Etiket: basın

sansüre karşı hep birlikte

yürü

 

pek bir değerli okuyucu.

günümüzde internet açık bilgi akışını demokratikleştiren en önemli araçlardan bir tanesi değil mi bunu sen de biliyorsun. öte yandan, rejimler/şirketler/örgütler kendi çıkarları doğrultusunda bu bilgiyi elde etmek ve onu kontrol etmek istemekteler ve kendi çıkarları doğrultusunda bu akışı ve içerikleri durmadan sansürlüyorlar.

türkiye’de ise 2009 yılında yürürlüğe giren 5651 sayılı kanun ile Internet ve bilgi akışı seçici olarak sansürlenmeye başlanmış ve 2015 yılına geldiğimizde bilinen 82585 websitesi sansürlendi. rakam birşey ifade etmezse yazıyla seksenikibinbeşyüzseksenbeş. hem artık seçici sansür değil, radikal sansür denilen şeyi yaşıyoruz.

diğer taraftan, türkiye’de gözetim ve takip için kötücül casus yazılımlar satın alma yoluna gidildiği ve bireyin gizliliğinin anayasaya aykırı olarak ihlal edildiği defalarca günyüzüne çıkmıştır. artık gizlilik diye bir şeyiniz yok, seviştiğinizi de biliyorlar, üzüldüğünüzü de, kızdığınızı da, ağladığınızı da. artık  daha fazla beklemenin bir anlamı yok. daha fazla vakit kaybetmeden açık, özgür, modern teknolojileri tercih edip sansüre karşı birlikte mücadele etmeliyiz. ve bunu kaçıncı kez söyledik bilmiyoruz.

1. Flash artık ölmeli!
web, bağımsız komiteler tarafından denetlenen daha açık ve özgür standartları hakeden bir çevrimiçi bilgi alanıdır. öte yandan, flash ise özel mülkiyet kapalı kaynak bir yazılım olmasının yanında her gün bir yenisi eklenen güvenlik açıkları nedeniyle hackerların, siber suçluların ve istihbarat servislerinin en çok yararlandığı bir yazılımdır. hem okuyucuyu hem de websiteleri tehlikeye sokan bir yazılım yerine HTML5 gibi açık kaynak ve modern teknolojiler tercih edilmelidir.

2. HTTPS zorunlu olmalı!
SSL/TSL protokolü Internet üzerinde sıklıkla kullanılan ve bilgisayarlar arası iletişimi şifreli ve güvenli hâle getiren bir protokoldür. HTTPS, web siteler ve ilgili sunucular arasında bir doğrulama sağlar, ziyetçi ve websitesi arasındaki iletişimin güvenliği için kayda değer bir garanti sunar. Bununla birlikte, SSL sertifikaları uygun hizmet ücretleri karşılığında satın alınmakta ve websitelerde kullanılmaktadır.

3. Reklamlar okuyucu gizliliğini hiçe sayabilir!
Internet, veri paketlerinin karşılıklı değişiminin olduğu bir ağ olup, bu ağlarda paketler temel birimlerdir. Kötücül reklamlar ise ziyaretçinin mahremiyetini hiçe sayarak derin paket analizi yöntemiyle bu paketlerin içeriğini inceleyebilir ve ziyaretçilerin eşsiz profillerini çıkartabilir. Örneğin, Türkiye’de kişisel reklam adı altında derin paket analizi yapan/yapmış Phorm, reklam havuzundan beslenen birçok haber sitesini ve bu siteleri ziyaret eden kullanıcıları doğrudan etkilemiştir. yoksa siz hala reklamları bloklamıyor musunuz? (bu başka bir yazısının konusu olabilir ve olacaktır)

4. Sansüre karşı tek çatı altında toplanılmalı!
2009′dan bu yana sadece  basına ait 160′ın üzerinde, bu websitelerden 100′den fazlası ise 2015 yılının temmuz ayı itibariyle TİB tarafından sansürlenmiştir. sansüre karşı biz-siz, o-ben hatasına düşmeden hep birlikte mücadele gösterilmeli, sansürlenen web sitelere ve içerikle aynı eşitlikte yaklaşılmalıdır. çünkü, sansür sadece bizim erişmek istediğimiz websitelere ve içeriklere yapıldığında değil, sansürün kendisiyle her zaman mücadele etmeyi unutmamalıyız. boyalı basına karşı bile olsa sansür sansürdür fakat pek kaliteli etilen okuyucularının birer fanzin sevdalası ve bağımsız haber kaynaklarını takip ettiklerini biliyoruz.

