Menü Kapat

Etiket: aşk (sayfa 1 / 3)

Adonis

koparken durduğun yeşil geçitte
yüzün asılı saçlarından sonra
anlamlanamaz hiçbir kare öyle
hiçbir kare saatleri silmez zamandan
ölümlülerin en güzeli bir tel kumral
en yüklüsü iki göz

dönüyoruz başa  dönemiyoruz başa…
anda takılı bir an
gelip oturduğumu hatırla yanına
beklediğimi
sessizliği

sessizliğin ellerimde beklediğini
suslu, kırık gidişlerin
duman duman kayboluşların
küflü bir sesim sadece
ardında yüzünün hep arkasında
göğsüme dağılmayan kahvenin tonunda
aksak ritminde harflerin
düğümlü içim

bira şişesinde kağıt
söylüyor
bul beni !
kaybolduğun puslu sokakta
söz birikintilerine basmadan geçiyor
sonunu izlemeden bitiyor filmim
filmim,
artık gösterilmiyor

Adonis,
ölümlüler güzeli, hep küçülüyor söylemelerim
dillerim esir, niyetlerim tutuk
uzağım, pek uzak
kış bastırdı şimdi
o yeşilin altına indin,
aldın yazı da

Palyaço Kokusu

hey
hişt Adam!

– 1 –

dinle,
ben kendimi seslendiriyorum
sen
palyaçoyu seslendir
sakın bana ölü palyaçolar konuşamaz deme
zaten bunu sen de bilmiyorsun

kokuyu duydun mu?
palyaço cesetleri,
kuru
portakal kabuğu gibi kokar
üzerine zaman çentilmiş
kırmızı burun değil;
kırmızı lastik top durur yanında
zaman serilir kutuda
uçsuz bucaksız bekler zaman

hişt Adam!

-2-

dinle,
küçük kızlar ceylanları sever
gözlerinde ırmaklar akan ve bal parlağı kahveleri
gergin alnı
müstehcen şakağı
sokak lambasında aydınlanan üzüm karası saçları
omuza düşer
yüze düşer
küçük kızın içine düşer

hey Adam!

– 3 –

dinle,
küçük kızlar kadın olur
palyaçolar ölür
portakal kokusu kalır küçük kızların elinde
kokular unutturmaz
kokular döner gelir kalabalık
dönüşür dünler
dirilir palyaçolar

hey
hişt Adam!

– 4 –

dinle,
ben kendimi seslendiriyorum
sen
palyaçoyu seslendir
sakın bana ölü palyaçolar konuşamaz deme
bunu sen de bilmiyorsun

bir ceylan
bir ay altında su içiyor hala
hala yanına yanaşılmıyor o bal parlağının
ve öfkeyi aşıyor içinden geçen gün batımı sarısı

konuş!
söyle!

Uçsuz bucaksız bekleyen zamandan
tebessümlü hatırlayışlardan

kıpırdasın yapraklar
avuçlarıma eğilsin ceylan
soluk alsın eski eski
portakal kokulu ellerimi suya daldırıyorum…

İyinin ve Kötünün Ötesinde

İyinin ve kötünün ardında olma durumu, iyinin ve kötünün yokluğuna işaret etmez. İyinin ve kötünün ötesinde olma durumu, bir şeyin iyi ve kötü kavramları ile değerlendirilemeyeceğine işaret eder, kısaca iyinin ve kötünün ötesinde olan ne varsa onu “iyi” veya “kötü” sıfatlarıyla değerlendirmek mümkün olmayacaktır.

Bu durum, iyinin ve kötünün ötesinde olan şeyin iyi veya kötü parçaları olmayacağını da işaret etmez, iyi ve kötünün ötesindedir ve iyi de kötü de onun parçalarıdır yani iyi de değildir kötü de ama bunları kendi içinde birleştirmiş, kötüyü de iyiyi de kendi parçası haline getirip kabullenmiştir, Lao Tzu Tao için “Taoyu açıklayabiliyorsanız o Tao olmaktan çıkar.” der, ki iyinin ve kötünün ötesinde olma durumu da bunu getirir, iyinin ve kötünün ötesinde olan şey iyi ve kötü ile tanımlanmaya çalışılıp kalıplara hapsedilirse olageldiği bütünlüklü yapıdan koparılıp, bir parçası alınacak ve onun da kendisinin bütünü olduğu iddia edilecektir. İyinin ve kötünün ötesinde olan ideal olan değildir, idealize edilecek herhangi bir şey yoktur, tam ya da mükemmel değildir tersine eksiktir, kötü bir yanı vardır, lâkin eksikliği ve mükemmel olamayışı onu tam, ideal olandan daha çekici kılar, mükemmel olanın monotonluğuna başkaldırmış ve eksik olan riskliliğine ve öğreticiliğine sahip olmuştur.

