Etiket: aşk

Çabalamanın Hazzı

Ulaşmanın, en yakınına gelmenin, bunun için çabalamanın hazzı ve ulaştığında tekrar haz almak için yeniden çabalamak için bir nesne bulma ihtiyacı, kapitalist idealin en dipteki köklerimize kadar ilişmekte olduğunun bir göstergesi değil de nedir? Uzun süreli flörtler, flörtleşmenin insanların birbirleriyle ilişkilerindeki tahakkümü ve flörtün yeni “sevgi” oluşu aslında sürekli çabalamanın, Lacan’ın “arzusunun” bir izdüşümü değil midir? Arzuya ulaşıldığında ise arzulanan nesnenin en başından beri arzunun kendisi olduğu ve bu arzu-nesnenin sürekli başka nesnelerin biçimini alarak kendi çekiciliğini yeniden ve yeniden oluşturması aslında sürekli olarak yeni ürünler peşinde koşan homo-neoliberalismus’un ilişkilerinin bile bu kapitalist ideale uyduğunun göstergesi olduğunu düşünüyorum.

Zizek’in deyimiyle “There’s no “falling” in love anymore.” Artık bir düşüş, belirsizlik ve risk olarak aşık olmak tarih olmakta. Dating-app’lerde marketlerde dolaşan insanlar gibi- hatta tıpkı onlar gibi- ürünler seçmekte değil miyiz, tek bir farkla elbette, ürün de bizi seçmekte. Alarm yok, sürprizler yok. Kaybetmeye, başaramamaya dair olan, düşüşte tek bulunanın kişinin düştüğü çukurun aslında onu geri itmeye çabaladığını bulduğunda duyduğu üzüntü, aslında bir kumarbazın üzüntüsü bile denebilir buna zira aşık olmak bir kumardır- bu üzüntüye yer yok artık. Eşleşemedik mi? Yürümedi mi? Platonik aşklarla niçin vakit kaybedelim, yeni ürünler sırada ya da bir Amerikan deyimiyle “There is plenty of fish in the sea” yani ancak oltana tutunmak isteyen bir balık bulmaya indirgenmiş veya kullanılmaktan eskiyen o “Elimi sallasam ellisi” deyiminin gerçekliğe o kadar yaklaşması ve birilerine ulaşıp hazzın peşinden yeniden koşmaya başlamak için tek yapmamız gereken elimizi sağa ya da sola sallamak olması, belirsizliğe yer koymayan ve radikal duygulara izin vermeyen bu sistemin aslında üzüntünün fonksiyonelliğimize eser miktarda dahi zeval vermemesi üzerine kurulduğu ne kadar da belli değil mi?

Deleuze,  birleşmek değil aslında “binleşmek olan” ve aslında insansı olmayan, makinemsi bir aşkı tarif ettiğinde bunun aslında ne kadar da güne uygun bir metafor olduğunu düşünmemek elde mi? Bölünemez olan bireyi, tüm özgünlüğü ve aşkınlığı, tüm özgürlüğü ve ulaşılamazlığı içinde elde etmek ve onun tarafından elde edilmek, onun belirsizliğiyle yüzleşmek ve tabir-i caizse hiçliğe gözlerimizi dikmek, aşık olma tecrübesini tüm iyi ve kötüsüyle bir yin-yang diyalektiğinden geçerek ve bu yolculuğun içinde hem ötekini hem kendini hem aşkı hem acıyı hem nefreti ve kızgınlığı ve kendine ve ötekine dair radikal, tekinsiz olan ne varsa öğrenmek, anlamak, huzursuz olmak ve tersine aşırı huzurlu olmak, aynı anda hem köle hem efendi olmak, kendi özgürlüğüm içinde hem kendimi vermeyi hem ötekinin belirsizliğini kendime yamamayı öğrenmek yerine Person of Interest’teki Makine gibi, ötekini sevmeyi ötekine dair bilgimizden yola çıkarak, onun hayatını farklı çıktılarla defalarca simüle ederek ve sanal bir şekilde ötekini tekrar tekrar yaratarak sevmeyi niçin tercih ediyoruz? Aşka dair tekinsiz, huzursuz, korkutucu, belirsiz ne varsa, hatta aşkın ve aşık olmanın özünde yatan ne varsa onu aşktan çıkarıp flört adı vererek risk alma korkumuzu bastırma veya inkar etmek için çabalamıyor muyuz? 

