Etiket: art

Simulart

Simülart. Nedir simülart? 21. Yüzyılın en entelektüel sanat akımlarından biri mi?  Filmcilerin, yazarların, ressamların, şairlerin kendilerinden bir şeyler bulabilecekleri bir düşünce biçimi mi? Yoksa “kimsenin anlamayacağı” o dahiyene anarşist tutumlardan biri mi? Hayır, hiçbiri değil ve hiçbir anlam ifade etmiyor. Üstüne söylenebilecek birkaç cümle elbetteki var, ki bu cümlelerinde onunla bir bağlantısı yok. simülart, bu cümleler için sadece bir aracı, bir parantez açma şansı.

Herkesin bir şey ve bir şeyci olduğu devasa bir sıfatlar aleminde yaşıyoruz. Adlar ve onları yücelten sıfatlar. X avangard bir sinemacı. Y Dadaist bir şair. Z sürrealist bir ressam. Ardı arkası gelmeyen, gördükleri her zeminde mantar gibi türeyen sıfatlar. Varlıkları, az da olsa bir şeyler üretmek isteyen herkesi zehirlemeye devam ediyor. Sıfatlar, o sıfatlara sahip olmak isteyenler için birer rekabet aracına dönüşüyor. Kaçmaya çalışanlar için ise nihai son zamanla sevecekleri ve ona dönüşüp üretimlerinin içini boşaltacakları bir takım yaftalar. “evet, sen deepspace tarzında çalıyorsun”, “senin eserlerin videoart’ı temsil ediyor” , “ şiirin futurist bir yapıya sahip” vs vd.  İzm’ler, Ci’ler… peki bu neyi doğuruyor? Sıfatını alan, oradan yürümeye devam ediyor. Özünde yapmak istediği, aslında yaptığı ya da yapacağı şeyden farkında olmadan kopuyor. Çünkü o artık bir “şey”. Onun bir kategorisi var. O, onlardan biri ve yalnız hissetmesine gerek yok. O şekilde kabul gördüyse, o şekilde olmasında bir sorun yok. şiiri, müziği, sineması zamanla sıfatına hizmet edecek mertebeye yükselebilir. Sıfatlar alemi için bir sanatçı daha!

Üzerimizdeki geçmişin sanat sıfatı cesetlerini atmak, kokuşmuşluğun arasından dışarı bakabilmek için bir şans olabilir bu. Geçmişi öğrenebiliriz, geçmişte yapılanları sevebilir, onlardan beslenebiliriz; ama bu onların bizim yolumuzu içi boşaltılmış bir kabulleniş ile değiştirebileceği anlamına gelmez. Gelmemesi gerekir, çünkü etrafta açık bir şekilde görülen kanser, insanların bir “şeyi” , o şeyin sürecini yaşamadan  satın almasından doğan içi boşluk durumudur. “beat kuşağı” olmak, sürecini yaşamadan kolay bir şekilde, materyalist olmak, punk olmak, hippi olmak?! Fantazmagorya maskesini biraz daha havada tutmak için, kolayca satın alınabilen sanat akımları ve ideolojiler.

Süregelen durum bu iken, simülart’ın aracı olabileceği tek şey, üreten için bir nefes deliği açmaktır. Süreci mümkün olduğunca sağlıklı bir şekilde yaşayabilmek için bir seçenek olarak kullanılabilir. Ona ait bir parantez, hiçbir anlam ifade etmeyen, hiçbir kalıpsal karşılığı olmayan, üretileni hiçbir zoraki rotaya sokmayan bir boşluk yaratma şansı olabilir.

Yaratın. Çağımızın alameti bu. Kişinin yeteneklerinden bir eser yaratın. Ayaklarımıza bağlı betonların iplerini çözün, kokuşmuş sahtekarlıkları bir kenara itin. Tüm bunları yaparken simülart’ı bir kalkan olarak kullanın. Olası bir simülasyonun içinde savrulup giden simülark hayatlarımızdan çıkacak her türlü eser (bu; yemek, resim, oymacılık, şiir, müzik, intihar vs her şey olabilir) simulartın bedenlerinden fazlası olamayacaktır zaten.

Simülart yerine istediğiniz kelimeyi koyabilirsiniz. Onun içini, istediğiniz kelimelerle anlamlandırabilirsiniz. Bu nedenledir ki simülart, her zihnin içinde kendine özgü şekiller bulup, değişimini sürekli kılacaktır. Onun ritmi ve akışı bu döngüselliktir.

