Menü Kapat

Etiket: ankara (sayfa 1 / 4)

Tomas

Bunu sarılmak say,
Tomas ne düşünür
bilmiyorum
gerçi kimki -ki Tomas?
Tokat doğumludur
belki tavanları alçak bir meyhanede,
emekleyerek garsonluk yapıyordur
12000 mg tabakları on eliyle taşıyordur.
kolları yanmıştır belki,
beline kadar kütüphanedir.
üçbeş gram kitapları tozunu alıyordur,
on burnuyla kokluyordur.
Tomas ispanya hayal eder,
o sırada seni dinlemiyordur.
saçları sana oksijen sağlıyordur.
ne bileyim.

Ben de diyorum kim çaldı dünyadaki bütün kelimeleri.
Sen alıp saklamışsın oraya buraya,
yeni görüyorum.
“de te fabula narratur” işte.
Bilecikte alelacele iniyor
bir sigara çekiyorum.
bir yılmaz erdoğan şiirinin
üstüne yatmış gibi hissediyorum.

Tallinn iki ‘L’ ile yazilir.

Tallinn iki ‘L’ ile yazilir.

Tallinn iki ‘L’ ile yazilir.

“Yağmurların hepsi klişe”
sayfaları atlasam ne değişir?
bir sayfa
bir mahsun kırmızıgül,
hepsini koy.

bilmem bir adam
hem aglıyor,
bağıra çağıra sövüyor,
hem seviyordur
AYNI ZAMANDA.

hem de ANKARA
bu kadar kafaya takılacak bir yer mi?

ah!

Şimdi Tomas anlamaz bu işlerden
kendi yarattığı sorumluluklarda
kendini öldürmüştür.
Uzanıyordur aynı zamanda,
şöyle rahatça. Koltuk.
Nerminle İlkerin ellerinden öpüyordur.
(hırsımızı yanlış yönlendirdiler, biz uzayın sonsuz olmadığını düşündük,
ama üretim sonsuzdu. -bu kısım fransızca olacak.-)
İçini döktüğüne göre,
işte şimdi anlat onlara
gerçekleri.
Toplama bir hikaye,
aynı ANKARA’yı andırır.
Tomas iyi bir dinleyici miki?
Olsun.

Anlat onlara.

Anlat onlara.

Anlat onlara.

DAK – Ferrokrom

DAK, uzun adıyla Deri Altı Kanalları, 90’lı yıllarda ve 2000’lerin başlarında faaliyet göstermiş Ankaralı bir deneysel müzik grubu. Grubun yaptığı kayıtlar o dönemlerde demo cd’lerini ve kasetlerini edinen dinleyiciler dışında pek bir kimse tarafından duyulmamış olsa da, hem müzikal hem de tarihsel olarak hususiyet arz ettiğinden müzikseverlere ve arşivcilere tekrar servis edilmeleri zorunlu hale gelmişti. “Ferrokrom” isimli toplama bu ihtiyacı karşılamak için hazırlandı.

Deri Altı Kanalları’nın hikayesi şöyle: Grup 90’lı yılların başlarında kuruluyor. Kurulduktan kısa süre sonra makara çalarlara kafayı takan grup, uzun yıllar hiç müzik yapmadan sadece bu makineleri kurcaladıkları bir döneme giriyor. Bu dönemde bit pazarından topladıkları makaralara radyodan müzik kaydetme denemeleri de yapan grubun TRT 3’ten kaydettikleri ve tarzlarını etkileyen müziklere örnek olarak Bauhaus, Einstürzende Neubauten, Stockhausen, Can, Kraftwerk, Kafkas ağıtları, The Fall, Joy Division, Velvet Underground, The Stooges ve David Bowie sayılabilir. 1999 yılının kış mevsiminde, ev ortamında yoğun bir doğaçlama kayıt seansına girişiyorlar. Dört tanesi mikser ve eko yapıcı işlevi görecek şekilde, biri de kayıt aleti olarak beş adet makara çalar kullanarak yüzden fazla şarkı kaydediyorlar. Bu seanslarda ortaya çıkan materyalin bir kısmı demo cd’lerde toplanıp az miktarda çoğaltılırken, bir kısmı ise halen grup elemanlarınca bile açılıp dinlenmemiş makaralarda muhafaza edilmiş vaziyette. Çoğunluğu doğaçlama olarak kaydedilen şarkıların tınıları farklı makara çalarların özelliklerinden, ham ve minimalist niteliği de yine kısmen bu hantal kayıt teknolojisinin getirdiği sınırlılıklardan kaynaklanıyor. Bu şarkılardan birkaç tanesi daha sonra vokalli olarak tekrar kaydediliyor ve kısa filmlerde kullanılıyor.

