Menü Kapat

Etiket: avangard

sidney peterson ya da sahi avangard öldü mü?

Belirsizlik ya da her şey belki de hiç… Avangardı kavramsal olarak tanımlamak kelimeler açısından oldukça güç. Zira o, sözcüksel sınırların ötesinde konumlandırır kendini. Birçok otorite bu akımın 20.yy ortalarında altın çağını yaşayıp sonrasında ise bu devamlılığını (çeşitli nedenler belirtilerek) sürdüremeyerek ötelenip hatta yok olduğunu öne sürmekte. Peter Bürger bunu “tarihsel” olarak yorumlayıp dönemselliğini vurgular. Avangardın ideolojik alt zemini; geleneksel sanat (ürün/etkinlik) ve sırtını dayadığı kurumsallaşan yapıların (müze, galeri vb.) karşısında, eleştirel ve sınırsız bir yaratım oluşturması belirleyici noktası. Tarihsel süreçler içerisinde toplumsal dinamikler (Rus devrimi, ikinci dünya savaşı, 1960’larda çeşitli özgürlük hareketleri vb.) avangardın kendini beslediği, ifade ettiği kanallar olmuştur.

Avangardın toplumsal düzen ve kurumsallaşmış sanata karşı olan ateşli hatta provakatif karşıtlığı 1970’ler sonrasında özerkliğini kaybedip, kapitalist sistem düzleminde metalaşma dönüşümü; postmodernizmin etkinliği ile yorumlanır.

Sahi avangard öldü mü?

Evan Mauro “The Death and Life of the Avantgarde” makalesinde bu konuyu ele alıp ve çeşitli nedenler sunarak tartışmaya açmıştır.

Avangard hakikaten başarısızlığa uğramış bir politik kavram ise, çeşitli formlarının, retorik biçimlerinin ve temel hamlelerinin bu kavram kullanımdan düştükten sonra da –özellikle günümüzün antikapitalist ve karşı-küreselleşme hareketlerinde– hayatta kalmış olması ne anlama geliyor? Keza, avangardın gözden düşmesinin baş müsebbibi, kavramın Avrupamerkezcilikle ve yanlış bir evrenselcilikle malul olduğunu –haklı gerekçelerle– öne süren post-kolonyal eleştiri olduysa, çağdaş eleştirel sanatın bu eleştiriden çıkaracağı ders ne olabilir? Bu bence günümüz için son derece önemli: Kahire’den Madrid ve New York’a kadar dünyanın pek çok yerinde, solun geçmişteki öncülük anlayışından, daha genel olarak da parti veya ulus kategorileri etrafında mücadele veren her türlü örgütlülük anlayışından uzak duran, doğrudan demokrasi ilkelerini temel alan yatay toplumsal hareketler ortaya çıkıyor. Fakat bu hareketler aynı zamanda en temel avangardist kavramları sahipleniyorlar: kolektif yaratıcılık, mülkiyete karşı müşterekler mücadelesi, ve kapitalizmin yönetsel ve kurumsal düzeninin dışında yeni yaşam ve toplumsal yeniden üretim biçimleri kurma arzusu, gibi.

Bir Sidney Peterson

Zeminsizlik, boşlukta uçuşan devingen imgeler, antikarakterler, formsuz akışkan mizansen… öyküsel anlatım kalıpları ve sinema kurallarına karşı bir duruş ve anlatı misyonunun ağırlığında parçalanmayı reddetmek… ya da tanımlamayı daha basite indirgemek gerekirse; baş döndürücü görseller sonrası, bir bardak suyu kendi yüzümüze dökmedir gerçeklik!

izlemek için;

narkoleptik tekvin

feyyaz’ın bilinçaltında sosyal üretimin kuvvetleri soyut depresyon algoritmaları ihtiva ediyordu. fıkış mübaşir örgütü, mezhep direniş cemiyetini temyiz esraf muhafazasında kapatır. ölçek kefen tebligatı, komutan çöl disiplinini müçtehit ilhak milletinde bertaraf eder. hukuk çatal medeniyeti, teleskop kanıt haramını farz haşerat politikasında reddeder. mübal fabl haşmeti, caiz ceza imamını bomba kitap takririnde ağırlar.