bilgiye açık erişimin en demokratik yollarından biri internettir. bu bilgiler bireyler tarafından incelenir, kullanılır, yeniden değerlendirilir ve yeniden paylaşılır. buna ayrıca araştırmacılıkta bilim etiği denilmektedir – siz ne etiği derseniz deyin artık. bununla birlikte,internet özgürlüğü ayrıca ifade özgürlüğünün de koruyucusudur – kuşlar gibi özgürüz, özgürmüş gibi kuşlar. ayrıca, sizi etkilesin veya etkilemesin, sansür bu açık bilgi akışını doğrudan etkiler ve bundan dolayı bilimin ve toplumun ilerlemesi söz konusu dahi olamaz – nereye ilerliyoruz?

gelin siz de bu çağrıya kulak verin. websitenizde modern, açık ve özgür teknolojiler tercih edin. gelir kaynağınız olan reklamlarda biraz daha seçici olun – pek çok secici olun başka gelir kaynakları yaratın. sansüre karşı başa gelmeden veya ilgi alanınıza giren konular sansürlendiğinde değil her zaman mücadele edin. doğru arayışında ve açık bilgi akışında her birey eşit şartlarda olsun, gelin bunun mücadelesini birlikte verelim.

unutmayın; internet bir insan hakkıdır. bu hakkı savunacak olan büyük şirketler, partiler veya örgütler değil bizleriz!

saygı, sevgi, rakı, roka

not: kame derledi, etilen uyarladı. 

türkiye’den şiddet hikayeleri

türkiyeden şiddet hikayeleri

Türkiye’den Şiddet Hikayeleri çalışmasının amaçları aşağıdaki gibi özetlenebilir:

  • Türkiye’deki “şiddet fenomenini” medya kanalları vasıtasıyla afişe etmek ve kayıt altına almak, arşivlemek. Yazılı, görsel ve elektronik haber alma kanallarına kaynak teşkil etmek.
  • Kamuoyunca kanıksanan şiddet eylemlerinin, mağdurların hikayelerinin anlatılması vasıtasıyla “sıradanlaşmasına” veya “istatistik haline dönüşmesine” engel olmak.
  • Şiddet eylemlerinin oluşmasına sebep olan süreçleri inceleyerek geleceğe ilişkin projeksiyonlar oluşturmak.
  • Şiddet tanımının muğlaklığı hasebiyle, çalışma kapsamında bir araya gelecek farklı alanlarda çalışan pek çok toplumsal grup, sivil inisiyatif ve sivil toplum kuruluşunun işbirliğine önayak olmak.
  • Şiddet mağdurlarının veya tanıkların, ilgili alanlarda hak savunuculuğu yapan kurumlarla ilişkilerini sağlamak.

şiddet hikayeleri

 

 

medyaya nasıl direnilir?

Enformasyon, pazarlama, haber, reklamcılık, iletişim, kampanya, kamuoyu… Her şeyden önce bu sözcükleri bizzat medyanın günlük hayatımıza, ekonomik-siyasî ve toplumsal retoriğimize dahil etmiş olduğunu hatırlatmakta yarar var. Genel yönelim, bu sözcüklerin herbirine yüklenen “olumlu” anlamın mutlaklığına duyulan hayranlıktır. Etik ve düşünce açısından son derece yoksul olan medyamızın kendi gücüne duyduğu bu hayranlığın, “iletişim sarhoşluğu” adını verebileceğimiz neredeyse evrenselleşmiş bir ideolojinin özelliklerinden biri olduğunu kaydetmek durumundayız. Bu kavramlar o kadar sorgulanamaz olumlu içeriklere sahipler ki üzerinde düşünmeye başlamak bile bazı tehlikeleri göze almayı gerekli kılıyor. Sözgelimi günümüz dünyasında “düşünce”nin yapımı ve iletimi “pazarlamacı” ve “işletmeci” adını verdiğimiz yeni bir toplumsal tipin tekelindeymiş gibi görünüyor. Özellikle son on yıl içinde Türkiye’nin de bu havaya girmeye başladığı gözleminde bulunulabilir. Bu durumu “iletişim çağı”, “enformasyon toplumu” türünden genelleştirmelerle ele almaya çalışmak iletişim sarhoşluğunun tuzağına düşmek olurdu: Alman düşünürü Walter Benjamin’in onyıllarca önce düşünebildiği şeyleri, iletişim teknolojileriyle iletişim kavramı, felsefesi ve ahlâkı arasındaki uçurumun son derece derinleştiği ve genişlediği günümüzde düşünemez hale geldiysek bu sarhoşluğun etkisini rahatlıkla farketmeye başlayabiliriz.