Bütün hisler arasında bu mertebeye ulaşabilecek tek his aşktır. İki cins arasındaki cinsel ilişkiyi kastetmiyorum, herhangi iki insan arasındaki yoğun duygulu ilişkiden bahsediyorum, ancak iyinin ve kötünün ötesinde olabilen his budur. Karşıdaki kişide iyinin ve kötünün olduğunu bilerek, bu hissin bize iyi ve kötüyü yaşatacağını bilerek hissederiz, onun içindeki iyiyi ya da kötüyü severek değil, onu iyi ve kötü severek değil, yalnızca severek ve yalnızca var olduğu için severek, reflektif bir şekilde kendimize dönen bir şekilde severiz, sonsuzca.

Ölümsüz olan budur, hiçbir sesin yok olamayacağını bilerek, hiçbir düşünceyi üretmek için kullandığımız elektrik akımlarının yok olmayıp sadece dönüşeceğini bilerek, eğer bu kadar kozmik bir şekilde baksaydık olaya, hislerimize, iyi ve kötü özelliklerden uzaklaşarak daha fazla yönelirdik sanırım, zira zamanın düz bir çember olduğunu düşündüğümüzde ve yok olan hiçbir şey olmadığında, sırf bu zamanın bu parçasında birine karşı sonsuz bir şeyler hissetme şansımızın olduğunu görüp ve bu hislerin parçalarının da sonsuza dek kozmik boşlukta salınacağını bilerek hissetsek, daha fazla sever, daha az planlardık sanırım.

İdealizasyon, bütün kötülüklerin anasıdır ve en ani şekillerde yok eder hisleri, oysa iyinin ve kötünün ötesinde konumlanır ve konumlandırırsak, ne idealize eder, ne de pişmanlığa uğrarız. Kierkegaard, yap ya da yapma pişman olacaksın diyor, ben ise bir şeyin sonucunun etkisi olacağını ama bunun iyi veya kötü değil, olması gibi gerektiği olacağını düşünüyorum, yap, pişman olmayacaksın, yapma yine pişman olmayacaksın.

Aşk Hakkında Kısa Bir Yazı

Boş ve dolu süt şişeleri, dökülmüş süt, kanla boyanmış süt. Süt, kar, beyaz, ilk aşkın, saf aşkın masumiyetini, Tomek’in masumiyetini çağrıştırmak istiyor Kieslowski, Magda’ya gelince boşalan süt şişeleri Tomek tarafından dolduruluyor. Magda’dan boş süt şişesini Tomek saklayıp, ona dolu süt şişesini verirken, Magda bir başka boş süt şişesini veriyor Tomek’e.

Tomek’in röntgenciliği klasik bir röntgencilik değil, o Magda’nın mahrem olmayan parçalarını görmek istediği için gözetlemiyor, o Magda’nın yaralarını görmek istiyor, duygularındaki masumiyeti Magda’nın varlığıyla birleştirmek istiyor. Zira aşk bir yara sarma işidir, yaraları olmayanın aşık olabildiği görülmemiştir.

Film boyunca yağan kar, sürekli geçen beyazlar içindeki adam, hepsi Tomek’in duygularının masumiyetini, saflığını temsil ediyor. Magda bu masum duyguları anlayabilecek durumda değil, o da aşkın cinsel birleşmeye kılıf bulmak için uydurulmuş bir şey olduğunu düşünüyor, belki de düşünmesi için nedenler var, Tomek’e soruyor, “Ne istiyorsun benden? Beni öpmek mi, benimle sevişmek mi, benimle gezmek mi?” Tomek hiçbirini istemiyor, şok edici bu. Saf aşkın, nesnesinden hiçbir şey talep etmediği, saf olmayan hiçbir şey talep etmediği acaba lügâtından çıkalı ne kadar oluyor Magda’nın?