narkoleptik tekvin. ne olduğunu anlamadınız. muhtemelen merak ettiniz. narkolepsi uyku hastalığı. tekvin var etme, yaratma anlamına geliyor. merak etmeyin ben de bilmiyordum. kendisi aynı zamanda espir ali siyenç kılıç’ın kitabı. daha önceden fanzinlere yayın, el yazısı ile gönderdiği deneysel romanı sel yayıncılık tarafından basılan kişi espir ali. enteresan bir kitap. daha önce benzerini görmediğinize eminim. bundan sonra benzerini görmeyeceğinize de emin olabilirim. 44 ayrı bölümden oluşuyor. her bölümü belli düşünürlerin fikirlerinden ve eserlerinden esinlenmiş. gonçarov, yakup kadri, otto kernberg, kierkegaard gibi isimler varmış. sel yayıncılık, beat kuşağını, avangard edebiyatı, fanzinleri, absürd edebiyatı ve yeraltı kültürünü selamlamak adına okurlarıyla buluşturmuş. iyi ki de buluşturmuş. her er kişinin kütüphanesinde bulunması gereken eserlerden. sırf bak böylesi de mümkün diyebilmek ve alternatifleri unutmamak için.

etilen’in fanzinciyi severiz, fanzinlerden ötürü düsturundan hareketle emeği geçen herkesin ellerine sağlık.

narkoleptik tekvin
espir ali siyenç kılıç
Sel Yayıncılık
2015, 119 sayfa
ISBN: 978-975-570-741-9

“Karşı-Sanat”ın Genç Bir Adam Olarak Portresi

I.

Karşı-sanat, ilk olarak Marcel Duchamp tarafından değil, duvarda asılı ya da çizili olan imgeye bakarken, onun neden ya da ne olduğunu anlayıp da nasıl olup da bu kadar pahabiçilemez bir nesne statüsüne yükseldiğini anlamayan herhangi biri tarafından keşfedilmiş olmalıdır.

II.

Karşı-sanat, sanata karşı değildir; olsa olsa, onu, koleksiyoner ve uzmanlar ordusunun gönderdiği sürgün diyarından geri çağırarak yeniden ele geçirmeye çalışan sanatçının bulduğu yeni biçimler topluluğu olarak tanımlanabilir.

III.

Karşı-sanat, “sanat” adına rağmen yaptığı işi ve kendini yeniden tanımlamanın peşinde olan sanatçının bir yan ürünüdür.

IV.

Karşı-sanat, sanatçıdır.

V.

Şayet, bir “karşı-sanat”tan söz edeceksek/ söz etmek zorundaysak, önce “karşı-sanatçı”yı tanımlamak zorunludur.

VI.

Bir “şey”in “karşı”sı, nasıl ki o şeyin içinden geçmek zorundaysa, -varlığının yegâne koşulu olmasa bile- tanımın kendi üzerine dönüşlülüğü gereği böyle olmak zorundaysa, karşı-sanatçı da önce sanatçıyı aşmak zorundadır. Aşılamamış sanatçı, karşı-sanat yerine “kitsch”i getirir.

VII.

Karşı-sanatçı, sanatçı olmadan önce ve olduktan sonra kuramcı olmalıdır. Arada, yalnızca kısa bir süreliğine, sezginin sınırları içine hapsedilmenin ne berbat bir şey olduğunu anlaması için, sanatçı olarak kalmasına izin verilebilir.

VIII.

Modernizm karşı-sanat değildir. Bununla birlikte, en azından 1863’deki Salon des Refusés’den (Reddedilenler Salonu) beri, karşı-sanat fikrinin kendisini modernizmden kesin çizgilerle ayırt etmek de olanaklı değildir. Onlar hiç istenmedikleri gibi birbirlerini de hiç istememiş olan, ama tek bir yüreğe sahip zavallı siyam ikizleridir.

IX.

Gustave Moreau adlı karanlık ruhlu adam, 1905 yılında, Matisse, Derain ve Vlaminck’i Salon d’Automne’u (Sonbahar Salonu) kuşatıp Donatello’ya karşı vahşi bir suikast planıyla görevlendirdiği için karşı-sanat, modernizmdir.

