Etiket: andy warhol

“Karşı-Sanat”ın Genç Bir Adam Olarak Portresi

I.

Karşı-sanat, ilk olarak Marcel Duchamp tarafından değil, duvarda asılı ya da çizili olan imgeye bakarken, onun neden ya da ne olduğunu anlayıp da nasıl olup da bu kadar pahabiçilemez bir nesne statüsüne yükseldiğini anlamayan herhangi biri tarafından keşfedilmiş olmalıdır.

II.

Karşı-sanat, sanata karşı değildir; olsa olsa, onu, koleksiyoner ve uzmanlar ordusunun gönderdiği sürgün diyarından geri çağırarak yeniden ele geçirmeye çalışan sanatçının bulduğu yeni biçimler topluluğu olarak tanımlanabilir.

III.

Karşı-sanat, “sanat” adına rağmen yaptığı işi ve kendini yeniden tanımlamanın peşinde olan sanatçının bir yan ürünüdür.

IV.

Karşı-sanat, sanatçıdır.

V.

Şayet, bir “karşı-sanat”tan söz edeceksek/ söz etmek zorundaysak, önce “karşı-sanatçı”yı tanımlamak zorunludur.

VI.

Bir “şey”in “karşı”sı, nasıl ki o şeyin içinden geçmek zorundaysa, -varlığının yegâne koşulu olmasa bile- tanımın kendi üzerine dönüşlülüğü gereği böyle olmak zorundaysa, karşı-sanatçı da önce sanatçıyı aşmak zorundadır. Aşılamamış sanatçı, karşı-sanat yerine “kitsch”i getirir.

VII.

Karşı-sanatçı, sanatçı olmadan önce ve olduktan sonra kuramcı olmalıdır. Arada, yalnızca kısa bir süreliğine, sezginin sınırları içine hapsedilmenin ne berbat bir şey olduğunu anlaması için, sanatçı olarak kalmasına izin verilebilir.

VIII.

Modernizm karşı-sanat değildir. Bununla birlikte, en azından 1863’deki Salon des Refusés’den (Reddedilenler Salonu) beri, karşı-sanat fikrinin kendisini modernizmden kesin çizgilerle ayırt etmek de olanaklı değildir. Onlar hiç istenmedikleri gibi birbirlerini de hiç istememiş olan, ama tek bir yüreğe sahip zavallı siyam ikizleridir.

IX.

Gustave Moreau adlı karanlık ruhlu adam, 1905 yılında, Matisse, Derain ve Vlaminck’i Salon d’Automne’u (Sonbahar Salonu) kuşatıp Donatello’ya karşı vahşi bir suikast planıyla görevlendirdiği için karşı-sanat, modernizmdir.

X.

Dada, karşı-sanatın salonlardan sokağa çıkma halidir.

XI.

Karşı-sanat, sanatta “ne” sorusu yerine “nasıl” sorusunu yeniden getirir.

XII.

Olanaklı bir karşı-sanat biçimi düşünülebilse bile, bu türden bir sanatın ruhu -bedenini henüz terk etmiş İsa gibi- her türlü biçimden iğrenecektir.

XIII.

Biçimin manipüle ettiği sanata karşı Picasso’nun başarısı, biçimi biçim yoluyla manipüle etmeyi, böylelikle Romantizmin Klasisizme karşı başlattığı kavgayı yeni bir aşamaya taşımayı becermiş olmasından gelir. Biçimin biçim tarafından manipüle edilmesi ve bu yolla kavrama dönüştürülmesi, sanata, biçime karşı yeniden söz alma şansı tanımıştır. Bu yüzden Picasso biçim-kesen olarak ilk karşı-sanatçıdır.

XIV.

Karşı-sanat, sanat adına, karşı-sanatı da karşısına almayı becerebiliyorsa, ancak, avangard olabilir.

XV.

Hiçbir sanat yoktur ki, içinde karşı-sanat fikrini barındırmıyor olsun. Sanat, Kant’ın söylediği gibi, kuramsal akılla kılgısal akıl arasında bir ara bölge, bir oyun alanı, bir özgürlük olanağı ise kendi kavramına karşı da çalışmalıdır. Bu onu zorunlu olarak karşı-sanat yapar. Ancak, burada, sanat piyasası üzerine konuştuğumuzu unutmamak gerekir.

XVI.

Duchamp, yalnızca bir fikirdir; Kant’ın Vasari’nin elinden kurtarmaya çalıştığı “sanat” fikridir. Belki şöyle söylemek daha yerindedir: Estetikçiyle sanat tarihçisi arasındaki kavgayı oyun oynayarak yeniden kurgulayan ve intikamını böylece alan bir satranç ustası.