Hem kendi nesnesi olduğunda kendisi için tekinsiz olan, hem de ötekine karşı tekinsiz olan insanın belirsizlikten ve onun getirebileceklerinden korkusu, onu tam da olmak istemediğine, monoton ve özgün olmayan daha da fazlası hislerini ve hissedebileceklerinin sınırlarını unutan bir varlığa çeviriyor. 

Çok risk aldın, fazlaca yenildin. Yine risk al, yine yenil, daha iyi yenilmene gerek yok, sırf yenilmiş olmak için yenil, sırf hala yenilebildiğini, hala yenilecek ve hayal kırıklığına uğrayacak kadar hissedebildiğini kendine kanıtlamak için yenil. Günümüzde huzursuzluk, huzursuz edecek kadar gün yüzüne çıkarılmıyorsa, insanları tekrar bir şeylere inandırmanın, çabalatmanın, radikalize etmenin, iyi yapmanın yolu onlara huzursuz olacakları bir nesne, bir olay, bir duygu tattırmak değil midir? Öyleyse, risk alın, kaybedin ya da kazanın ama hissedin, onlardan kaçmadan, yorumlamadan, yalnızca, öylece, gelip geçici bir objeymiş gibi değil, evrende binlerce yıl boyunca yayılacak bir ses dalgasıymışçasına, zira sizin içinizde onlarca yıl yayılacaklar.

Codex Mortemicus

Yollarda fazla olmasını istediğim tek araç tipi cenaze araçlarıdır. İnsan ölümü hatırladıkça insani olan ne varsa ona yaklaşır, ölüm insanı insan yapan ve insanı insan olmaktan alıkoyan tek şeydir. İnsanlar var oluşlarını kar – zarar ekonomisine göre anlamlandırmaya başladıklarında insanlıktan uzaklaştılar, mikro-şirketlere dönüştüler, günah borca, sevap kâra, ölüm iflasa dönüştü. 

Bu elbette neoliberalizmin ortaya çıkışıyla yaşanmadı ama onun ortaya çıkışı içimizde kalıp hala hissedebilen, insani duygularını korumaya çalışan ufak kırıntıları da sözleşmeli işçilere çevirdi. Artık insanlar hiç ödeyemeyecekleri borçlarla doğuyor ve öyle de ölüyorlar, tıpkı teolojilerdeki gibi. Günahlı doğuyoruz ve bu kozmik günahı asla telafi edemeyiz, bu günahı işleyen de biz değiliz üstelik, sadece bunun içine doğduk ve seçme şansımız da yoktu. 

Anneler çocuklarıyla borç terimleriyle konuşmaya başladılar, hapishaneler borçlularla doldu, zira Tanrılar kurban istiyordu, tıpkı Musa’nın kavmini Mısır’dan kurtardığı gibi bizi kendi doğamızla buluşturmuştu kapitalist makine. 

Oysa sahi, kim kime borçluydu? Zaman içinde unutulan bir sorudur bu. Aztekler öldürüldü, zira kendilerinden malları çalındıktan sonra hırsızlarına borçlanmışlardı, Şili’deki onlarcası gibi. Devlet aygıtının güvenle işleyebilmesinin yolu, borçlu olmasında yatıyordu, devlet vatandaşa borçluydu ve vatandaş onun borcunu bilinmeyen bir zamanda bilinmeyen bir şekilde ödeyeceğine güvenerek borç vermeye devam ediyordu. Tıpkı kesilen kurbanlar gibi. Tanrı ne hakla insanların kendilerine borçlu olduğunu iddia eder? Tıpkı bir tefeci gibi önce borçlanmak zorunda bırakmış sonra da borcunu ödemesi için borçlusuna baskı yapmamış mıdır? Yaratılmayı talep etmemiş insanları yaratıp, onlardan onları yarattığı için ibadet, kurban, bitmek bilmez ritüeller talep etmemiş midir? 

