Etiket: batı

Sonnet 107

Uzun zamanlar öncesinde, batının medeniyet’e kestiği biletlerle çıktığımız yolculuğa devam etmekteyiz.

Üstünlüğünü, kalıp yargıları ve varsayımları realize ederek, ilkel davranış tarzlarını kendi menfaati yönünde yorumlayarak, zulmedici eylemlerini legal hale getirip, prensiplerini, Darwin’in doğal seçilimi açıklayan “yaşam mücadelesinde uygun ırkların korunması” ifadesine monteleyen, sosyal darwinizm adı altında; çatışmayı, yok etmeyi savunup, hayatta kalan insan topluluğunun daha yüksek düzeylere evrilmekte olduğunu kabul eden anlayışın, gittikçe gerginleşen, oldukça büyümüş ve ısınmış balonunun içinde hep birlikte yol almaktayız.

Beyaz adamın yükünü al, soyunun en iyilerini gönder
Git, çocuklarını sürgüne mecbur kıl,
esirlerinizin ihtiyaçlarını karşılamak için
Ağır koşum takımları altında beklemek için, çırpınan vahşi halkın üzerinde-
Henüz yakaladığın asık yüzlü insanların, yarı şeytan ve yarı çocuk.

Kipling’in beyaz adamı insan doğasını kendi davranış standartlarının tekbiçimliliğinde sınırlandırır, yarattığı uygarlık formuna adapte olamayanlar “faydalanılamayan” askısına dizilir, normlara uyumsuz “anormaller” olarak damgalanırlar. Elliot Aranson; “Siyahları eğitimden yoksun bırakmamızı haklı çıkaracaksa onların aptal olduğunu düşünmek işe yarar ve kadınları elektrik süpürgesine bağlı tutmak istiyorsak, onların ağır ve sıkıcı domestik işlere biyolojik olarak hazırlanmış olduklarını düşünmek işe yarar.” (1976) derken tam olarak batının bu “kendi kılıfına uyduran” mantalitesini ve yarattığı illüzyonu açıklar.

Sığındığı kalıp yargılara; sömürü ve gaddarlıklarını, ön yargılarını haklılaştırmak adına yalnızca ilkellere değil, günümüze dek tekeline alabildiği tüm toplulukları dahil etmiştir beyaz adam. Kendi kültürüne denk ve uygun hale getirdiği insanlar da “rahat” olmak adına, ortamın beklediği ve sağlayacağı tatmin yönünde hedeflere sahip olmuşlardır. Bu insanlar; en erken postmodernistlerden, “insan insanın kurdudur” varsayımıyla yola çıkıp, içgüdüsel olarak kötücül bulduğu insanların, güdülmeden bir arada yaşayamayacaklarına, içlerinden hepsinden güçlü ve büyük tek bir canavar çıkarıp, o canavara itaat eden bir toplumu, kaosa karşı tiranlığı savunan, böylelikle gerçek barışın elde edilebileceği sanrısındaki Hobbes’un tanımıyla  “pasif senaristlerdir.”

(daha&helliip;)

andrey tarkovski – şiirsel sinema

Batı’da bir başyapıtı başyapıt kılan nedir? Bu konuda ne söyleyebiliriz? Daha Rönesans zamanında? Bu hep, insan ruhunun binlerce arzuyu dile getiren çığlığı olmuştur: bakın ne kadar mutluyum, bakın ne kadar mutsuzum, bakın nasıl acı çekiyorum, bakın nasıl seviyorum, bakın ne belalarla çevrelenmişim, bakın kötülüğe karşı nasıl mücadele ediyorum, bakın kötülüğün ağırlığı altında nasıl mahvoluyorum, bakın nasıl galip çıkıyorum. Başka bir deyişle, ben, ben, ben, ben, ben . . . (Yanlış bir şey söylüyorsam, soru sorabilir, söylediklerime itiraz edebilirsiniz. )

Klasik Doğu sanatından bahsettiğimizde, Doğu sanatının yüzlerce yıllık tarihinden bahsetmiyoruz, iki bin, üç bin yıldan bahsediyoruz. Mesela, Doğu müziğine bakın . . . ltalya’da, son filmim Nostalghia’yı çekerken M . Ö . yaklaşık altıncı yüzyıldan Taocu müzikle tanıştım. Filmime koydum. Hayret verici bir müzik, içkin biçimsel niteliklerinden bahsetmiyorum bile. Doğu’da tam tersine, bütün anlam ‘kaybolmakta’, ‘kaynaşmakta’ yoğunlaşıyor. Doğu maneviyatının içe dönüşü bir şekilde bu müzikte ifade edilmiş. Bir manevi çöküş, kişisel olan etrafındaki dünyanın tamamını kendi içine çekiyor. Böylece bütün dünya nefes alıyor, ama manevi anlamda.

tarkovski’yi yoğun röportaj vermeyen ve söyleşileri çok sevmeyen bir adam olarak biliriz. dolayısıyla kendisinin düşüncelerini okuyabileceğiniz çok sayıda kaynak yok. bu durum ise “şiirsel sinema” kitabını muhakkak okunmalı mertebesine çekiyor. filmlerindeki bazı sahneler ile ne anlatmaya çalıştığı, neden siyah-beyaz film daha güzeldir, kadınlar-din-rusya gibi konularda ne düşünürü görüp tarkovski’nin dehasını daha net görebilirsiniz.

Andrey Tarkovski – Şiirsel Sinema

ferit edgü – giden bir kedinin ardından

burada zaman olmadığı için geçen bir şey yok. geçmeyen bir şey de yok.
pazartesi yok. cuma yok. yok bile yok.

gençliğinde varoluşçulukla ilgilenmiştin. buraya geldiğinde yokoluşçulukla ilgilenebilirsin. şimdiden hazırlan.

bizler için öte dünya, orası, sizlerin yaşadıkları dünya.
orada yiyip içip, okuyup yazıp, sevişip mevişip, yaşayıp gidiyorsunuz.
bizlerse buradan sizleri seyrediyoruz, sessiz kahkahalar atarak.

gene yaşadın: zındıklar burada tümüyle özgür, ne karışanları var, ne görüşenleri.
müminler ise sürekli tartışıp kavga ediyorlar.

burada düşünmek yok. çünkü düşünelecek,
yorumlanabilecek konu yok.
ama düşünceye yakın bir şeyler var. örneğin, yalnızsın, ama yalnızlık duygusu yok.
zaten için de yok, dışın da.

bedensiz de yaşamak oluyormuş.

hepsi yalanmış: ne cennet var burada, ne cehennem.

ferit edgü 1950’lerden beri bireyler ile ilgilenen bir insan. yıllar geçtikçe de bütün bu olgunluğunu ustalıkla anlatmaya devam ediyor desek yeterince klişe edebiyat dergisi yorumu yapmış oluruz ki bilenler bunu hiç sevmediğimizi bilir. giden bir kedinin ardından 3-5 cümle üzerinden pek kısa hikayeler ile felsefecilerin 500-600 sayfada anlattıklarını anlatabilen bir eser kanımızca ki bu da yeterince iyi olduğunu ve okumanız gerektiğini yansıtmaya yetiyor. zira bu kitapta anılar var. öyküler var. denemeler var. eski günler, yeni geceler var. insanlar var. hayvanlar var.
hayvana dönüşmüş insanlar var. doğu var. batı var. kısacası ölüm ve yaşam var.

giden bir kedinin ardından
ferit edgü
Sel Yayıncılık
2015, 120 sayfa
ISBN: 978-975-570-725-9