Şimdi bu sarhoşluğun benim en önemli gördüğüm bir etkisine, sonucuna dikkat çekmek istiyorum: Medya “olaylar”ımızı kaybettiriyor bize. Dolayısıyla düşünce yeteneğimizi de… Çünkü her düşünce, kendisi de bir “olay” olmakla birlikte, olaylar üzerine olmak zorundadır. Medya ise bize “bireyleşmiş”, birbirinden kopmuş, yani üzerinde düşünemeyeceğimiz olaylar veriyor: Skandalların birbiri ardına sıralanışı, medyanın en esaslı iki tekniğiyle soyut, hayali ve düşüncesiz bir dünya anlayışını dayatmaktadır – yani tekrar ve ısrar teknikleri: birincisi gündeme getirilmiş bir olayı bıktırıcı bir tekrarla üsteleyerek kafalara işleme yoluyken ikincisi, kitle iletişiminin bütün kanallarını mobilize ederek, aynı olayı şurada duygusal, burada politik, bir yerde biçimsel, başka bir yerde enformatif biçimlerde, farklı mesaj türleriyle verip duruyor. Bu durumun en önemli sonucunun dezenformasyon yoluyla zihinleri etkileme değil, “olayları düşünülebilir olmaktan çıkarmak” ve tekdüzeleştirmek diyebileceğim bir durum olduğunu düşünüyorum. Artık medyatik olmayan, yani medyanın karşıtı olması gereken somut insan düşüncesi tarafından oluşturulmuş yeni bir “olay” kavramına ihtiyaç duyuyoruz. Medyatik olay parlar-söner, saman alevi gibidir. Ama asıl önemlisi olaylar birbirlerine “tekrar” ve “ısrar” adını verdiğim mekanizmalar dışında bağlanamazlar: sonucu, psikolojik etkilerini her an hissedebileceğimiz yoğun bir “dumur” duygusu, bir felç ve bıkkınlık halidir. Anti-medyatik düşünce “olay”ın ne olduğunu yeniden düşünmeli, olayı olay olarak yeniden kurgulayabilmelidir. Enformasyon ve iletişim toplumunda aydının aslî görevinin bundan ibaret olduğunu düşünüyorum.

Peki medyatik “olay”ı yeniden kurgulamaktaki zorluklar nasıl aşılabilir? Sözgelimi anti-medyatik çabalar çoğu yerde bir bakıma bugünlerde sesini pek duyuramayan “karşı-medya” oluşturma çabalarına tekabül ediyor. Medyanın enformasyonu kontrol edişine karşı yükseltilen bu protesto çoğunlukla, baskın medyanın gündeme getirmediği “olay” ve “gerçek”leri dillendirmeye dayanmaktadır. Böylece seslerini kaybetmiş, bir anlamda aforoz edilmiş olanlar kendilerini ifade etme şansını bulabiliyorlar. Ama onların “olay” kavrayışı farklı olmalıdır; isterseniz somut bir örnek vermeye çalışabilirim: Bir ülkede baskın olan medyanın ve yetkililerin iddia ettiklerinin aksine, sistematik, kurumlaşmış işkence yer etmiş olabilir. Bu dezenformasyonun oyununu bozacak pek çok şey anti-medya, alternatif medyalar vs. tarafından, hukuksal baskıların ve tehditlerin izin verdiği oranda kamuoyuna getirilebilir. Uluslararası Af Örgütü’nün raporlarından tutun, boyalı basına varıncaya kadar günlük gazetelerin kenarında köşesinde “işkence olayları” vakalar olarak dile getirilebilirler. Ama ne yaparsanız yapın, bunlarla “işkence olayı”nın varolduğunu, hele hele sistemli ve kurumsal olduğunu anlatamazsınız. Herhangi bir emniyet ya da İçişleri Bakanlığı yetkilisi çıkıp büyük bir rahatlıkla sistematik bir işkencenin olmadığını, olsa olsa “münferit olaylar”ın vuku bulduğunu, buna karşın “sorumluların hemen kovuşturmaya tâbi tutulacaklarını” söyleyiverecektir. İşte medya modeli olayın sorunlu yanı burada ortaya çıkıyor: İstediğiniz sayıda işkence vakaları toplayabilirsiniz. Ama işkencenin sistemli olduğunu bu yoldan gösteremezsiniz. “Olay”ı anlamak ve anlatmak zordur:

Sorunun şöyle konulması gerekir: Ne zaman polis tarafından alınsan, sorguya çekilsen başına işkence gelecektir, gelmiştir ve geliyor… İşte “olay”ın gerçek formülü budur. Şöyle de diyebilirsiniz: tek bir kişi bile işkenceye uğramış olsa, orada işkence vardır: bir “olay” olarak. Ya da yine: biri işkenceden geçmemiş olsa bile işkence –bir olay olarak– yine de vardır, yanıbaşımızda, yakınımızdadır… Bu asla “böyle gelmiş, böyle gider”in meşrulaştırılması değildir – bu cümle daha çok medya modeli “olay”ın ısrarının dolaysız sonucu olan bir bıkkınlığın ifadesidir. Olay aracılığıyla “tek bir anı”, evrenselliği, ezeli ve ebedi önemi açısından kavrayabilirsiniz.

Peki medyanın hakimiyeti altındaki modern dünyada düşünme alanlarını yeniden açacak bu “olaylaştırma” yöntemi nasıl uygulanabilir? Medyayı kullanmamak bana göre asla bir çözüm değil. Kitle iletişim araçları karşı durulmaz güçleri harekete geçiriyor olmaları bir yana, asla kendilerinden kaçabileceğimiz şeyler değil. Bu araçların eğitsel, enformatif, eğlenceye dayalı, hattâ pornografik kullanımlarına bile karşı değilim. Zaten dünyaya o kadar tepeden bakacak bir halim de yok. Söyleyebileceğim tek şey, medyatik “olay”ın yanında “düşünsel olay”ın değerinin teslim edilmesinin gerekli olduğu.

Birilerinin çıkıp sözettiğim “düşünselliğin” medya karşısındaki gücünün artık çok sınırlı olduğunu, ya da benim “olaylarla düşünme” kavrayışımın oldukça havada kaldığını söyleyebileceğini tahmin ediyorum. Ancak benim anladığım anlamda “düşünce” herbirimizin, birey ya da topluluk olarak, dünyaya açılma perspektifimizdir. Düşünce her zaman bir optik, bir perspektiftir. Medyanın bir ideoloji alanı olarak işlev gördüğünü biliyoruz. Öte yandan Marx, “bir köylü kulübesinde bir saraydakinden farklı düşünülür” demişti. Basit bir olguyu anlatan bu cümleciğin neresinde ideoloji kuramının temellerini bulabiliriz? Bir köylü bir saraylı gibi düşünürse, yani “saraylı gibi düşünme” tüm topluma yaygınlaşırsa işte ideolojiyle karşı karşıyayız demektir. Köylü gibi düşünme, köylünün yaşam perspektifini düşünsel bir perspektif haline getirir. Düşünceye düşünceyle karşı çıkılır ancak. Yani düşünceyi bütün perspektiflerinde homojenleştiren, aynılaştıran düşünceye (işte ideoloji budur), perspektife dayalı somut bir düşünceyle karşı çıkılabilir. Bu homojenleştirmeyi, hakikatın her yerde aynılığını ve kendisiyle özdeşliğini sağlayan neredeyse insanüstü diyebileceğim düzeneğin medyanın ta kendisi olduğunu rahatlıkla farkedebiliriz. Böylece, düşüncede olaylar “perspektiflerin ifadesi” olarak ortaya çıkmalıdırlar.

Öyleyse, medyatik söylemle başa çıkmanın sırrı nerede yatıyor? Medya “düşünce” ve “kavrayış” üretmediği gibi “olay” da üretmez: Olsa olsa onları sahneler – bilgiyi enformasyona dönüştürür, fikri piyasaya sürer. Oysa düşünce, fikirler arasındaki bağıntıları tümüyle farklı bir düzende kurmaktadır. Medya bize şu “eğitici” uyarıları yağdırır: “Trafik canavarı olmayın, kazalar onbinlerce ölüme, yüzbinlerce sakatlık vakasına neden olmaktadır.” Düşünce ise olayları bu mantıksal neden-sonuç zincirini tersine çevirmelidir. Düşünür Ernst Jünger’in dediği gibi, “tüm bu sakatlıklara neden olanın kazalar olduğunu düşünmek optik bir yanılgı, bir göz aldanmasıdır; aksine başımıza gelen kazalar, dünya henüz rüşeym halindeyken bile sakatlanmış olmamızdan gelirler.” Böylece düşünce sakatlıkların nedeninin basitçe kazalar olmadığını, kazaların nedeninin ise basitçe dikkatsizlikler ve ihmaller olmadığını, bütün bu nedenler-sonuçlar zincirinin aslında başka bir alanda belirlendiğini kavrayabilir: yaşamak zorunda bırakıldığımız bu dünyada mağduruz, sakatız: trafik bu dünyanın bir olayıdır. Trafik içine doğduğumuz tehlikeli bir dünyadır; orada her zaman hep… kazalar gelir başımıza. Olaylaştırma bütün basitliği ve anlaşılabilirliği içinde fikirler arasındaki bağlantılar zincirini de sağlar. Sözgelimi trafik ile metropoliten yaşam, vahşi piyasa kapitalizmi arasındaki bağlantılar: Medyanın “kamuoyu oluşturma” adına “iş kazalarına” karşı münferit ve bağlantısız uyarıları, ancak kayıtsız bir kulak verişi celbedebilirken, fikirler arasındaki düşünsel bağlantı aynen trafik dünyası gibi vahşi kapitalizm dünyasının, oradaki iş örgütlenme biçiminin iş kazalarının gerçek nedeni olduğunu kolayca görebilir. Ayrıca süratin ve denetimin aynı oranda zorunlu kılındığı vahşi trafik alanıyla vahşi kapitalizm arasındaki bağı da: zaman paradır; öyleyse sürat de paradır…