Adam Smith’in Görünmez El‘i teolojik bir taban barındırır kendinde, tıpkı İslami düşünürlerin Allah’ın piyasayı sürekli ayarladığını düşünmesi gibi. Tanrı tıpkı tekelleşmiş bir kapitalisttir, sürekli yayılma ve büyüme ihtiyacı duyar, geri çekilmeleri ve başarılı zamanları olur, önünde sonunda bu büyüme onun iflasına yol açacak olsa da büyümeye, alt-markalar yaratmaya ihtiyacı vardır. 

Borçlarınızdan kurtulun, borç dilinden, borç hissinden, talepten. Hiç kimse, hiç kimseye hiç bir şey borçlu değildir, olmamalıdır. Tıpkı birbirine güvenen insanlar arasında borç diye bir şeyin söz konusu olmaması gibi. Şirketlerde sevgiye yer yoktur, sevgi kâr getirmeyen bir yatırımdır, sevgi mutualisttir. Aşk, bir yatırımcı diliyle anlatılmaya en yatkın duygu gibi gözükür ama aşkın sermaye piyasalarıyla ne ilgisi vardır? Aşk hiçbir kâr beklenmeden sunulmuyorsa özü itibariyle hala aynı şey olarak kalır mı? 

Ölümlü olduğunuzu hatırlayın, birilerinin alacaklısı olmak için fazla fanisiniz.

Ölümlü olduğunuzu hatırlayın, bir gezegeni ve içindekileri öldürmek için fazla gençsiniz.

Ölümlü olduğunuzu hatırlayın, bir şirket gibi sürekli genişlemek için fazla küçüksünüz.

Ölümlü olduğunuzu hatırlayın, kâr odağı gütmek için fazla insansınız.

Unutmayın, hiç kimseye borçlu değilsiniz, Tanrı’ya bile.

Ve unutmayın, hiç kimse size borçlu değil, ölmekten kurtardığınız karınca bile.

Adonis

koparken durduğun yeşil geçitte
yüzün asılı saçlarından sonra
anlamlanamaz hiçbir kare öyle
hiçbir kare saatleri silmez zamandan
ölümlülerin en güzeli bir tel kumral
en yüklüsü iki göz

dönüyoruz başa  dönemiyoruz başa…
anda takılı bir an
gelip oturduğumu hatırla yanına
beklediğimi
sessizliği

sessizliğin ellerimde beklediğini
suslu, kırık gidişlerin
duman duman kayboluşların
küflü bir sesim sadece
ardında yüzünün hep arkasında
göğsüme dağılmayan kahvenin tonunda
aksak ritminde harflerin
düğümlü içim

bira şişesinde kağıt
söylüyor
bul beni !
kaybolduğun puslu sokakta
söz birikintilerine basmadan geçiyor
sonunu izlemeden bitiyor filmim
filmim,
artık gösterilmiyor

Adonis,
ölümlüler güzeli, hep küçülüyor söylemelerim
dillerim esir, niyetlerim tutuk
uzağım, pek uzak
kış bastırdı şimdi
o yeşilin altına indin,
aldın yazı da

Palyaço Kokusu

hey
hişt Adam!

– 1 –

dinle,
ben kendimi seslendiriyorum
sen
palyaçoyu seslendir
sakın bana ölü palyaçolar konuşamaz deme
zaten bunu sen de bilmiyorsun

kokuyu duydun mu?
palyaço cesetleri,
kuru
portakal kabuğu gibi kokar
üzerine zaman çentilmiş
kırmızı burun değil;
kırmızı lastik top durur yanında
zaman serilir kutuda
uçsuz bucaksız bekler zaman

hişt Adam!

-2-

dinle,
küçük kızlar ceylanları sever
gözlerinde ırmaklar akan ve bal parlağı kahveleri
gergin alnı
müstehcen şakağı
sokak lambasında aydınlanan üzüm karası saçları
omuza düşer
yüze düşer
küçük kızın içine düşer

hey Adam!

– 3 –

dinle,
küçük kızlar kadın olur
palyaçolar ölür
portakal kokusu kalır küçük kızların elinde
kokular unutturmaz
kokular döner gelir kalabalık
dönüşür dünler
dirilir palyaçolar

hey
hişt Adam!