X.

Dada, karşı-sanatın salonlardan sokağa çıkma halidir.

XI.

Karşı-sanat, sanatta “ne” sorusu yerine “nasıl” sorusunu yeniden getirir.

XII.

Olanaklı bir karşı-sanat biçimi düşünülebilse bile, bu türden bir sanatın ruhu -bedenini henüz terk etmiş İsa gibi- her türlü biçimden iğrenecektir.

XIII.

Biçimin manipüle ettiği sanata karşı Picasso’nun başarısı, biçimi biçim yoluyla manipüle etmeyi, böylelikle Romantizmin Klasisizme karşı başlattığı kavgayı yeni bir aşamaya taşımayı becermiş olmasından gelir. Biçimin biçim tarafından manipüle edilmesi ve bu yolla kavrama dönüştürülmesi, sanata, biçime karşı yeniden söz alma şansı tanımıştır. Bu yüzden Picasso biçim-kesen olarak ilk karşı-sanatçıdır.

XIV.

Karşı-sanat, sanat adına, karşı-sanatı da karşısına almayı becerebiliyorsa, ancak, avangard olabilir.

XV.

Hiçbir sanat yoktur ki, içinde karşı-sanat fikrini barındırmıyor olsun. Sanat, Kant’ın söylediği gibi, kuramsal akılla kılgısal akıl arasında bir ara bölge, bir oyun alanı, bir özgürlük olanağı ise kendi kavramına karşı da çalışmalıdır. Bu onu zorunlu olarak karşı-sanat yapar. Ancak, burada, sanat piyasası üzerine konuştuğumuzu unutmamak gerekir.

XVI.

Duchamp, yalnızca bir fikirdir; Kant’ın Vasari’nin elinden kurtarmaya çalıştığı “sanat” fikridir. Belki şöyle söylemek daha yerindedir: Estetikçiyle sanat tarihçisi arasındaki kavgayı oyun oynayarak yeniden kurgulayan ve intikamını böylece alan bir satranç ustası.

XVII.

Karşı-sanat, yüksek-sanata karşı “sanat”ı yükseltmeyi amaçlamaktan başka ne isteyebilir ki?

XVIII.

Karşı-sanatın en büyük dilemması, olası tüm karşı-sanat biçimlerinin bizzat onun çeşitli türden uygulayıcıları tarafından tüketilerek sanatlaştırılmış olmasından gelir.

XIX.

Karşı-sanat üzerine herhangi bir uslamlama zinciri bizi, zorunlu olarak, Andy Warhol’u olumlamaya çıkarır.

XX.

Karşı-sanat, sanatın aksine birikimsel değildir; yığınsaldır. Üst üste, yan yana ve peş peşe, gelişigüzel atılmış kumaşlar gibidir. Kırkyama misali, sonradan ve zorlama dikişlerle birbirine tutturulmuş atık kumaşlardan değil, konfeti içinde bir araya gelmiş harcıâlem renklerden oluşur.

XXI.

Yirminci yüzyıla adını biz verdik, hatta bütün yüzyılların adını bu çağda ve biz verdik. Bu yüzden sanatlar, hiç de gerekli olmadığı halde, zorlama bir hiyerarşi içinde bir araya geldiler. Daha da kötüsü, sanatçıların kendilerine verilen adları/ kimlikleri gün geçtikçe daha çok benimsemiş olmasıdır. Olasılıkla, bir daha böyle bir şansımız olmayacak.

XXII.

Modern sanat, çağdaş sanat ya da güncel sanat yoktur; sadece sanat vardır ve o adlandırılmaya gerek duymaz. Sanatı adlandıranlar sanatçılar değildir ve böyle olduğu için adlandırma girişimi etiketlemenin ötesine geçmez. “Dil”, burada yine iktidar kurucu işlevini üstlenir. Karşı-sanat, dil sökme sanatı olarak da kimliklenebilir.

XXIII.