Simülart’ın bir manifestosu yok. Bir duruşu yok. söylemek istediğini, üreten kişi “ürünü”yle söylecektir zaten. Simülart bir sıfatı temsil etmiyor, öyle yada böyle değil. Ocu, bucu, şucu değil. Müzisyen gitarını eline aldığında, ne yapıyorsa, hangi notalara basıyorsa, o ‘an’ için o dur. Kamera kaydetmeye başladığında, vizörün gördüğü şey, kurgudaki çıkışa kadar kendi sürecini yaşayacaktır ve bu sürece “avangart olmak” – “olabilmek” müdahale etmeyecektir.

Simülark, sadece bir şeydir. Hiçbir anlama gelmemesini umduğumuz, üretme yolunda ki kozmik bir parçayı temsil eden bireysel hedeflerimize yönelik kıvılcımı koruyacak, zihnimizi bulandırmayan bir şey. Peşine daha fazla kelime takarak, onu yavaşlatamayız.

WikiArt

projenin amacı dünya mirası olan sanat eserlerine herkesin, her yerden erişebilmesini sağlamak. kar amacı gütmüyorlar. an itibariyle 2500 sanatçının 150.000’den fazla eserine 7 ayrı dilden ulaşılabiliyor. türkçe tahmin edebileceğiniz gibi bu diller arasında yok. sergilenen bu eserlerin büyük bir kısmı toplumun erişimine açık değil. sitenin erişilebilirliği, arama güzelliği ve yüksek çözünürlükte görselleri indirme şansı tanıması sık kullanılanlarda yer edinmesini sağlıyor. sizin de ekleyeceğinizi biliyoruz. afiyet olsun.

WikiArt

“Karşı-Sanat”ın Genç Bir Adam Olarak Portresi

I.

Karşı-sanat, ilk olarak Marcel Duchamp tarafından değil, duvarda asılı ya da çizili olan imgeye bakarken, onun neden ya da ne olduğunu anlayıp da nasıl olup da bu kadar pahabiçilemez bir nesne statüsüne yükseldiğini anlamayan herhangi biri tarafından keşfedilmiş olmalıdır.

II.

Karşı-sanat, sanata karşı değildir; olsa olsa, onu, koleksiyoner ve uzmanlar ordusunun gönderdiği sürgün diyarından geri çağırarak yeniden ele geçirmeye çalışan sanatçının bulduğu yeni biçimler topluluğu olarak tanımlanabilir.

III.

Karşı-sanat, “sanat” adına rağmen yaptığı işi ve kendini yeniden tanımlamanın peşinde olan sanatçının bir yan ürünüdür.

IV.

Karşı-sanat, sanatçıdır.

V.

Şayet, bir “karşı-sanat”tan söz edeceksek/ söz etmek zorundaysak, önce “karşı-sanatçı”yı tanımlamak zorunludur.

VI.

Bir “şey”in “karşı”sı, nasıl ki o şeyin içinden geçmek zorundaysa, -varlığının yegâne koşulu olmasa bile- tanımın kendi üzerine dönüşlülüğü gereği böyle olmak zorundaysa, karşı-sanatçı da önce sanatçıyı aşmak zorundadır. Aşılamamış sanatçı, karşı-sanat yerine “kitsch”i getirir.

VII.

Karşı-sanatçı, sanatçı olmadan önce ve olduktan sonra kuramcı olmalıdır. Arada, yalnızca kısa bir süreliğine, sezginin sınırları içine hapsedilmenin ne berbat bir şey olduğunu anlaması için, sanatçı olarak kalmasına izin verilebilir.

VIII.

Modernizm karşı-sanat değildir. Bununla birlikte, en azından 1863’deki Salon des Refusés’den (Reddedilenler Salonu) beri, karşı-sanat fikrinin kendisini modernizmden kesin çizgilerle ayırt etmek de olanaklı değildir. Onlar hiç istenmedikleri gibi birbirlerini de hiç istememiş olan, ama tek bir yüreğe sahip zavallı siyam ikizleridir.

IX.

Gustave Moreau adlı karanlık ruhlu adam, 1905 yılında, Matisse, Derain ve Vlaminck’i Salon d’Automne’u (Sonbahar Salonu) kuşatıp Donatello’ya karşı vahşi bir suikast planıyla görevlendirdiği için karşı-sanat, modernizmdir.

X.

Dada, karşı-sanatın salonlardan sokağa çıkma halidir.

XI.

Karşı-sanat, sanatta “ne” sorusu yerine “nasıl” sorusunu yeniden getirir.

XII.

Olanaklı bir karşı-sanat biçimi düşünülebilse bile, bu türden bir sanatın ruhu -bedenini henüz terk etmiş İsa gibi- her türlü biçimden iğrenecektir.