Tomek’in, Magda’ya dokunduğunda boşalması ve kadının bunu Tomek’in bu anı göreceği “yücelikle” görmeyip de “İşte aşk bu, git duş al.” gibi bir tepki vermesi aslında, bir kez o saflığı kaybettiğinde insanın, bir daha o saflıkla dünyaya bakmasının ne kadar zor olduğunu gösteriyor. Tomek’in dürbününün burada saf perspektifin nesneleşmiş hali olduğunu görüyorum ben. Magda’nın da o dürbünden baktığında olayları Tomek’in saf perspektifinden görebildiğini düşünüyorum. Kahve isteğini kabul ettiğinde Magda, Tomek’in yüzüne buz parçaları bastırması suratından taşan ısı için, çektiği acıyı unutmak için omzuna ütü bastıran adamı anımsatıyor bana. İki kişi farklı şeyleri unutmayı deniyor oysa, biri acıyı ötekisi ise tutkunun iç yakan, yapış yapış talepkârlığını.

Tomek, Magda’nın onu reddettiği, onu önemsiz gördüğü için intihar etmiyor, zihninde oluşturduğu masum imgenin, o ağlayan kadının, olanca saflığıyla dökülmüş sütle oynayıp gözyaşları döken kadının, aslında sandığı kişi olmadığı için zihninde yalnız kaldığından, zihninde aslında boşu boşuna bir şeyler yarattığından intihar ediyor, saf olan su, kanla karışıyor.

Kieslowski’nin kader takıntısı Maria Magdalena ile de görülebilir. Burada bir Mecdelli Meryem ve Nasıralı İsa alegorisi de görüyorum. Tomek’in saflığı ve Meryem’in günahkârlığı, saf olamayacağını düşünmesi, oysa İsa’nın onu eski saflığına kavuşturması, filmin dinsel alegorik tabanını oluşturuyor bence.

Sonuçta, saf aşk bir kez kaybedildiğinde bulunması zor olsa da, eğer istenirse, imkânsız değil. Kader hakkında hâlâ umudu olanlara, kader hakkında, kaderle, kader için masum bir film, Aşk Hakkında Kısa Bir Film.

Yanılsama

Yanılsama hayatımın her yanında bir ayna görevi görerek bağışladığım tüm anlamların bana geri dönmesine neden oldu. Herhangi bir anlam yükleme denemesinin anlamın kendi içinde hiçlenmesi ile boşa düşmem beraberinde geldi.

Aşkın bu yazılarımın belli dönemlerinde farklı farklı tanımını yaptım, uzun zamandır üstünde kendimle mütabık kalıp kullandığımız tek bir tanımı var:
Karşıdakini kendi eksikleriyle bir mükemmel biçiminde sevmek.

Aşk ile sevginin farkı da burada ortaya çıkar, sevgi bir nesnenin bir özelliğinin eksikliğinden kaynaklanmaz, sevgi eksiklikle değil var olan bir niteliğin diğer tüm niteliklerden daha belirgin olması ile sağlanır, aşk ise tüm niteliklerle bir şeyi mükemmel olarak kabul etmekle.

İşte yanılsama, tam da bu kabullenilen eksiklerin göze çarpmaya başlaması ile, nedensiz tutkuya nedenler aramaya başlanıp onun kendinden başka dayanağının olmadığının anlaşılması ile devreye girer.

Bu idealize etme ediminin bitişi, onun dayanaksız kalıp anlamsızlaşması yanılsamanın anlaşılması ile başlar.

Yanılsamanın anlandığı evreka anı, karşımızdakini bizi sevme biçimi ile kabul edememeye başladığımız andır, oysa herhangi bir şeye duyulan aşk, karşımızdakinin bizi sevme şeklini kabullenince başlar.

Hayatta hiçbir şeyin bize herhangi bir şey bağışlama gibi bir derdi olmadığından ne aşkın karşılıklı olması gibi bir zorunluluk, ne kahvenin ille de köpüklü olması bir gereklilik ne kedinizin sizi severken az önce yaladığı kukusunu yalarken kullandığı dili ile sizi yalamaması gibi bir borcu yoktur. Aşk karşılıksız oldu diye aşk olmaktan çıkmayacağı gibi yanılsamanın aşk tek taraflı oldu diye hemen bizi kurtaracağı da tutmaz.