MEDYANIN SEFALETİ

Türk medyasının Batı medyası karşısındaki farkını, sözgelimi Türk basın sisteminin nasıl işlediğini örnekleyecek, herkesin şu anda elindeki gazetelerle yapabileceği kolay bir araştırmayla göstermek çok kolay: Gazete adını verdiğimiz nesnenin bir yapısı, görsel-işitsel malzemenin bir sunuluş biçimi vardır. Sözgelimi günün önemli haberleri, ekonomi-maliye sayfası, kültür sayfası, spor vb. sayfası gibi. Üstelik bu sayfalar hiyerarşisinin, sözgelimi devletin, hükümetin bakanlıklar ve müdürlükler hiyerarşisiyle ne kadar koşut olduğuna dikkat edin. Kısaca söylemek gerekirse, belli konulara hasredilmiş özel basınla bulvar gazeteleri dışında gazete formu açıkça bir devlet formunu yankılamaktadır: Ekonomi sayfası, polis haberleri sayfası, spor sayfası, dış haberler servisi vs… Bu “ortak form”a güvenerek alın o günün belli başlı gazetelerini, sürmanşetlerden başlayıp, ilk sayfasından son sayfasına, baş sayfa haberlerinden spor haberlerine dek hiyerarşik düzenleri içinde sıralayıp kategorilendirin. Malzemenin, yani haberlerin çeşidinden, atfedilen önem sırasına varıncaya dek ne kadar büyük bir çeşitlilik bulunduğunu farketmek hiç de zor değildir. Bir gazete için en önemli haberin öteki gazete için nasıl yarım sütunluk bir haber durumuna düşebildiği Türk basınında gerçek “habercilik” anlayışının bulunmadığının en önemli kanıtıdır.

İkincisi medyanın kamu tartışmalarının, haber iletiminin (Starcıların dediği gibi “gerçek”lerin), enformasyon dolaşımının aracı ya da ortamı olduğunu söylemek büyük bir saflıktır. Medya bize daha çok neyi düşünüp kabul etmek, neyi düşünmemek gerektiğini söylemeyi görev edinmiştir. Bu “manipülatif”, tek-yönlü iletişimin günümüz Türkiye medyasında Batı’dakinden çok daha sorunlu bir şekilde güç kazanmış olduğu açıktır. Siyaset Meydanı gibi programlara bakın: Bunlarda bir “kamu tartışması”ndan çok, yine medya tarafından gündeme getirilmiş belirli sayıdaki konuda kaba bir aklama-karalama faaliyetinin yürütüldüğünü görüyoruz. Dışarıda kimin ne kadar konuşma özgürlüğü varsa program sırasında da aynı oranda özgürlüğe sahiptir. Başka bir deyişle, siyasetçi demagojisini, akademisyen etkisiz ukalalığını, “halk”ı temsilen çağrılan kişiler de “sokağın sesleri” diyebileceğimiz bir bastırılmış (asla kaale alınmayan) istekler, talepler, protestolar bombardımanını rahat rahat yapıp durur. Özel ya da devlete ait medya kuruluşlarının aralarında bu açıdan herhangi bir karşıtlığın bulunmadığı da besbelli. “İyi program”ın çok seyredilen, çok satan –günümüz “piyasa ideolojisi” uyarınca– program anlamına gelmesi ve bundan başka hiçbir anlama gelmemesi, başka bir kritere boyun eğmemesi sözkonusudur bugün. Genel olarak söylemek gerekirse, Türkiye’de medya, Batı’nın bir zamanlar (Aydınlanma Çağı’nda ve Fransız Devrimi etrafında) geliştirdiği, ancak zamanla eskiterek kurumlar, sivil ve siyasal örgütlenmeler, profesyonel bir meslek haline gelmiş bir gazetecilik ve toplumsal iktidar mekanizmaları arasında kaybetmesine karşın yaşatmak zorunda hissettiği bir özgür “kamu alanı”nın oluşturulması şansına sahip değildir. Modern iletişim teknolojilerinin arka planını oluşturan medya endüstrisi, Batı’da ortadan kaldırabildiği bir oluşumu Türkiye gibi “gelişmekte olan” bir ülkede haydi haydi engelleyebilecek güce sahiptir.