XVII.

Karşı-sanat, yüksek-sanata karşı “sanat”ı yükseltmeyi amaçlamaktan başka ne isteyebilir ki?

XVIII.

Karşı-sanatın en büyük dilemması, olası tüm karşı-sanat biçimlerinin bizzat onun çeşitli türden uygulayıcıları tarafından tüketilerek sanatlaştırılmış olmasından gelir.

XIX.

Karşı-sanat üzerine herhangi bir uslamlama zinciri bizi, zorunlu olarak, Andy Warhol’u olumlamaya çıkarır.

XX.

Karşı-sanat, sanatın aksine birikimsel değildir; yığınsaldır. Üst üste, yan yana ve peş peşe, gelişigüzel atılmış kumaşlar gibidir. Kırkyama misali, sonradan ve zorlama dikişlerle birbirine tutturulmuş atık kumaşlardan değil, konfeti içinde bir araya gelmiş harcıâlem renklerden oluşur.

XXI.

Yirminci yüzyıla adını biz verdik, hatta bütün yüzyılların adını bu çağda ve biz verdik. Bu yüzden sanatlar, hiç de gerekli olmadığı halde, zorlama bir hiyerarşi içinde bir araya geldiler. Daha da kötüsü, sanatçıların kendilerine verilen adları/ kimlikleri gün geçtikçe daha çok benimsemiş olmasıdır. Olasılıkla, bir daha böyle bir şansımız olmayacak.

XXII.

Modern sanat, çağdaş sanat ya da güncel sanat yoktur; sadece sanat vardır ve o adlandırılmaya gerek duymaz. Sanatı adlandıranlar sanatçılar değildir ve böyle olduğu için adlandırma girişimi etiketlemenin ötesine geçmez. “Dil”, burada yine iktidar kurucu işlevini üstlenir. Karşı-sanat, dil sökme sanatı olarak da kimliklenebilir.

XXIII.

Sanat tarihinde 1960’lar için, akımların bir kavşakta el ele tutuşarak, Matisse tarafından çok önceden organize edilmiş halaya katılmalarıdır, denebilir. Ne var ki, bu, aynı zamanda halayın bertaraf olma anıdır da. Sanatçılar bir daha asla el ele tutuşmazlar. Buna rağmen, zaman zaman birinin çok uzaktan öbürüne seslendiği belli belirsiz işitilir.

XXIV.

Beuys’a bir kimlik seçebileceğini söylemiş olsalardı; o cinsiyeti olmayan bir travesti olurdu ya da şarkı söyleyen bir dilsiz.

XXV.

Karşı-sanat hiçbir şey değilse, bir sesler ormanıdır; Baudelaire’in yıllar önce fısıltısını duyduğu orman…

XXVI.

Deleuze’ü rahat bıraksalardı, sadece ıslık çalardı ya da ümitsizce kitaplarını Kant’ın yazmış olmasını dilerdi. Korkarım ki, bu, yine de, ondan alıntı yapma hastalığımızı gidermeye yetmezdi. Kendimize bir addan adlandırmalar beğenme alışkanlığımız baskın gelirdi.

XXVII.

Karşı-sanat “gündelik”in içinde, ama güncel değildir. “Gündelik” olanı tarihsel bir “an”mışçasına kabul eder; açıkça söylemese bile davranışları bunun böyle olduğunun altını her daim kalın kalın çizer. Buna karşın, “contemporary” içeriğiyle anlatılmaya çalışılan “güncel sanat”, karşı-sanattan beslenmektedir. Akrabalık ilişkileri hâlâ bir şeyleri anlatmaya kadirse; “güncel sanat” için, karşı-sanatla siyam ikizi olan modernizmin, en azından, üvey çocuğudur, demek kimse için garip kaçmayacaktır.

XXVIII.

Damien Hirst has returned to painting… (14 Oct. 2009 – BBC NEWS)

XXIX.

Karşı-sanatçının yapıtı olarak karşı-sanat, bir an için gerçeğe dönüşmüş “common sense” (ortak duyum) olarak düşünülebilir. Sezgiye hak ettiği yeri verelim; ama başta değil, ancak sona ulaştığımızda. O da, “bir an” için olduğunu unutmadan.

XXX.

Eğer ki, dil -kaçınılmaz olarak- bir iktidar üretme mekanizmasıysa; (Karşı)sanata (karşı)konuşmak gerekir.

(Artist Actual, 42, Temmuz-Ağustos 2011’de yayımlanmıştır.)