Aşkı kendinde ve kendi için bir sevgi -yani tanrı gibi özü ve varoluşu birbirini öncellemeyen bir kavram olarak düşünüyorum. Sadece romantik anlamda ele alınmasına da başkaldırıyorum.

sözcükler bizi kör eder

Birbirimizi anlayamayacağız korkusuyla, sözcükleri gereğinden çok fazla kullanıyoruz. Konuşmamanın, iletişim kurmayı reddetme anlamına çekilmesinden, kabalık olarak görülmesinden korkuyoruz. Ayrıca, çok fazla konuşuyoruz. Sessizlik bizi ürkütüyor. Sessizliği denetleyemiyoruz. Oysa sessizlikte, sezinlediğimiz ama tanımadığımız dürtülerin, özgürlüğün ve gelişigüzelliğin son noktası saklıdır. Sözcükleri kullanmakla, sessiz dünyaya kendi düzenimizi zorla kabul ettirmiş oluruz. Kendimizi güvende hissederiz. Sözcük kullanmamız, etrafı izleme, bilinmeyeni sorgulama, sözlü tanıma haritası olmayan şeyleri sözcüklerle kodlama eğilimimizden doğan bir gücün işaretidir. Sözcükleri kullanmakla, çevremizdeki şeylere sahip oluruz. Sahip olunca da kendimizi güçlü, her şeyi denetleyen bir konumda hissederiz. Aymazlığımızın doruğu da budur işte. Başını kuma gömen devekuşundan farksız bir durum. Birer ikame olan sözcükler, kendimizi yaşama bırakmaktan alıkoyar, deneyimlerimizin önüne geçer. Sözcükler bizi kör eder. Tüm duygularımızı ve düşüncelerimizi birer sözcüğün içine sıkıştırma yolundaki baskın faaliyet, duyularımız aracılığıyla ulaşacağımız kavrayışı engeller, önünü keser. Böylece duyular, sözcüklere bir yardımcı olarak kullanılır yalnızca. Yalnızca sözcüğün anlamını zenginleştirmek için kullanırız onları. Buna karşılık, sözcüklerin, duyuların toplam deneyimini zenginleştirmek için kullanıldığı pek nadirdir. Konuşma diline öyle alışmışız ki, arabayı atın önüne koşuyoruz. Yapay kategoriler, yaşam deneyimlerinin yerini almış durumda. Tüm duyularımızın toplamından da yoğun kavramlar, her nasılsa, sözcüklere teslim ediliyor. Türümüzün en karmaşık ve en zengin deneyimlerinden biri olan aşkta örneğin, “seni seviyorum” sözcükleri, bakıştan, temastan, kokudan ve aşkı ifade eden çeşitli seslerden çok daha büyük önem kazanmıştır. Duyularımızın ortak yaşanmışlığı aracılığıyla aşkı paylaşmaktansa, ona sözcüklerle sahip çıkmaya çalışıyoruz. Her aşk farklı olduğuna göre (farklı kokular, farklı dokunma biçimleri, farklı psikolojik roller), her aşkta, paylaşılan sözcükler de farklı olur, diye düşünüyor insan. Ama, hayır! Kalıp sözcükler, yaşadıklarımızdan daha önemli. Ve “seni seviyorum” tümcesindeki totaliter sahiplenme, tüm aşk deneyimlerini standartlaştırıyor. Aşkı nicelleştiriyor. Bu tümceyi, aşkı aritmetiğe dökmek için kullanıyoruz: “Ben, üç kere âşık oldum.”

Aşkın söz aracılığıyla sahiplenilmesi ve nicelleştirilmesi, aşkın çok renkli ve çok dilli olduğu yaşanmışlığına aykırıdır; onun insandan insana ve deneyimden deneyime değiştiği gerçeğine ters düşer.

Sözcükler, aşkı, birbirini dışlayan kategorilere sokar zorla. “Kimi seviyorsun, onu mu, yoksa beni mi?” gibi bir tümceyle, bir aşk durumunun ille de doğrulanması, sınıflandırılması gerektiği için ne çok insan acı çeker, çıldırır, intihar eder ya da başkalarına acı çektirir. Mutlaka birinden biri olmalıdır çünkü. Biri varsa, diğeri olamaz. Sırf, söz paradigmasının tutsağı olduğumuz için. Aşkın karşılığı olarak sekiz, on, on beş sözcük olsaydı keşke. Daha az kıskanıp daha az sahiplensek, standartlaştırmanın kısırlaştırıcı baskısına yüz çevirip, benzersizliğe daha çok değer verseydik. Dikey hiyerarşiyi boşlasaydık. Peki, ya aşkın karşılığı olan hiçbir sözcük olmasaydı? O zaman aşk olmayacak mıydı yani? Aşk duyulmayacak mıydı o zaman? Aşk, sözden önce de vardı.

gündüz vassaf / sözcük mahpusları / cehenneme övgü

etilen sosyete . 2003 - 2019 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.