XIII.

Biçimin manipüle ettiği sanata karşı Picasso’nun başarısı, biçimi biçim yoluyla manipüle etmeyi, böylelikle Romantizmin Klasisizme karşı başlattığı kavgayı yeni bir aşamaya taşımayı becermiş olmasından gelir. Biçimin biçim tarafından manipüle edilmesi ve bu yolla kavrama dönüştürülmesi, sanata, biçime karşı yeniden söz alma şansı tanımıştır. Bu yüzden Picasso biçim-kesen olarak ilk karşı-sanatçıdır.

XIV.

Karşı-sanat, sanat adına, karşı-sanatı da karşısına almayı becerebiliyorsa, ancak, avangard olabilir.

XV.

Hiçbir sanat yoktur ki, içinde karşı-sanat fikrini barındırmıyor olsun. Sanat, Kant’ın söylediği gibi, kuramsal akılla kılgısal akıl arasında bir ara bölge, bir oyun alanı, bir özgürlük olanağı ise kendi kavramına karşı da çalışmalıdır. Bu onu zorunlu olarak karşı-sanat yapar. Ancak, burada, sanat piyasası üzerine konuştuğumuzu unutmamak gerekir.

XVI.

Duchamp, yalnızca bir fikirdir; Kant’ın Vasari’nin elinden kurtarmaya çalıştığı “sanat” fikridir. Belki şöyle söylemek daha yerindedir: Estetikçiyle sanat tarihçisi arasındaki kavgayı oyun oynayarak yeniden kurgulayan ve intikamını böylece alan bir satranç ustası.

XVII.

Karşı-sanat, yüksek-sanata karşı “sanat”ı yükseltmeyi amaçlamaktan başka ne isteyebilir ki?

XVIII.

Karşı-sanatın en büyük dilemması, olası tüm karşı-sanat biçimlerinin bizzat onun çeşitli türden uygulayıcıları tarafından tüketilerek sanatlaştırılmış olmasından gelir.

XIX.

Karşı-sanat üzerine herhangi bir uslamlama zinciri bizi, zorunlu olarak, Andy Warhol’u olumlamaya çıkarır.

XX.

Karşı-sanat, sanatın aksine birikimsel değildir; yığınsaldır. Üst üste, yan yana ve peş peşe, gelişigüzel atılmış kumaşlar gibidir. Kırkyama misali, sonradan ve zorlama dikişlerle birbirine tutturulmuş atık kumaşlardan değil, konfeti içinde bir araya gelmiş harcıâlem renklerden oluşur.

XXI.

Yirminci yüzyıla adını biz verdik, hatta bütün yüzyılların adını bu çağda ve biz verdik. Bu yüzden sanatlar, hiç de gerekli olmadığı halde, zorlama bir hiyerarşi içinde bir araya geldiler. Daha da kötüsü, sanatçıların kendilerine verilen adları/ kimlikleri gün geçtikçe daha çok benimsemiş olmasıdır. Olasılıkla, bir daha böyle bir şansımız olmayacak.

XXII.

Modern sanat, çağdaş sanat ya da güncel sanat yoktur; sadece sanat vardır ve o adlandırılmaya gerek duymaz. Sanatı adlandıranlar sanatçılar değildir ve böyle olduğu için adlandırma girişimi etiketlemenin ötesine geçmez. “Dil”, burada yine iktidar kurucu işlevini üstlenir. Karşı-sanat, dil sökme sanatı olarak da kimliklenebilir.

XXIII.

Sanat tarihinde 1960’lar için, akımların bir kavşakta el ele tutuşarak, Matisse tarafından çok önceden organize edilmiş halaya katılmalarıdır, denebilir. Ne var ki, bu, aynı zamanda halayın bertaraf olma anıdır da. Sanatçılar bir daha asla el ele tutuşmazlar. Buna rağmen, zaman zaman birinin çok uzaktan öbürüne seslendiği belli belirsiz işitilir.

XXIV.

Beuys’a bir kimlik seçebileceğini söylemiş olsalardı; o cinsiyeti olmayan bir travesti olurdu ya da şarkı söyleyen bir dilsiz.

XXV.

Karşı-sanat hiçbir şey değilse, bir sesler ormanıdır; Baudelaire’in yıllar önce fısıltısını duyduğu orman…

XXVI.

Deleuze’ü rahat bıraksalardı, sadece ıslık çalardı ya da ümitsizce kitaplarını Kant’ın yazmış olmasını dilerdi. Korkarım ki, bu, yine de, ondan alıntı yapma hastalığımızı gidermeye yetmezdi. Kendimize bir addan adlandırmalar beğenme alışkanlığımız baskın gelirdi.

