kurardım. Niko’yu düşünürdüm, Sanlı’yı, Vedat’ı düşünürdüm. Ama en çok da kör Tuğrul’u. Kör Tuğrul’a hayrandım, hastaydım…Cikletlerden çıkan fotoğraflarını kimse beğenmediğinden ben yerlerden toplardım…

Sonunda bir gün dayanamadım, gözlüğü okulda yakaladım. Bak gözlük dedim o topla ben de oynayacağım, senin takımını istemiyorum zaten, zaten iyi oyuncuları seçiyorsun, gol yiyince değil diyorsun, atmadığın golleri yazıyorsun, bari karşı takımda oynayayım, oynatmazsan topunu keserim dedim. Nah kesersin dedi bana, iyi o zaman dedim. O gün bir bıçak aldım evden. Kale arkasındaki yokuşa gidip bekledim. Top auta ilk gittiğinde de yakalayıp kestim. Hem de ülüğünden, hem de bir daha tamir olmamacasına…

O günden sonra böyle çok top kestim. İçim yana yana çok top patlattım. Kırmızı yanaklı, büzük dudaklı çocukları çok ağlattım. Çok da dayak yedim ama, çok şikayetçi geldi kapımıza.. Ben böyle böyle büyüdüm, oyuna böyle dahil oldum. Böyle böyle karardım, böyle Beşiktaş’lı oldum…

zeki demirkubuz