Sanat tarihinde 1960’lar için, akımların bir kavşakta el ele tutuşarak, Matisse tarafından çok önceden organize edilmiş halaya katılmalarıdır, denebilir. Ne var ki, bu, aynı zamanda halayın bertaraf olma anıdır da. Sanatçılar bir daha asla el ele tutuşmazlar. Buna rağmen, zaman zaman birinin çok uzaktan öbürüne seslendiği belli belirsiz işitilir.

XXIV.

Beuys’a bir kimlik seçebileceğini söylemiş olsalardı; o cinsiyeti olmayan bir travesti olurdu ya da şarkı söyleyen bir dilsiz.

XXV.

Karşı-sanat hiçbir şey değilse, bir sesler ormanıdır; Baudelaire’in yıllar önce fısıltısını duyduğu orman…

XXVI.

Deleuze’ü rahat bıraksalardı, sadece ıslık çalardı ya da ümitsizce kitaplarını Kant’ın yazmış olmasını dilerdi. Korkarım ki, bu, yine de, ondan alıntı yapma hastalığımızı gidermeye yetmezdi. Kendimize bir addan adlandırmalar beğenme alışkanlığımız baskın gelirdi.

XXVII.

Karşı-sanat “gündelik”in içinde, ama güncel değildir. “Gündelik” olanı tarihsel bir “an”mışçasına kabul eder; açıkça söylemese bile davranışları bunun böyle olduğunun altını her daim kalın kalın çizer. Buna karşın, “contemporary” içeriğiyle anlatılmaya çalışılan “güncel sanat”, karşı-sanattan beslenmektedir. Akrabalık ilişkileri hâlâ bir şeyleri anlatmaya kadirse; “güncel sanat” için, karşı-sanatla siyam ikizi olan modernizmin, en azından, üvey çocuğudur, demek kimse için garip kaçmayacaktır.

XXVIII.

Damien Hirst has returned to painting… (14 Oct. 2009 – BBC NEWS)

XXIX.

Karşı-sanatçının yapıtı olarak karşı-sanat, bir an için gerçeğe dönüşmüş “common sense” (ortak duyum) olarak düşünülebilir. Sezgiye hak ettiği yeri verelim; ama başta değil, ancak sona ulaştığımızda. O da, “bir an” için olduğunu unutmadan.

XXX.

Eğer ki, dil -kaçınılmaz olarak- bir iktidar üretme mekanizmasıysa; (Karşı)sanata (karşı)konuşmak gerekir.

(Artist Actual, 42, Temmuz-Ağustos 2011’de yayımlanmıştır.)

allan kaprow . manifesto

Bir zamanlar sanatçının görevi iyi sanat yapmaktı, şimdiyse herhangi bir şekilde sanat yapmaktan kaçınmak. Bir zamanlar halka ve eleştirmenlere bir şeyler göstermek gerekirdi; şimdi bütün yetki onlarda, sanatçılarsa kuşku içinde.

Sanatın ve estetiğin tarihi kitap raflarında duruyor. Bu tarihin değer çoğulculuğuna, bir de şimdi sanatları birbirinden, sanatı hayattan ayıran sınırların bulanıklaşmasını ekleyin, o zaman eskinin tanımlama ve kusursuzluk ölçütleri gibi dertlerinin artık sadece boş değil safiyane olduğu da açık olacaktır. Daha dün, sanatın sanat karşıtıyla ve sanat olmayanla arasında ayrım varken, şimdi bunlar abesle iştigal etmemize sebep olan sözde ayrımlar oldu: Eski bir binanın yan cephesi Clyfford Still’in tuvallerini anımsatıyor, bir bulaşık makinesinin içi Duchamp’ın Şişe Süzgüsü’ne benziyor, bir tren istasyonundaki sesler Jackson MacLow’un şiirleri, bir büfede yemek yiyen insanların sesi John Cage’in eseri ve bunların tümü bir happening’in parçası olabilir. Üstelik “bulunmuş nesne”, bulunmuş sözcüğü, bulunmuş sesi veya eylemi ifade ettiğinden, bulunmuş bir ortamı da gerektiriyor. Sanat hayata dönüşmekle kalmadı, hayat da kendisi olmayı reddediyor.