Peki Türkiye’de medya’nın “olumluluk” içeren hiçbir şansı yok mu? Belki öncelikle bir “medya etiğine” ihtiyaç var. Ben bu etiği “liberal” ideolojinin, İslâmi “ahlâk”ın ya da “sosyalist” düşüncenin medyaya taşınması ve yerleşmesi ile gerçekleşecek bir “çoğulculuk” aracılığıyla mümkün görmüyorum. Bu etik daha çok medyanın kendi pratiğine özgü olmalıdır… Sözkonusu olan, sözgelimi ABD’de “politik açıdan düzgün” (politically correct) denilen tutum değildir. Aksine yalnızca “küfretme” özgürlüğünün sınırsızca kullanılabileceği bir toplumun medyasının başka türlü davranabileceğini sanmak, hattâ istemek insafsızlık olurdu. Dünya “küfürle” yüklü yoğun bir edebiyata sahiptir: Modern sanat dünyası Copernicus’tan beri kutuplar tarafından gerilmekte, sanatçı ile eser, tasarım ile nesnesi arasında büyük bir uzaklaşma cereyan etmektedir. Bu uzaklaşmanın doruk noktasını kitle iletişimine konu edilmiş sanatta bulmak Benjamin’in etkili yazılarından elli sene sonra herhalde büyük bir keşif değildir. Öyleyse gerçek bir anti-medya bu gerilimi, bu uzaklaşmayı ya aşırı noktalarına vardıracak (medya yalan haber yapıyorsa izleyicisini toptan “sahte” bir dünyaya, edebiyatın, uydurmanın dünyasına taşıyacak) ya da –becerebilirse– ortadan kaldırmaya çalışacaktır. Bu ikincisi benim “olaylaştırma” adını verdiğim bir güzergâh üzerinde gerçekleştirilebilir, bir düşünme işidir.

DEMOKRASİ VE İLETİŞİM

Demokrasi ile iletişim arasında en güçlü Avrupa düşünürlerinin (sözgelimi Jürgen Habermas ve Karl Otto Apel) kurmaya çalıştığı, ancak her telinde uyarıların kaynaştığı bir bağ var. Toplumun demokratikleşmesine medyanın katkısı sorusu bence kendi içinde açık bir anlam taşımıyor. Her şeyden önce böyle bir katkının olabilirliği bizzat medyanın kendisinin önceden demokratikleşmesini varsayar. Yoksa totaliterliğin bile “ideal iletişim” düzeneklerine sahip olduğu söylenebilir: Hobbes’un dediği gibi, “özgür olduğuna inanmak için egemenin konuşmasına ses çıkarmadan dudaklarınla eşlik et” – işte demokratik ya da değil, medyanın “iletişim” anlayışının genel formülü. Bireysel farkların hiçe indirgenmesinin örtük bir amaç olarak varsayıldığı “ideal iletişim” ne enformasyon ve bilginin bölüştürülmesine, ne de her “ideal” demokratik toplumun varsaymak zorunda olduğu “özgür düşüncenin oluşmasına engel olmama” haline olanak sağlar. Aksine 18. yüzyıldan bugüne evrildikleri haliyle demokratik toplumlar gittikçe artan ölçekte disipliner ve denetimsel örgütlenme tarzlarını varsayıyorlar. Başka bir deyişle modern demokrasinin doğuşunda oldukça mekanik bir disipliner varsayım vardır: Modern haklara sahip olmak, geleneksel toplumların asla sahip olmadığı özel bir uysallığa sahip olmaktan, bu yönde eğitilmiş olmaktan geçer. Yoksa siyasal iktidarlar bu hakları hiç kimsenin kara gözleri aşkına tanıyor değildirler. İşte modern “iletişim” özgürlükleri, dünyanın globalleşmesiyle birlikte gelen “haberalma özgürlüğü” de dahil olmak üzere, bu kez enformasyon yayılım mekanizmalarının sağladığı bir “denetim toplumu”nu varsayar ve amaçlarlar.