– 4 –

dinle,
ben kendimi seslendiriyorum
sen
palyaçoyu seslendir
sakın bana ölü palyaçolar konuşamaz deme
bunu sen de bilmiyorsun

bir ceylan
bir ay altında su içiyor hala
hala yanına yanaşılmıyor o bal parlağının
ve öfkeyi aşıyor içinden geçen gün batımı sarısı

konuş!
söyle!

Uçsuz bucaksız bekleyen zamandan
tebessümlü hatırlayışlardan

kıpırdasın yapraklar
avuçlarıma eğilsin ceylan
soluk alsın eski eski
portakal kokulu ellerimi suya daldırıyorum…

İyinin ve Kötünün Ötesinde

İyinin ve kötünün ardında olma durumu, iyinin ve kötünün yokluğuna işaret etmez. İyinin ve kötünün ötesinde olma durumu, bir şeyin iyi ve kötü kavramları ile değerlendirilemeyeceğine işaret eder, kısaca iyinin ve kötünün ötesinde olan ne varsa onu “iyi” veya “kötü” sıfatlarıyla değerlendirmek mümkün olmayacaktır.

Bu durum, iyinin ve kötünün ötesinde olan şeyin iyi veya kötü parçaları olmayacağını da işaret etmez, iyi ve kötünün ötesindedir ve iyi de kötü de onun parçalarıdır yani iyi de değildir kötü de ama bunları kendi içinde birleştirmiş, kötüyü de iyiyi de kendi parçası haline getirip kabullenmiştir, Lao Tzu Tao için “Taoyu açıklayabiliyorsanız o Tao olmaktan çıkar.” der, ki iyinin ve kötünün ötesinde olma durumu da bunu getirir, iyinin ve kötünün ötesinde olan şey iyi ve kötü ile tanımlanmaya çalışılıp kalıplara hapsedilirse olageldiği bütünlüklü yapıdan koparılıp, bir parçası alınacak ve onun da kendisinin bütünü olduğu iddia edilecektir. İyinin ve kötünün ötesinde olan ideal olan değildir, idealize edilecek herhangi bir şey yoktur, tam ya da mükemmel değildir tersine eksiktir, kötü bir yanı vardır, lâkin eksikliği ve mükemmel olamayışı onu tam, ideal olandan daha çekici kılar, mükemmel olanın monotonluğuna başkaldırmış ve eksik olan riskliliğine ve öğreticiliğine sahip olmuştur.

Bütün hisler arasında bu mertebeye ulaşabilecek tek his aşktır. İki cins arasındaki cinsel ilişkiyi kastetmiyorum, herhangi iki insan arasındaki yoğun duygulu ilişkiden bahsediyorum, ancak iyinin ve kötünün ötesinde olabilen his budur. Karşıdaki kişide iyinin ve kötünün olduğunu bilerek, bu hissin bize iyi ve kötüyü yaşatacağını bilerek hissederiz, onun içindeki iyiyi ya da kötüyü severek değil, onu iyi ve kötü severek değil, yalnızca severek ve yalnızca var olduğu için severek, reflektif bir şekilde kendimize dönen bir şekilde severiz, sonsuzca.

Ölümsüz olan budur, hiçbir sesin yok olamayacağını bilerek, hiçbir düşünceyi üretmek için kullandığımız elektrik akımlarının yok olmayıp sadece dönüşeceğini bilerek, eğer bu kadar kozmik bir şekilde baksaydık olaya, hislerimize, iyi ve kötü özelliklerden uzaklaşarak daha fazla yönelirdik sanırım, zira zamanın düz bir çember olduğunu düşündüğümüzde ve yok olan hiçbir şey olmadığında, sırf bu zamanın bu parçasında birine karşı sonsuz bir şeyler hissetme şansımızın olduğunu görüp ve bu hislerin parçalarının da sonsuza dek kozmik boşlukta salınacağını bilerek hissetsek, daha fazla sever, daha az planlardık sanırım.