Ankara’da herhangi bir deneysel müzik ortamının olmadığı bir dönemde bu tarz çalışmalar ortaya koyan, müzik müessesesinin tanımlanmış sınırları içinde de hareket etmek istemeyen DAK, aktif olduğu dönemde sadece bir konser veriyor ve grup elemanları daha sonra farklı müzikal projelere yöneliyorlar.

Önünüzdeki ekranda gördüğünüz bu toplama albüm 1999-2002 döneminden örnekler içermektedir. Grup elemanları Ceyhun Dora ve Alper Tunga Demirel’in katkılarıyla Işık Sarıhan tarafından derlenmiş ve 2016 yılında Inverted Spectrum Records tarafından dijital ortamda yayınlanmıştır. Yayınlanmasındaki amaç, bu müziğin ulaşması gereken insanlara ulaşmasına, ve bir çok yönüyle nevi şahsına münhasır olan bu yapıtların geleceğe aktarılabilmesine bir nebze olsun katkıda bulunmaktır.

DAK:
Oral Közleme: Piano, Farfisa organ, Casio mini organ, mandolin, flute.
Alper Tunga Demirel: Electric and acoustic bass, percussion
Erdal Közleme: († 2014) Ney, percussion
Ceyhun Dora: Guitar, vocals

Cover image: Işık Sarıhan
Recorded by DAK, 1999-2002 – Ankara.
Compiled by Işık Sarıhan, 2016.

[The music produced by DAK is collected in albums by Ceyhun Dora; Tontana (1993), Bıkmaz Usanmazlar (1993), İzzi Mizzi (1999), Zerzemel (1999), Dolama (1999), Başkaca (1999), Herkes Dışarı (1999), Zaala (2000), İkili (2000), Şeybey (2000), Dak akoustik (1992-02.) ]

DAK contact:
ceyhunk at mynet dot com
alpertungademirel at gmail dot com

Mathilda… Boğuluyorum

Güldünya diyorsunuz ya hani, zor dünya diyorum ve hiç açmayan çiçeklere şarkılar söylüyorum. Yalnızlık bir avuç tutunamayan, biz kalanların hüznünü ise anlatsam olmuyor, yazsam kelimeler düşman. Kafam desen zaten anlamıyor oyuncuları ve dublörleri. Öyleyse uçuyoruz bu gece, selam olsun tüm kara kuvvetlerine.

Bir akşamüstü çalıyor telefonum, ülkenin tam da kalbinde patlama oluyor, öldürüyorlar bizi. Merak etme iyiyim diyor. İyi misin gerçekten? İyi olmayınız, iyi olmak üstün başın ev haliyken birden gelen kalp krizine yakalanmaktır, ayağında ev terlikleri, halı varken terliğe gerek var gibi, yıllarca giyilen. Üşütmek sanki ayaktan olur gibi, halbuki aklımı üşüttüm ben. La loba, kalbim acıyor, kemikler topluyorum meydanlardan can bulup yeşersin diye. Halbuki birer birer ve kendi halimizde ölmeyi hak ediyorduk biz.

‘Burası bizim değil, bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi.’ Tezer Özlü yazar, biz yaşadıkça hatırlarız. Ölümlere alışmayın.

Gayri Resmi Musiki

Geçtiğimiz aylarda albümlerini internetten ilk dinlediğimde beni oldukça etkilemişti Kifayetsiz Muhterisler. Ankara 100. Yıl’da bir gece oturup kolektif ve keyfi bi’ çalışmaya soyunmuşlar ve 4 parçalık “Anlatacaklarımız Vardı” adlı mini albüm çıkmış ortaya. Albümdeki parçalarda gitarlar, doğu-batı-kuzey-güney demeden dolaşıyor  her yeri. Albüme hakim genel bir hava söz konusu diyebilir miyiz emin değilim ancak albümdeki gitarlar ve dijital sesler arasında son derece büyük bir zıtlık var. Gitarlar gayet yeryüzüne ait- kimi zaman Erkan Oğur’u da çağrıştırmadı değil bana- ancak dijital seslerin(monotron), gitarlara zıt bi yol izlemesi benim gözümde albümün en güzel ve en deneysel yanı. Biri dünyada dolaştırırken diğeri dünya dışında gezintiye çıkarıyor, bu şekilde ikisinin arasında bir konumda dinlettiriyor kendini albüm.Şarkılar genelde pek birbirinden ayırt edilebilir değil, tek oturuşta kayıt tuşuna basılıp çalınmış. Albümdeki şarkı sıralaması şu şekilde:

  • Kuzey Kore’de Hayat
  • Rosetta
  • Istırap
  • Final

ankara anarşist kadın inisiyatifi manifestosu

Ankara anarşist kadın inisiyatifi her türlü otoriteyi ve iktidarı reddeder.