İletişim alanında son teknolojilerin getirdiği “sarhoşluk” insan ırkının yalnızca geleceği açısından değil, geçmişi açısından da büyük bir tehlike olarak beliriyor. Hattâ bu ikincisinin daha büyük bir tehlike olduğunu düşünüyorum. Nasıl Nazizm, “totaliter” bir dili genel bir toplumsal/kütlesel denetim mekanizması olarak kurmuş ve bu sayede “mitolojik” bir dili 19. yüzyılın sahip olduğu belli bir tür “tarih bilinci”nin yerine getirmişse, medyanın dili de geçmişi kaybettirme etkisine sahiptir. Nazizmin en ilginç tiplerinden olan Doktor Goebbels “görsel-işitsel” adını verdiğimiz iletişim ve propaganda tekniklerinin babası ve destekleyicisiydi: Nazi propagandasının rakipleri karşısındaki üstünlüğünü, rakiplerinin hâlâ 19. yüzyıl kamu alanlarını varsayan “bilişsel” bir dili, bilinçlere hitap eden “yazılı” basın tekniklerini kullanmakta ısrar etmelerinin dolaysız bir sonucu olarak görüyordu. Her şey medyanın görsel-işitsel dilinin “düşünme” faaliyetini engellemesi üzerinde kurulmuştur. Modern iletişim teknolojilerinin cephaneliğinde “düşünme” ile “iletişim” arasında hiç değilse Nazizmden bu yana süregiden bir mücadelenin sona erdirilmesi yolunda sayısız beklenti bulunmasına karşın, bazılarının “enformasyon toplumu” adını verdiği ve yeni yeni girmekte olduğumuz (Türkiye olarak büyük bir şevk ve tedbirsizlikle girmeye can attığımız) “denetim toplumu” tüm bu beklentileri bir karamsarlık denizinde boğmaya adaydır. Hele Türkiye gibi kırık dökük bir demokrasiye sahip bir ülkede medyatik denetim toplumu bilgi alışverişlerinde son derecede tehlikeli bir eşitsizliği kurumsallaştırabilir.

* bu yazı ilk olarak Birikim dergisinin 68.-69. sayısında yayımlanmıştır.

ulus baker

II. alternatif medya şenliği – program akışı

gerzekler

yarın bir aksilik olmaz ise saat 12:00’den itibaren fanzin standımız ile, 14:30-16:00 arasında da söyleşi ile alternatif medya şenliğindeyiz. gelenlere ayrıca süpriz dans şovlarımız bile olacak. programda ismimizin geçmemesinin sebebini organizatörler izdihamdan korktukları için ve yer sıkıntısı olarak açıkladılar. peki dedik. görüşürüz. erol bey de notunu iletmemizi rica etti.

gerzekler

 

TARİH: 23 ARALIK PAZAR

Şenlik mekanı:  Geoaktif Kültür ve Aktivizm Merkezi

Atıf Yılmaz Caddesi No 16 Kat 4 – 5 Beyoğlu,

  1. 1. Bir araya geliyoruz: Stantlar ve Alternatif Medya Platformu’nun oluşturma girişimi
  2. 2. Tartışıyoruz: Söyleşiler, sunumlar ve sohbetler
  3. 3. Paylaşıyoruz: “Sanatsal İfade”de alternatif bir söylem olarak sanat ve sanatta alternatif söylem

12:00-13:30 “Komşudan al haberi”: Yurttaş gazeteciliği

Moderatör:

Erkan Saka (Yrd. Doç. Dr, Bilgi Üniversitesi)

Konuşmacılar:

Nilay Vardar (Bianet)
Necip Çapraz (Yüksekova Haber)
Oral Kaya (Aynalı Pazar, Çanakkale)
Cem Aydoğdu ve Engin Önder (140 Journos)
Emrah Uçar (Ötekilerin Postası)

13:45-15:15 “Güvercin Tedirginliği”: Nefret Söylemi ve İfade Özgürlüğü 

Moderatör:

Yasemin İnceoğlu (Prof. Dr, Galatasaray Üniversitesi)

Konuşmacılar:

Cengiz Alğan (Sosyal Değişim Derneği)
Melisa Akan (Hrant Dink Vakfı)
Michelle Demishevich (Yeşiller ve Sol Gelecek)
Ömer Akpınar (Kaos GL)