İdealizasyon, bütün kötülüklerin anasıdır ve en ani şekillerde yok eder hisleri, oysa iyinin ve kötünün ötesinde konumlanır ve konumlandırırsak, ne idealize eder, ne de pişmanlığa uğrarız. Kierkegaard, yap ya da yapma pişman olacaksın diyor, ben ise bir şeyin sonucunun etkisi olacağını ama bunun iyi veya kötü değil, olması gibi gerektiği olacağını düşünüyorum, yap, pişman olmayacaksın, yapma yine pişman olmayacaksın.

Aşk Hakkında Kısa Bir Yazı

Boş ve dolu süt şişeleri, dökülmüş süt, kanla boyanmış süt. Süt, kar, beyaz, ilk aşkın, saf aşkın masumiyetini, Tomek’in masumiyetini çağrıştırmak istiyor Kieslowski, Magda’ya gelince boşalan süt şişeleri Tomek tarafından dolduruluyor. Magda’dan boş süt şişesini Tomek saklayıp, ona dolu süt şişesini verirken, Magda bir başka boş süt şişesini veriyor Tomek’e.

Tomek’in röntgenciliği klasik bir röntgencilik değil, o Magda’nın mahrem olmayan parçalarını görmek istediği için gözetlemiyor, o Magda’nın yaralarını görmek istiyor, duygularındaki masumiyeti Magda’nın varlığıyla birleştirmek istiyor. Zira aşk bir yara sarma işidir, yaraları olmayanın aşık olabildiği görülmemiştir.

Film boyunca yağan kar, sürekli geçen beyazlar içindeki adam, hepsi Tomek’in duygularının masumiyetini, saflığını temsil ediyor. Magda bu masum duyguları anlayabilecek durumda değil, o da aşkın cinsel birleşmeye kılıf bulmak için uydurulmuş bir şey olduğunu düşünüyor, belki de düşünmesi için nedenler var, Tomek’e soruyor, “Ne istiyorsun benden? Beni öpmek mi, benimle sevişmek mi, benimle gezmek mi?” Tomek hiçbirini istemiyor, şok edici bu. Saf aşkın, nesnesinden hiçbir şey talep etmediği, saf olmayan hiçbir şey talep etmediği acaba lügâtından çıkalı ne kadar oluyor Magda’nın?

Tomek’in, Magda’ya dokunduğunda boşalması ve kadının bunu Tomek’in bu anı göreceği “yücelikle” görmeyip de “İşte aşk bu, git duş al.” gibi bir tepki vermesi aslında, bir kez o saflığı kaybettiğinde insanın, bir daha o saflıkla dünyaya bakmasının ne kadar zor olduğunu gösteriyor. Tomek’in dürbününün burada saf perspektifin nesneleşmiş hali olduğunu görüyorum ben. Magda’nın da o dürbünden baktığında olayları Tomek’in saf perspektifinden görebildiğini düşünüyorum. Kahve isteğini kabul ettiğinde Magda, Tomek’in yüzüne buz parçaları bastırması suratından taşan ısı için, çektiği acıyı unutmak için omzuna ütü bastıran adamı anımsatıyor bana. İki kişi farklı şeyleri unutmayı deniyor oysa, biri acıyı ötekisi ise tutkunun iç yakan, yapış yapış talepkârlığını.

Tomek, Magda’nın onu reddettiği, onu önemsiz gördüğü için intihar etmiyor, zihninde oluşturduğu masum imgenin, o ağlayan kadının, olanca saflığıyla dökülmüş sütle oynayıp gözyaşları döken kadının, aslında sandığı kişi olmadığı için zihninde yalnız kaldığından, zihninde aslında boşu boşuna bir şeyler yarattığından intihar ediyor, saf olan su, kanla karışıyor.

Kieslowski’nin kader takıntısı Maria Magdalena ile de görülebilir. Burada bir Mecdelli Meryem ve Nasıralı İsa alegorisi de görüyorum. Tomek’in saflığı ve Meryem’in günahkârlığı, saf olamayacağını düşünmesi, oysa İsa’nın onu eski saflığına kavuşturması, filmin dinsel alegorik tabanını oluşturuyor bence.

Sonuçta, saf aşk bir kez kaybedildiğinde bulunması zor olsa da, eğer istenirse, imkânsız değil. Kader hakkında hâlâ umudu olanlara, kader hakkında, kaderle, kader için masum bir film, Aşk Hakkında Kısa Bir Film.