Özsavunmayı ve özörgütlülüğü yöntem olarak benimser.

Ataerkiye karşı yapılan, şiddet içeren ya da içermeyen tüm eylemlerin vicdanen meşru olduğunu kabul eder.

Bedensel bütünlüğümüzü ve yaşam alanlarımızı tehdit eden bütün unsurlara karşı antifaşist mücadeleyi esas alır.

Tek tipleştirip, bizi bize yabancılaştırdığınız düzeninize karşı isyanımız var. Kaldırımlarda toplanıp, beton dökülmüş zihinlerinizi ve siz efendilerin huzurunu bozmaya geliyoruz. Biz oyundan dışlanmış çocuklar! Oyunu bozmaya, oyununuzu karartmaya geldik.

Ordularınıza, bayraklarınıza, silahlarınıza ve ardına saklandığınız üniformalarınıza karşı küçük bir çocuğun sapanı olduk. Mülklerinizi ve yozlaşmış ahlak inancınızı yıkacağız! Hiçbir kadınsal deneyimin erk hegemonyasına ait olmadığının bilincindeyız. Kadınlığını tanımlayan herkesin ağacıyız. Sizin hayatınızı çeşitlendiren “renkler” değil, hayatın ta kendisiyiz. Ne doğduğumuz bedene sıkışıp kalacağız, ne de sizin gri yaşamınızı giyineceğiz. Görmek istemeyeceğiniz her yerde lgbtiq’ler olarak sesimiz her zaman kulaklarınızı tırmalayacak. Süslü vaatleriniz ve sahte sözleriniz sizin olsun. Sesinizi kısacak, tanımları yeniden yapacağız. Her zaman, her yerde, müdahale gerektirecek bir olayda şiddete başvurmaktan kaçınmayacağız. Kahkahalarımız erk zihniyetlerinize bir yumruk kadar yakın olacaktır. Ödünüzü tutun, patlatacağız!

Üzerinde yaşadığımız bu yerküre ve yaşamlarımız, sisteminizin çarkını döndürecek birer “kaynak” değildir. Her gün daha fazla tüketen, kendi kabuğuna çekilmiş, suya sabuna dokunmayan yalnız insanlar olmayacağız. Mezbahaneler, sirkler, çiftlikler birer işkencehaneyken topyekün bir özgürleşme mümkün değildir. Sömürünün makyajı olan; renkli reklam panolarınızda dönen afili sözleriniz, tecavüzcü zihniyetiniz, türcülük ve cinsiyetçilikle bezenmiş söylemleriniz, yaşamlarımıza karşı birer saldırıdır. Köklerimizi aldığımız toprağın her zerresine bastınız. Yüzsüzlüğünüz hükmünüze kılıf değildir. Ne kadar basarsanız o kadar oradayız. Rahat olmayın rahat uyumayın!

Biz dayanışmayla kavgamızı büyütürken, bu yeryüzünde hiçbir sınır göremiyoruz. Bir botta karşı kıyıya geçmenin hayali, yaşamı devam ettirmenin tek koşuluyken, çadır kentlerde gelecek belirsizken, buraların yerlisi olmayı kabul etmiyoruz. Buralarda ve oralarda göçmeniz, mülteciyiz, her ülkenin yabancısıyız. Pazarlarda satılan ezidi kadınlar gibi bıçağımız koynumuzda, öfkemiz kınında bileniyoruz.

Devletler eliyle çizilmiş sınırların mücadelemizde ve vicdanımızda hiçbir hükmü yoktur. Hayalini kurduğumuz özgür bir yaşamın şu anda bambaşka yerlerde filizlendiğini görüyoruz. Dünyanın herhangi bir yerinde, tam da şimdi kürdistan’da olduğu gibi yaşamları için direnenlerin, devletin mutlak otoritesine karşı başka bir yaşamın mümkün olduğunu gösterenlerin mücadelesini yükseltmek sorumluluğumuzdur. Demokrasi adı altında bize yutturmaya çalıştırdığınız zırvalıkları değil, özyönetimi mücadelemizin temel bir unsuru olarak görüyoruz. Sözümüz ve kavgamız devletlerin katliamcı yüzlerinin teşhiridir.

Size bir taş sözümüz var:

Bizler ruhları unutkanlaşmamış olanlar,

Yer ve gök arasında yaşamı kuranlar,

Kavgayı büyütmeye ve her türlü tahakkümü yıkmaya kararlıyız.

Sözümüz avcunuzdaki yumruğumuz sayılsın.

Kursağımızdaki hiçbir düğüm içeride kalmayacak!

Öfkemiz sözümüze tanıktır.