Dolayısıyla, sanatçı olma kararı, hem benzersiz bir etkinliğin varlığını, hem de o etkinliği inkâr eden sayısız işi varsayar. Bu karar, verildiği anda, hem sanatçının yaptığı her şeyin başkaları tarafından sanat olarak değerlendirildiği bağlamı kurar, hem de sanatçının dünyayla ilgili tüm algılarını olasılıkla (olabilirlikle değil) sanatsal olmaya koşullar. Söylediğim, yaptığım, gördüğüm veya düşündüğüm her şey, benim niyetimden bağımsız olarak sanattır, çünkü bugün olup bitenin farkında olan herkes, er veya geç, onun sanat olduğunu söyleyecek, onu sanat olarak görecek ve düşünecektir.

Bu durumda, insanın kendini sanatçı olarak tanımlaması ironik bir şeydir; bu tanım, özel bir yeteneğe değil, ‘tam sanat olmayan’ ve ‘tam hayat olmayan’ gibi iki muğlak seçenek karşısında takınılan felsefî tutuma tanıklık eder. Sanatçı, kategori açmazının ağına bile isteye düşen ve sanki hiçbiri yokmuşçasına iş yapan kişiyi anlatır. Şayet sesli [sound] bir asamblaj ile görüntülü bir “gürültü” [noise] konseri arasında hiçbir fark yoksa, sanatçı ile eskici arasında da hiçbir fark yoktur.

Bu tür eylem ve düşünceleri galerilere, müzelere, konser salonlarına, tiyatro sahnelerine veya ciddi yayınevlerine taşımak âdet haline gelmiş olsa da, bunu yapmak, bir paradokslar alanının kendine özgü içsel gücünü köreltir. Saydığımız çevrelerin bir zamanlar cahil bir toplumda ilan ettikleri estetik kesinlik duygusunu yeniden yerleştirir, ve aynı zamanda, günümüzde sanatın keskin ve absürt doğasına karşıt olan bir kültürel beklentiler tarihini canlandırır. Geçmişle çatışma bunun otomatik sonucudur.

Oysa sorun bu değil. Çağdaş sanatçılar, son dönem modern sanatın yerine daha iyisini geçirme derdinde değiller; sanatın ne olabileceğini düşünüyorlar. Sanat ile hayat basitçe iç içe geçmiş değil; ikisinin de kendine özgü neliği belirsizleşmiş durumda. Bu soruları, ne sanata ne de hayata benzeyen eylemler formunda sormak, bir taraftan da bunları bildik sergi mekânının sınırlanmış bağlamı içerisine yerleştirmek, gerçekte ortada hiçbir belirsizlik olmadığını ima etmek demektir: Galerinin veya sahnenin kapısında yazan isim, içerdekinin sanat, dışarda kalan her şeyinse hayat olduğu konusunda bizi temin eder.

Spekülasyon: 20. yüzyılın profesyonel felsefesi, insanın davranışları ve amaçları gibi sorularla iştigal etmekten genel olarak vazgeçeli beri, profesyonel bir etkinlik olarak sanatın rolünü oynuyor; buna “felsefe için felsefe” desek yeri var. Bu nedenle varoluşçuluk, etik ile metafiziği en iyi ihtimalle tanımlayıcı ve mantıksal bir sorgulama olarak değerlendiren çoğu akademisyen tarafından, felsefeden ziyade sosyal psikolojiye yakın görülüyor. Felsefenin kendi kendini analize yatkınlığını teslim eden ve ondan değerli bir şeyler kurtarmayı isteyen Paul Valéry, Platon ile Spinoza çürütülebilir olsalar bile düşüncelerinin olağanüstü sanat eserleri olarak kalacağını söyler. Şimdi, sanatın sanatlığı azaldıkça, hayatın eleştirisi olarak felsefenin ilk rolünü üstleniyor. Sanatın güzelliği çürütülebilir olsa da, olağanüstü fikirleri baki. Sanat tam da hayatla karıştırılabildiği için, dikkati belirsizliklerinin amacına, hayatı “açığa vurma”ya yoğunlaştırıyor.