Edouard Leve – Otoportre

…Okuduğum kitapları sayarken, hile yapıp bitmemiş kitapları da sayarım. Kaç kitap okuduğumu asla tam olarak bilmeyeceğim. Raymond Roussel, Charles Baudelaire, Marcel Proust, Alain Robbe-Grillet, Antonio Tabucchi, Andre Breton, Olivier Cadiot, Jorge Luis Borges, Andy Warhol, Gertrude Stein, Gherasim Luca, Georges Perec, Jacques Roubaud, Roberto Juarroz, Guy Debord, Fernardo Pessoa, Jack Kerouac, La Rochefoucauld, Baltasar Gracian, Roland Barthes, Walt Whitman, Nathalie Quintane, Kutsal Kitap, Bret Easton Ellis benim için önemlidir. Marcel Proust’u Kutsal Kitap’tan daha çok okudum. Nathalie Quintane’i Baltasar Gracian’a yeğlerim. Guy Debord benim için Roland Barthes kadar önemlidir. Roberto Juarroz beni Andy Warhol’dan daha az güldürür. Jack Kerouac bana Charles Baudelaire’den daha çok yaşama isteği verir…

Edouard Leve, 1 Ocak 1965’te doğdu, 15 Ekim 2007’de intihar etti. Otoportre’sini kesinlikle nefes almadan yazdığını biliyoruz, şahsen merak ettiğim ne kadar sürede yazdığı. O nefes almadan yazdığı için sizin de aynı şekilde okumanız gerekiyor ki bunu biz söylemesek de yapacaksınız zaten. İsterseniz kendinizi bulun, isterseniz neden intihar ettiğini anlamaya çalışın, isterseniz ilham alın, isterseniz çok sevin, isterseniz nefret edin ama bizce bu nev-i şahsına münhasır eseri muhakkak okuyun.

Otoportre
Edouard Leve
Çeviren: Orçun Türkay
Sel Yayıncılık
2015, 112 sayfa
ISBN: 978-975-570-721-1

dog juice #1

uzun zamandır fanzin tanıtımı yapmıyorduk. pek tabii etrafta fanzin diye nitelendirebileceğimiz çok fazla yeni ürün görmememizden. dog juice fanzin dünyasının sarı lacivertli temsilcisi dahkenin içinden çıkmış bir hamle. tasarımı zaten ilk bakışta bunu yansıtıyor (bilenler bilir). içerik olarak fanzin okuyucuları için tahrik edici içerik kullanmışlar. bence itiraf etsinler, boyalı basının daha çok satmak için meme kullanması gibi olmuş. iyi de olmuş. neler var içerik diye baktığında abel ferrara, lars von trier, thomas vinterberg, david lynch, lou reed, andy warhol, the kominas, gary snyder, irvine welsh, bad religion, alien kulture, emil michel cioran, romain gray, hakan günday, bryan roy turcotte, jim jarmusch, bertolt brect ve yeter lan daha ne olsun görüyorsun.

arasan bir çok yerde buluyorsun, hatta aramasan karşına bile çıkabiliyor. bence fırsatı kaçırma, al oku. nereden baksan gerçek fanzinlerin soyu tükenmek üzere. ileride satarsın.

nerelerde;

  • Kadıköy: Mephisto, 6:45 Dükkan, İkinci Yeni Cafe, Akademi Kitabevi, Fanzinlik, 26A Cafe
  • Taksim: Mephisto, 26A Cafe, Robinson Crusoe 389, DeForm Müzik, Kontra Plak, İnsan Kitap, Kırmızı Kedi, Gon, Aziz Kedi

valerie solanas . scum manifesto

andy warhol kişisini gönderdiği oyunu alamayınca 3 yerinden yaralayan biraz arızalı ablamız valerie solanas‘ın kanımca arıza kişilere özel feminizm manifestosu tadında bir eser. gerçi okuyucuyu ciddiye almaya iten bir yazılış tarzı yok ki politikadan ziyade sanat yapıtı olarak değerlendiriliyor ama anarşist yayınların en uzun süre ayakta kalanı olarak gösterilmekte. felsefe, din, büyük sanat ve kültür üzerine selamlarını söylemiş manifestoda. türkiye’de erkekleri doğrama cemiyeti manifestosu adıyla bulmak mümkün. manic street preachers ilk albümlerinde manifestoya gönderme yapmış diyerekten arkadaş sohbetlerinize katkıda bulunalım.

hasta, akıldışı erkekler… scum’ın onları hedeflediğini gördükleri zaman panik içinde büyük bubi tuzakları olan büyük anne’lerine yapışırlar ama bubiler onları scum’a karşı koruyamaz.