Ne babamız devlet, ne anamız toprak

Soyadımız yok adımız isyan!

pazar ayinleri – 2. mektup

EVE DÖNMEK ÜZERİNE

Eve dönmek. Tedavinin, cezanın ya da nasıl isimlendiriyorsanız onun uzunluğuna göre şekillenen bir çember çizdikten sonra, ellerin ceplerinde terminale inmek. Valizinde cesedin, kafanda ışıl ışıl motivasyon cümlelerin, yoksunluktan ufalanan kemiklerinin üzerinde dolanan buzdan parmaklar olduğu halde, karşılayanın olmadan. Bir yerlere varmışsın gibi hissetmeden eve dönmek. İlk defa yaşıyorsanız fena his değildir aslında. Fazla dramatize etmemeyi başarır, siz yoldayken bir şeylerin ister istemez değişeceğini, bazı dostların öleceğini, bazılarının delireceğini, bazılarının da bıraktığınız taburelerin üzerinde bıraktığınızdan daha bitik vaziyette, ama kesinlikle bıraktığınız taburelerin üzerinde,  neyi beklediklerini bile unutmuş vaziyette beklemeye devam ettiklerini aklınızda tutar, her boku anmaz, her köşe başında durup hülyaya dalmaz, olur olmaz mekanlarda karşılaştığınız alakalı alakasız her tipin eline yapışmazsanız.  Tadında bırakırsanız yani, fazla sulandırmamayı başarırsanız eğer, fena his değildir.

Bir de şaşırmamak gerekir tamam mı? Nihayetinde siz çekip gittiniz diye çürümeye ara verecek değildi şehir. Trafik lambaları yanmaya devam etti. Orospular bacaklarını ayırmaya devam etti. Torbacılar tek kullanımlık mucizeler pazarlamaya, babalar işe gidip gelmeye, anneler ise gün ortası miskinliğinin tüm ihtişamıyla çöreklendiği serin, sessiz, nefessiz oturma odalarında hatimler indirmeye. Tekrarlıyorum. Şaşırmamak gerekir tamam mı? Şehir hep aynı şehirdir zira. Sizin de o uzun istirahat esnasında pek değiştiğiniz söylenemez ayrıca. İnsanlar da şehirler gibidir çünkü. Bir kere inşa edildikten sonra sonsuza dek var olmaya devam ederler. Terk edilirler, yaralanırlar, genişler, aydınlanır, kararırlar ama hep orada dururlar. Oldukları gibi. Tüm çirkinlikleri ve cazibeleriyle.  En fazla toprak serilir üzerlerine. Ama değişmezler.  Var oluş, sonsuza dek çürümekle yazgılanmayı  getirir beraberinde zira.

O yüzden girizgahı fazla uzatmadan akıntıya karışmakta fayda vardır. Ben öyle yaptım mesela.  Bundan önceki  seferlerde yani. Terminale indiğim günle beraber becerebildiğim kadar hızlıkeskinyüksek bir kırk sekiz saat tasarlayıp oynadım ve üzerimizden akıp giden tüm o pazartesilerden bir pazarteside, babamın banyosunda hem de, aynanın karşısına geçip yüzümü tıraş köpüğüne buladım. Temmuz ayındaydık.  Kontrole gitmek üzere evden çıktığım an dağılıverdi iki gündür gerçekliğin üzerini örten nostalji tülü. Temmuz güneşi tüm ibneliğiyle iğneliyordu ensemi. Ellerimin titremesi boğazımda yeni bir kesiğin belirmesine sebep olmuş, arkada bıraktığım hoş geldin partisinin yan etkisi midemden burun deliklerime gümbür gümbür ilerleyen alev topları ve adım attıkça kalın bağırsağımdan taaaa kuyruk sokumuma kadar uyuşmama yol açan amansız bir basur krizi olarak kendini göstermişti.

Ankara. Elinden geldiğince samimi karşılamıştı beni. Şimdi de geri alıyordu işte verdiklerini. İnleye inleye basamaklarını tırmandığım Balgat otobüsünde tüm sevimliliğimle hoş bulduk lan hoş bulduk diye homurdanıyordum. Yanımda oturan tip bir şimdiden buruşmuş takım elbiseme, bir gömleğimin yakasındaki kan lekesine, bir kıpır kıpır kıpırdayan parmaklarıma bakarken ben boğazımdaki yumruyu yutmaya çalışıyordum. Sabah sabah ihale olmak istemedim o yüzden pezevengin oğluna. Oturduğum yerde hafifçe kıpırdanıp usul usul yellenmekle yetindim küfür etmediğim zamanlarda. Kazanamayacağımı biliyordum çünkü. Ama insan fırsatını buldukça ufak tefek ibnelikler yaparak kendisini şımartmayı da bilmeli. Öyle değil mi?

Devam

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.