Etiket: babil

babil’den bir piçin propagandası

Daha çizilmemiş bahçeleri içinde hiç yaşamamış
bir ölümsüz bir kırmızısı kiremitleriyle akdeniz’in
akdeniz’e uzanmış bir kadını gibi iri puntolarla
hep türkçe konuşan adamlar sokağında sabahlar olmuş
hemencecik bir bando tınlıyor afişleriyle propagandalarıyla
bir de ödünç alınmış bir kömür gibi art tatum’dan parmakları

Toplumsal caz parçaları yarına yarın evlerde
36 sularının bir babil’den bir piçi miyop bir oğlanı
bir en çok ablasız bulutları geliyor aklıma hep
bir en çok türkçe sigaralar tüttüren bacalarla-larla
ve bir en çok abi artık istesek de ölemeyiz diyen
sonraları romalılara karşı yürüyerek yorulan bir piçi
ödünç alınmış bir kömür gibi art tatum’un parmaklarıyla
gün ağartısı dediklerinde leon blum’u yapıştırıyor leon blum’a.

ece ayhan – 1956

Babil Düşüyor


Beyin ifrazatı niteliğindeki bu  yazıyı sizlere takdim etmekten gurur duymuyorum. Keşke böyle gelmeyip böyle gitmeseydi.


Her şey ticaretin konusu artık, ruhlar bile. Her şeyin bir pazarı var. Pazar her yerde. Batıda teknoloji, Uzakdoğuda emek, belirlenmiş coğrafyalarda silah, çoğu yerde de insan pazarı  heyhat! İnsan ama prototip, içi boş, salt maddi bir gerçeklik olarak. İnsan arketipi kavramsal düzlemde, kendini gerçekleyemez bir halde sıkıştı kaldı.

Kaçamıyorum bu  absürlük girdabından. Hayatın arkaplanındaki o kendine has kutsal tadı alamıyorum.

Gerçeklik modelleri algılandıkça ölüyor ne var ki eskisinden daha sağlam bir şekilde peydah oluyor yenisi. Kanserli bir hücre motivasyonuyla -artmak, daha da artmak- simüle edilmişler sanki.

Toplu zihin katliamları yapıldı/yapılıyor her gün, her saat, her dakika, her saniye. Zihnin nedensellik fonksiyonu iğdiş edildi/ediliyor, kendisiyle bile bağ kuramadan bir anda yoz bir hale gark oluyor. Kollektif bilincimizin (altı-üstü) her zerresiyle yeni sosyo-ekonomik denklemler kuruluyor, bozuluyor ve yine kuruluyor.

Acaba bu dahi toplum mühendisleri tarafından dizayn edilen, yatay eksene sıkışmış yeni insan -Frankestein-, tanrılarından ateşi çalabilecek mi daha önceden yaptığı gibi?

İmkansız. Zira ateş onlarda da yok. Onların ateş dedikleri, ateş taklidi yapan, hiç de yakmayan bir avunma nesnesinden başka bir şey değil.

Dostum,

Umut yok bu tanrılar kavgasında. Dolayıyısıyla karamsarlık da…

Zamanlar, mekanlar, sınıflar, dekorlar, görüntüler, sesler  varoluşa küfredercesine hep aynı dionizik örüntüyle deviniyor. Devindikçe çürüyor.

Babylon düşüyor.

volapük: tek toplum tek dil

"Mottosu "menad bal pük bal" - tek toplum, tek dil- ile birlikte orjinal Volapük arması, Dictionary of Volapük (1889) , by M.W. Wood"

Alman bir din adamı olan Johann Schleyer’e, bir gece uykusunda ilahi bir güç tarafından evrensel bir dil yaratması gerektiği buyrulur. Babil Kulesi  efsanesini alt üst eden bir argümandır bu. Şimdi düşününce aynı Tanrı, zamanında ona ulaşmak için bir kule inşa eden insanoğlunun bu davranışını kibirlilik olarak yorumlar ve ceza olarak konuştukları dili karıştırır. Dillerin kökenine ait eski inanışlarından yalnızca birisidir bu.

İşin efsane yahut söylenti kısmı böyleyken diğer yanda yıllardan beri imkansızlığı bilinen ancak yine de bir umut olmasının hep düşlendiği bir şey olmuştur bu “ortak dil” istemi. 1879’da Schleyer’in ilahi dürtülerle giriştiği bu işin sonucunda Volapük (vol “world” – pük “speak”) adında yapay bir dil peyda olur . İlk yapay dil oluşturma girişimi olan Volapük’ün, 1880’lerin sonuna doğru dünya çapında 200’den fazla topluluğu ve 25 tane de dergisi ortaya çıkar. Hatta ve hatta 1879’da Paris’te gerçekleşen 3. Volapük Kongresi tamamen Volapükçe yürütülür.

Schleyer Alman olmasına rağmen, Volapük’ü oluştururken büyük oranda İngilizce’yi baz almış. Yine de kaynağının saptanması Schleyer’in oluşturduğu seslendirme sisteminden ötürü oldukça zordur. Mesela Volapükçe “paper/kağıt”  pöp,  “beer/bira” bil,  “proof/kanıt” blöf  ve “love/aşk” löf  demek.  Basitleştirmek adına kelimeler genelde tek hece ile sınırlandırılmaya çalışılmış. Ayrıca küçük çocuklar ve Asyalılar konuşmakta zorlanmasınlar diye  “r” sesinden mümkün olduğunca kaçınılmış. Bununla birlikte ö,ü gibi noktalı sesler kullanılmaya devam edilmiş. Çünkü Schleyer’e göre noktalı seslerin olmadığı bir dil monoton, kaba ve sıkıcıdır.Fakat bu seslere aşina olmayan topluluklar bir süre sonra Schleyer’in canını sıkmaya başlar. Özellikle Amerika’da birtakım yerel gazeteler deyim yerindeyse, Volapük ile dalga geçer.

                                                           “A charming young student of Grük

                                                           Once tried to acquire Volapük

                                                           But it sounded so bad

                                                           That her friends called her mad,

                                                           And she quit it in less than a wük.”

Tüm bu olanların ardından Volapük hareketi 1890’larda etkisini yitirmeye başlar. Scheleyer Volapük Akademisi’ni terk eder ve kendi akademisini kurar. Ancak ortak dil arayışları son bulmaz elbette. 1887’de bir diğer ortak dil hareketi olan ve Volapük’ten çok daha uzun yıllar boyunca varlığını sürdüren Esperanto ortaya çıkar.

Ortak dil ütopyasının iyimserliği insanın suratında bir gülümseme yaratmıyor değil. Zira okuma yazmayı söktüğü sıralarda kendi alfabesini yaratıp günlüklerini o alfabeyle yazan bir dolu insanız. Birbirini anlamak güzel ama tüm mesele anlaşılıp istenip istenmemekte.

Yine de lazım olur bir iki kelime Volapük de ben öğreneyim derseniz, buyrunuz.