XXVII.

Karşı-sanat “gündelik”in içinde, ama güncel değildir. “Gündelik” olanı tarihsel bir “an”mışçasına kabul eder; açıkça söylemese bile davranışları bunun böyle olduğunun altını her daim kalın kalın çizer. Buna karşın, “contemporary” içeriğiyle anlatılmaya çalışılan “güncel sanat”, karşı-sanattan beslenmektedir. Akrabalık ilişkileri hâlâ bir şeyleri anlatmaya kadirse; “güncel sanat” için, karşı-sanatla siyam ikizi olan modernizmin, en azından, üvey çocuğudur, demek kimse için garip kaçmayacaktır.

XXVIII.

Damien Hirst has returned to painting… (14 Oct. 2009 – BBC NEWS)

XXIX.

Karşı-sanatçının yapıtı olarak karşı-sanat, bir an için gerçeğe dönüşmüş “common sense” (ortak duyum) olarak düşünülebilir. Sezgiye hak ettiği yeri verelim; ama başta değil, ancak sona ulaştığımızda. O da, “bir an” için olduğunu unutmadan.

XXX.

Eğer ki, dil -kaçınılmaz olarak- bir iktidar üretme mekanizmasıysa; (Karşı)sanata (karşı)konuşmak gerekir.

(Artist Actual, 42, Temmuz-Ağustos 2011’de yayımlanmıştır.)

mustafa balbay tutuklandı

balbay’ı tutuklamışlar, telefonunu dinlemişler. ART’de ankara rüzgarı denilen programda çölaşanla bunları konuşuyorlar. konuşulanların hepsi aklımda değil. ama genel olarak birkaç tavır aklıma takıldı.

birincisi; balbay darbe girişimi şüphesiyle sorgulanıyor. emekli generallerle, bitakım yazar çizer üniversite hocası takımıyla yaptığı konuşmaları darbecilikle suçlamışlar. böyle bir sorgulamadan bekleneceği gibi savcının soruları oldukça abukmuş. fakat esas abuk olan çölaşan’la balbay’ın süper birşey bulmuş gibi sürekli “sanki biz emekli generallerle üniverste hocalarıyla darbe yapacakmışız, hahhay, üniverste hocası, gazete yazarı darbe mi yaparmış ki!!!” diye sözde savcının tutarsızlığını, soruşturmanın anlamsızlığını ortaya döküp dalga geçiyorlardı. darbeyi general tek başına mı yapıyor? gazetede her gün “ordu izin vermez” “ordu olaya el koyar” bilmemne demek darbeye çağrı olmuyor mu? üniverste hocaları darbeyi destekleyen bir kitle oluşmasını sağlayamazlar mı? emekli generaller, emekli oldukları anda emekli olmamış generallere bütün ilişkilerini kesiyorlar mı? sözleri geçmiyor mu?

darbe üçbeş generalin kaprisiyle yapılmaz. ortamı hazırlamak da, orduyu darbe yapmaya teşvik etmek de bu entel kuntelin elindedir. tayyip’e “ordu hazır işte, ırağa girme kararını niye hemen almıyosunuz?” diye bağrınmak da darbeyi çağırmaktır. aba altından sopa göstermektir, babam seni döverciliktir.

ikincisi; çölaşanla telefon konuşmaları dinlenmiş. bunlar da o sırada “bu haftaki programda şu dinlenme işlerinin üzerine iyice gidelim” demişler. savcı “ne yani bi sorun mu varmış bizim dinlemelerimizde?” demiş. balbay da diyor ki: “yok savcı bey, sizinkiler yasal dinleme.. yani yasal değil de.. ee gerekli tabii..” kıvıra kıvıra düğüm oldu. savcının karşısında yerlere kadar eğiliyor ama evinden geceyarısı alındığı için, arada da giderken polise espri yaptığı için kahraman oldu. bazılarının dinlenmesi onun için sorun değil. hatta kendi dinlenmesi bile… bir yandan da demokratik, ama sadece demokratik yol arıyormuş.

Bu ikilinin en çok tekrarladığı nakarat “muhalefet yok.” Türkiye’nin en çok tanınan gazetecileri muhalefet yokluğundan şikayet ediyor. üniversitede bizim bölüm başkanı da “eğitim kötü” diyip dururdu. Bölüm başkanlarının eğitimde etkileri yok… Gazetecilerin muhalefette etkisi yok… birileri bişeyler yapmalı. ama kim? İlkokul çocukları eğitimi düzeltsinler, iktidar partisi de muhalefet yapsın! Nasıl?