Etiket: auschwitz

Agamben: Tanık

1. Felsefenin bir temizlik işçiliği olduğu” üzerine –Deleuze Agamben felsefesini yaklaşık olarak bu sözlerle selamlıyordu; cam yontucusu Spinoza’dan beri kavramları temizleyip parlatmak felsefenin örtük özü haline gelmiş olmalıydı… “Agamben’in kişiliğinde felsefe bir yaratıcılık, bir yapıp etme sanatı, kelimenin esas anlamıyla bir poetika haline geliyor…” (Deleuze) –ve Agamben’in Pier Paolo Pasolini’nin “Matta’ya Göre İncil” filminde Filip rolünü oynamış olduğunu hatırlayalım…

2. Biraz imkan, yoksa boğulacağım!” (Kierkegaard, Deleuze); “İçinde bulunduğum mutlak umutsuzluk bana umut veriyor” (Marx); “Yaşama sanatı kendine bağımlı olma sanatıdır…” (Foucault) –bu üç aforizma anlaşılan Agamben’in yolunu belirlemiş… ama bunlar aynı zamanda yeni ve gelecek için olan bir etiğin kuruluş cümleleridir. Ve bu etiğin içinde özdeşlik ve kimlik söz konusu değildir artık –çünkü kimlik, Agamben’in Çocukluk ve Tarih: Deneyimin Mahvedilişi adlı kitabında gösterdiği gibi benliğin en zayıf kalmış kısmıdır –gücümüz ise Agamben’in genel bir formülle dile getirdiği gibi “bizi alıp götüren ve taşıyan adsız kuvvetlere” dayanıyor… Etik özne hakikatle kesiştiğimiz noktada bulunmuyor artık –insan türüne topyekün olarak ortak olan dilde ve sözde cereyan ediyor…

3. Homo Sacer’in çıkış noktası muhtemelen Primo Levi’nin “konsantrasyon kampları” konusunda ortaya attığı bir paradokstan geliyor: bu etik ile tanıklık arasında yer alan bir paradoks –“dibe vurmuş” gerçek tanıklar kimler? Açıkçası gerçek tanıklar ölümden kurtulanlar değil, “ölümleri cismani ölüm gerçekleşmeden tamamlanmış olanlar”… Yani Auschwitz jargonuna göre “müslüman” denenler…

4. Bilinmedik toprakları dolaşmak gerekti –Auschwitz’in meydan okuyuşuna karşı “etikçe” yaklaşmaya çalışan bütün doktrinlere boyun eğdirmek gerekti… Ama geriye çok az şey kalmıştı… Robert Antelme’in “tanıklığı” İnsan Türü konusunda Blanchot bir defasında şöyle yazmıştı: ‘insan sonsuzca mahvedilebilen bir mahvolmazlıktır’. Bana öyle geliyor ki bu iki anlama geliyor: insan özü diye bir şeyin olmadığı, insanı insan-olmayandan ayırdedebilmenin imkansızlığı ve, ikinci olarak, insan mahvedildikten sonra yine de geriye bir şeylerin mutlaka kaldığı, yani insanın sonsuz mahvedilişinden geriye artan ve direnmeye devam eden bir şey olduğu. Tanık işte bu kalıntıdır.” (Agamben)

AGAMBEN: HAYAT

1. Hayat mefhumunun bir şeceresi –kökeninde tıbbi-biyolojik bir mefhum yok bunun, felsefi-siyasal bir örgütleniş tarzı var. Agamben’e göre hayat ancak onu bölerek, parçalayarak düşünmek zorunda kaldığımız şey neyse onun adıdır. Bitkisel hayatlar vardır, duyusal hayatlar vardır, düşünen hayatlar vardır, doğal hayat vardır, siyasi hayat vardır… –Biyo-politika (Foucault)

2. Aziz Pavlus zamanı nasıl kavrıyordu? Ama çoğumuzun sandığı gibi zamanın sonunu değil, sonun zamanı olarak zamanı –bitmeye başlayan zamanı: ve Agamben’le birlikte sormak gerekiyor: bu zamandan geriye ne kalacak?