Felsefe, kendi bulgularını kabul etmekten aciz olmaya devam ettikçe, sözel bilgi arayışındaki gücü giderek daha da azalacak: Kullandığımız sözcüklerin çok küçük bir kısmı kesin anlama sahiptir; bunların da çok küçük bir kısmı, bizim için hayatî önem taşıyan anlamları barındırır. Sözcükler kendi başlarına düşüncenin doğru işareti olmadığında, anlam ve anlamsızlık hızla kinayeli olmaya başlayıp betimlemeden ziyade imayla örtüldüğünde, anlamı ve anlamsızlığı kesin biçimde sınırlandırmanın aracı olarak sözcükleri kullanmak beyhude bir çaba olabilir. LSD ve LJB farklı anlam kümelerini uyandırır, ama ikisi de kod gereksiniminin parçasıdır; kod da, şiirdeki simgeyle aynı yoğunlaştırıcı işleve sahiptir. Televizyon ekranındaki “kar” ve lokantalarda çalan “asansör müziği”, bilinçli etkinliklere eşlik eden unsurlardır ve aniden kaldırıldıklarında insanda bir boşluk duygusu yaratırlar. Karışık teknikle, çoğul teknikle, bindirmeler, füzyonlar ve melezleştirmelerle “düşünme” eğiliminde olan çağdaş sanat, modern tinsel hayata fark ettiğimizden çok daha fazla benzer. Bu nedenle, yargıları da isabetli olabilir. Sanat, bir süre sonra anlamsız bir sözcük haline gelebilir. “İletişim programlaması” onu tanımlamak için daha yaratıcı bir isim olacaktır – hem yeni jargonumuza, teknolojik ve yönetsel fantezilerimize, birbirimizle kurduğumuz yaygın elektronik temasa da tanıklık eder.

1966

el lissitzky

lazar markovich lissitzky olarak da bilinen el lissitzky rus artist, tasarımcı, fotoğrafçı, tipografist, grafiker gibi sıfatlara sahip. rus avangard sanatının önemli bir ismi olmasının yanında, sscb’nin propoganda çalışmalarına da katkıda bulunmuş bu abimiz kendisini konstruktivist olarak adlandırıyor – “sanat yaratıcı enerjinin evrensel ifadesidir ve insanlığın ilerlemesinin sağlanması amacıyla kullanılabilir”.

hiç bir zaman ne tam bir bolşevik ne de komünist parti’nin bir üyesi olan lissitzky; 1918 mayısında moskova kızıl meydan da taşınacak ilk bayrağın tasarımını yaptı. ayrıca 1931-1941 yılları arasında stalin’in saf komunizmi yerleştirmek amacıyla kullandığı propoganda eserlerini tasarladı.

beyaz çemberleri kırmızı kamayla yar. – en çok bilinen çalışması

yaptığı işin çeşitli “izmler” üzerine incelenmesi ve sanat tartışmaları beni çok ilgilendirmemekle birlikte isteyen vatandaşlar yazının sonunda bulunan ekte bu yorumları okuyabilirler. özetle kendisi hem tipografiye, hem de mimariye yeni açılımlar getirmiş özellikle geometrik formlar üzerine yaptığı çalışmalar pek çok tasarımcıya esin kaynağı olmuştur. siyah-beyaz-kırmızı kullanarak tipografiden mimariye bir çok alanda değişikliğe sebep olan lissitzky’nin işlerini görmenizi tavsiye ederiz.

okumaya devam etmek isteyenler için;

avangard & underground film gösterimleri

ekim ayı itibariyle her ay bir salı akşamı, kargart salonu’nda avangard ve underground film türlerinin önemli örneklerini izleme fırsatınız olacak.

uzun bir zamana yayıldığı için [ayda bir gün], gösterimler sona erdiğinde fark edilecek ki; aslında ortaya çıkan avangard/underground film dünyasının katmanları arasında yapılmış olan verimli ve keyifli bir yolculuktur. 6.45 yayınlarının deneyim ve kişisel tercihleriyle oluşturduğu bu gösterim tablosu sinema öğrencilerinden alternatif sanat takipçilerine dek farklı skalaların insanlarının ilgisini aynı ekrana çekecek.

ekim gösterimleri:

“Window Water Baby Moving”
Stan Brakhage
ABD, 1959
13 dk.