15:30-16:45 “İsyan ekrandadır”: Dijital aktivizm 

Moderatör:

Barış Gençer Baykan (Dr., Bahçeşehir Üniversitesi – Betam)

Konuşmacılar:

Aslı Tunç (Prof. Dr, Bilgi Üniversitesi)
Özgür Uçkan (Dr., Bilgi Üniversitesi ve Alternatif Bilişim Derneği)
Uygar Özesmi (Change.org)

17:00-18:30 “Copyright & Copyleft”: Fikri haklar ve korsan politikalar 

 Moderatör:

Aslı Tunç (Prof. Dr, Bilgi Üniversitesi)

Konuşmacılar:

Avukat Serhat Koç ve Avukat Nihan Güneli
Ahmet Asena (MÜYAP)
Sezai Ozan Zeybek (Dr., Sabancı Üniversitesi)
Efe Göktoğan (Yeşiller ve Sol Gelecek)
Ramazan Kaya (Yeşil Gazete)
Şevket Uyanık (Türkiye Korsan Partisi Hareketi)

19:00- 20:00 “Şimdi sıra bizde”: FORUM: Alternatif Medya Platformu’na doğru

Moderatör: Alper Tolga Akkuş (Yeşil Gazete)

Sanata kulak veriyoruz: “Alternatif bir söylem olarak sanat, sanatta alternatif söylem”

Fanzin sergisi
Tuğkan Altuğ
Gizem Aksu (dansçı&koreograf)- dans performansı
Devin Bahçeci (Nor Radyo ) özel yayın
Gizem Akman (performans sanatçısı)
Erbatur Çavuşoğlu (Zardanadam)
Başak Acar

****

13:00 – 14:00 : Beden Müziği
14:00 – 14:30 : Erbatur Çavuşoğlu- Zardanadam
14:30 – 16:00 : Fanzin söyleşisi : Altmışiki YTL, Postrock, Palaspandıras, Bisedebiyat
16:00 – 16:30 : Tuğkan Altuğ – Müzik
16:30 – 17:00 : Gizem Aksu, dans performansı: merkezkaç?
17:00 – 17:30 : Erbatur Çavuşoğlu – Söyleşi
17:30 – 18:00 : Sürpriz Performans
18:00 – 18:30 : Tuğkan Altuğ – Doğaçlama müzik
18:30 – 19:00 : Gizem Akman – dans performansı
19:00 : Geoaktif dans gösterisi

utanıyorlarmış

ANTALYA’da, TÜBİTAK için 4 lisede 289 öğrenciyle yapılan bir araştırma, öğrencilerin Türk ve dünya tarihine damga vurmuş kişileri çok fazla tanımadığını ortaya çıkardı. Fotoğrafları gösterilen 12 Eylül darbesinin lideri ve 7’nci Cumhurbaşkanı Kenan Evren’i `Tanımıyorum’ diyen erkek öğrencilerin oranı yüzde 69, kızların yüzde 88 çıktı. İstiklal Marşı’nın yazarı Mehmet Akif Ersoy’u da erkek ve kız öğrencilerin yarısından fazlası tanımadı. Küba’da devrime imza atan Che Guevara, Sultan Vahdettin ve Karl Marx’tan daha çok tanınırken, `50 Cent’ adı ile popüler olan ABD’li rap müzik sanatçısı Curtis James Jackson, tanınırlıkta ünlü piyanist Fahir Atakoğlu, Ayhan Işık, Müşfik Kenter, Ayşe Kulin ve Orhan Pamuk’un toplamını geçti.

boyalı basında benzeri manşetlerle püü yazıklar olsun haberleri dolaşmakta. bir araştırma daha yapılsa, medyada bu vatandaşlar hakkında ne kadar haber çıkmış araştırılsa, anket sonuçlarıyla örtüşen birşeyler gelir muhakkak. bir gün haber anlayışınızdan da utanmanız dileğiyle.

başlıksız

çeşitli haber sitelerindeki haberler ve birçok sitede yapılan yorumlarda okuyabildiğim kadarıyla saçma sapan bir sebepten ölen 7 gencin haberinde yorumların üçte biri, “haketmişler”, “allah affetmez”, “içki de içmişlerdir” tarzı. gençler o an zikir yapsalar zehirlemeyecekti doğalgaz o mantığa göre. yorum onayını geçtim, haberi direk bu şekilde yayımlayan bile gördüm. soğuklardan daha çok titretiyor bu tarz haberleri okumak. ben ettim, siz etmeyin.