3. Düşünmek dediğimiz faaliyetin günümüzde siyasi bir anlamı var mı hala? Daha 1980 yılındaki bir söyleşisinde Gilles Deleuze tümüyle prefabrik parçalardan inşa edilecek hukuki, iktisadi, siyasi ve kültürel uzamların genellik kazanması karşısında bizi uyarmıştı. Böyle bir ortamda açıktır ki düşüncenin bahşedebileceği hiçbir yaratıcılığa yer kalmayarak, bir anlamda düşünmek imkansız hale gelecektir…

4. Agamben’e göre bu “ödleklik çağı” artık tamamlanmıştır… “Hiçbir zaman bir çağ düşünmeye bu kadar aciz, Batı demokrasileri hayalgücünden bu kadar yoksun olmadı. Her şey uyulacak kaçamak kurallar açısından kavranıyor artık –ve süreklilik kazanmış bir olağanüstü hal içinde –orada problemler önceden verilmişler ve önceden zaten çözülmüşler bile…”

Ulus Baker

Auschwitz’ten Sonra Şiir Yazmak…

Auschwitz’ten sonra şiir yazmanın barbarca olduğu iddiamı yumuşatmak gibi bir niyetim yok; bu söz, angaje [committed] edebiyata ilham veren dürtüyü olumsuz biçimiyle ifade ediyor. Sartre’ın Mezarsız Ölüler oyunundaki bir karakterin sorduğu “İnsanları kemikleri kırılıncaya dek döven birilerinin var olduğu bir dünyada yaşamanın herhangi bir anlamı var mı?” sorusu, aynı zamanda, artık herhangi bir sanat eserinin var olma hakkı olup olmadığı sorusudur; toplumdaki gerileme yüzünden, angaje edebiyat kavramında doğası gereği entelektüel gerilemenin söz konusu olup olmadığı sorusudur. Fakat edebiyatın bu hükme direnmesi gerektiğini söyleyen Enzensberger’in cevabı da doğruluğunu koruyor: Başka deyişle, edebiyat, Auschwitz’ten sonra var olmasının kinizme teslimiyet anlamına gelmeyeceği bir varlık göstermeli. Gerçek acının boyutları unutuşun hiçbir türlüsünü affetmez; Pascal’ın teolojik bağlamdaki sözlerini –On ne doit plus dormir (artık bize uyku yok)– sekülerleştirmek gerekir. Ama Hegel’in keder bilinci dediği bu acı, sanatı bir yandan yasaklarken bir yandan da varlığının sürmesini talep eder; acının hâlâ kendi sesini, tesellisini –onun tarafından ânında ihanete uğramaksızın– bulabildiği tek yer fiilen sanattır artık. Çağımızın en büyük sanatçıları bunu görmüştür. Eserlerinin tavizsiz radikalliği, tam da formalizm diye karalanan özellikleri, zamanımızın kurbanlarına adanmış biçare şiirlerde bulunmayan dehşetengiz bir güç verir onlara. Ama Schönberg’in Varşova’dan Kurtulan şarkısı bile açmazın tuzağına düşer, ve cehennem etkisi yaratan dışarlıklı bir konuyu kendi formunun bağımsızlığıyla biçimlendirmeye çalışırken o açmaza tamamen teslim olur. Schönberg’in bestesinde utanç verici bir şeyler vardır – ama Almanya’da öfke uyandıran bir özelliğinden, yani insanların her ne pahasına olursa olsun hafızalarından silmek istedikleri bir hatırayı unutmalarına izin vermemesinden ötürü değil: acıyı –ne kadar haşin ve tavizsiz olsalar da– imgelere dönüştürmek suretiyle, kurbanların huzurunda hissettiğimiz utanç yarasına tuz bastığı için. Çünkü bu kurbanlar, onları yok etmiş bir dünyanın önüne tüketsin diye atılan bir ürün, bir sanat eseri yaratmak için kullanılmışlardır. Dipçiklerle dövülen insanların hissettiği katıksız bedensel acının ‘sanatsal’ temsili, uzaktan uzağa da olsa, o acıdan haz devşirmeyi sağlama gücünü içerir. Bu sanattan çıkarılacak ders –bir an için bile olsa unutmamak gerektiği–, kendi karşıtının uçurumuna sürüklenir. Üsluplaştırma yönündeki estetik ilke, hatta koronun vakur duası bile, tasavvur edilemez bir sonun sanki bir anlamı varmış gibi görünmesine yol açar; o sonu başkalaştırır, dehşetini hafifletir. Sırf bu bile, kurbanlara haksızlıktır; ama kurbanları başından savmaya çalışan hiçbir sanat adalet talepleriyle de yüzleşememiştir. Umutsuzluğun sedasında bile iğrenç bir olumlamanın izleri görülür. Daha düşük nitelikli eserler de, geçmişe sünger çekmeye yardımcı olduklarından seve seve sindirilir. Soykırım, angaje edebiyatın temaları arasına girip kültürel mirasın parçası haline geldiğinde, cinayeti doğuran kültürle uyum içinde yaşamaya devam etmek daha kolay olur.

Çeviri: Elçin Gen / e-skop

auschwitz’den sonra şiir yazmak barbarlıktır.

theodor adorno