Stan Brakhage, 1933’€™de doğdu 2003 yılında göçtü. 20. yüzyılın en önemli deneysel film-yapımcısıdır. 16mm, 8mm, 35mm ve IMAX formatlarında “€œpure cinama”€ olarak adlandırdığı türde pek çok çeşit örnek verdi. 50’€™lerde, New York ve San Francisco’da şiir, mit ve düşsellik deneyimlerini temel alıp kendi kişisel sinemalarını yaratmaya çalışan birçok filmyapımcısından biriydi. 1957’€™de yaptığı “€œAnticipation of Night”€ onun için ve bağımsız filmcilik için bir dönüm noktasıydı. Çünkü görüş’€™ü işinin tam merkezine yerleştiriyordu. 4,5 saatlik “The Art of Vision”€,yapımcısı tarafından “görsel bir şölen”€ olarak tanımlandı.

“Un Chant d’Amour” veya “A Song of Love”
Jean Genet
Fransa, 1950
26 dk.

Jean Genet, tek filminde de kitaplarında işlediği ana teması eşcinselliği kullanmıştır.

“Konec stalinismu v Cechách” veya “Death of Stalinism in Bohemia”
Jan Švankmajer
İngiltere, 1990
10 dk.

Yaşayan en büyük sürreal film yapımcısı Å vankmajer’in politik görüye en net yer verdiği filmlerinden biri. 1948 Sovyet işgalinden 1989’€™da “Kadife Devrim”€e kadar Çekoslavakya tarihine kendi sürrealist sanat anlayışı ve politik görüşünü birleştirdiği bir gözle baktığı filmi.

“Regen” €veya “€œRain”
Joris Ivens
Hollanda, 1929
14 dk.

1898 doğumlu Hollandalı belgesel filmyapımcısı Joris Ivens, 1989’da Paris’de öldü. Dünya ticaretinin ve devrimlerin insanların kaderini belirlediği, global göçün, iki dünya savaşının hüküm sürdüğü 20.yüzyılı, film, radyo, TV, trenler, arabalar ve uçaklar ile görünür olan yeni iletişim ve ulaşım çağını kendi görüsüyle ve kamerasıyla bize aktardı.

“Emak Bakia”
Man Ray
Fransa 1926
16 dk.

1890 doğumlu Amerikalı sanatçı kariyerinin büyük bir kısmını Paris’de geçirdi. Aslında basitçe modernist olarak tanımlanabilecek sanatçı, her ne kadar informel bağları da olsa Dada ve Surrealist akımların da katılımcısıydı. En çok avangard fotoğrafçılığıyla bilinen sanatçı kendini tüm bunların ötesinde ressam olarak tanımlıyordu.

“€œChromofobia”
Raoul Servais
Belçika 1966
9 30 dk.

1940 Belçika doğumlu Raoul Servais, ressam ve filmyapımcısı olmadan önce Ghent’de Güzel Sanatlar’dan mezun oldu. 1960’lardan itibaren, fotograf ve animasyonu, animasyon tekniklerini ve trick fotografçılığının yeni olanaklarını keşfederek birleştirmeye uğraştı.

“€œThrust in Me”
Richard Kern & Nick Zedd
ABD, 1985
8 dk.

New York’€™lu underground filmyapımcısı, yazar ve fotografçı Richard Kern ve filmyapımcısı ve yazar Nick Zedd’in “shock value”€ filmi. Nick Zedd ayrıca 1985’de underground film hareketini tanımlamak için “€œCinema of Transgression”€ terimini icat eden adamdır da. Ve aynı isimli manifestosunda : “€œ Tüm film okullarının havaya uçurulacağını ve bir daha asla o sıkıcı filmlerin yapılmayacağını bildiririz.”€ demiştir.

14 ekim salı, saat:20.00
*giriş ücretsizdir…

KargART Adres: Kadife Sokak No:16 Kadıköy-İst.

etilen sosyete . 2003 - 2019 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.