Menü Kapat

Etiket: anarşizm (sayfa 1 / 5)

Bu Bir Ağıt Değildir

Le Guin’in Mülksüzler’de göstermeye çalıştığı şey aslında bir ütopyanın, klasik anlamıyla mükemmel ama şimdiki zamandaki anlamıyla ya da onun için anlamıyla mükemmel olmadığıydı. Ütopyanın mükemmel olmayışı onu ütopya olmaktan çıkarmıyordu, bilakis ütopyanın mükemmel olmayışı onu daha inanılır kılıp daha arzu edilebilir hale getiriyordu. Anarres’te kurulan anarko komünist ütopya -aslında klasik anlamıyla ütopya olmaktan uzak olan ütopya, belki de realtopia* diyebiliriz buna- mükemmelden çok uzak ve belki de hiç mükemmel olamayacak ama bu eksik haliyle bile kendi kendine yetebiliyor.

Le Guin’in göstermeye çalıştığı başka bir şey ise yaşanılanın iyiliğini yani denizin sonsuz olmadığını ancak onun içine girerek görebilecek olmamız. Onun sonuna kadar yüzerek, ondan yara alarak, ellerimiz buruşarak görebildiğimizi gösteriyor. Shevek, Urras’a gitmeden önce, Anarres’in yalnızca eksiklerini görebiliyor, onu yalnızca eksikleriyle tanımlayabiliyordu ve Urras ise gizemli bir vaat edilmiş topraktı. Urras’ın gerçek yüzünü -yıkımı, açlığı, baskıyı- ancak onun içine girerek, onu sonuna kadar keşfederek anladığı ve aslında Anarres’i de tamamen anlayabilmesi için, onu zıttıyla da tamamlaması gerekecekti, Le Guin’den bekleneceği tarzda Taoist bir altmetin okunabilir buradan.

İnsanın güç isteğinin ve iktidarın, herhangi bir eşitsizliğe izin vermemesi için tasarlanan bir sistemde bile kendini evrimleştirerek, sistemin içinden çıkabileceğini gösterdi ayrıca, bu ona direnilemeyeceğini göstermiyordu ama, sadece onun hiçbir zaman yok olmayacağını gösteriyordu, sürekli iktidar yapısöküme uğratılacak ve sisteme içkin bir şekilde “doğal” olarak tekrar yapılanacaktı ama insanın yaşamı da sürekli kötünün yenilmesi, eksiğin tamamlanması, gecenin aydınlığa yerini bırakması ve tüm bunların tekrarından oluşuyordu.

Shevek’in üstünde çalıştığı fizik kuramı da adlandırılamıyor ve anlaşılamıyordu, anlaşıldığı anda elden kaçıyordu, tıpkı Tao’nun anlaşıldığı andan, adlandırıldığı andan elden çıkması gibi.

Hayatımda gördüğüm en güzel aşk ilişkisi de bu kitaptaydı -Mülksüzler- hiçbir anlaşma, hiçbir belirlilik olmadan, özgürce, sadakat sözü olmadan sadakatli, yer yurt yokken bile evi ruhunda taşıyan iki insan. “Ev, kalbin olduğu yerdir” sanırım bu aşk ilişkisi için söylenebilecek en önemli şey.

Ursula K. Le Guin demişti ki: “Kapitalizmde yaşıyoruz, o bize kaçınılamazmış gibi geliyor; Tıpkı kralların ilahi hakları gibi.”
O denizin sonunu göremeyenler için değil, onun sonuna dek yüzüp yeni bir ada keşfetmek isteyenler için yazıyordu.

Umarım Anarres’te yeniden doğarsın.

Sosyal Endikasyon

​Gülümse. Çizgiyi bozma. Mimiklerinin aslını kalbinde hissetmesen de olur. Sokaktaki çocuğa elma şekeri verdiğinde yüzündeki kir temizlenir mi sanıyordun? Peki bir kırmızı balonun mağrur hüznünü anlayabilir misin ruhunla? En iyisi hiç konuşma.

Bu konuşmanın felsefesi bir insanlık trajedisine dayanıyor. Maskeler…

Çocukken ufacık şeyler bile mutlu ederdi hepimizi. Gülmek çok kolaydı ve bir o kadar da güzeldi. Kimse sahtelikler peşinde koşmuyordu o zamanlar. Sonra birileri büyüdü. Büyüdü ve büyümeyenlere maskeleriyle oyunlar oynamaya başladı. İnandırıcıydı da her şey. Sonra elma şekerinin elması kurtlu çıktı, kırmızı balon patladı. Büyümeyenler, bu maskelerin etiyolojisini araştırmaya başladı. İnsan neden bu denli sahteydi? Ne diye yüze gülümseyip arkadan konuşmaya başlardı? Kütüphaneler tarandı, insanlığın hazin tarihinin eski cilt kitapları bulundu, arandı, tarandı. Cevap komikti. Sosyal endikasyon.

Mesela bir sevgililer gününü ele alalım. Zavallı zat, sevgilisini mutlu etmek için değil, hiç değil; sadece ve sadece toplum tarafından benimsenmek için hediye almak durumunda kalıyordu. Önemli olan, ‘nasılsın’ gibi ufak ama dünyalara değecek bir kelime değildi insanlar için. Önemli olan, bir şeyleri bir şekilde yapmış olmaktı. Gülümsemiş olmak, hediye almış olmak, sırtını sıvazlamış olmak… Tüm hareketler sıkıcı bir zorunluluk haliyle yapılıyordu. İçtenlik ve samimiyet, öğle namazını mütakip kılınan cenaze namazıyla ebedi istirahatgahına uğurlanmıştı. Artık bize de helvalarını yemek düşer, ne yapalım. Ölüyü diriltebilir mi insan? Bunun için uğraşıp didinmenin ne gibi bir anlamı olabilir?

Artık öyle bir yalanın ortasındayız ki, gerçekten yüz güldürmek için söylenen bir güzel söz beklemenin aşırı bir beklenti içinde olma, fazla derin düşünme ya da romantik hayallere dalma olarak nitelendirildiği bir hayatı yaşıyoruz. Yaşamak değil de bitkisel hayat daha doğru bir tanımlama olabilir. Sosyal endikasyonlar uğruna yaşıyor, yaşıyor ve hiç sorgulamıyoruz. Sorgulamıyor, düşünmüyor, durmadan konuşuyoruz. Boş boş konuşuyoruz, diğerlerini üzmek ve narsistik benliğimizi biraz daha doyurabilmek uğruna her şeyi yapıyoruz. İçimizden gelmeden yaptığımız tüm o konuşmaların ve davranışların ortasında, maskemizi takınıp sahte bir kahkaha patlatıyoruz. Sosyal endikasyonlara boyun eğip yaptıklarımızın cezasını büyümeyenlere çektiriyoruz, onları da kirletiyoruz, bütün güzellikleri yok etmeye çalışıyoruz. Yok edilenler yok etme arzusuyla yanıp tutuşmaya başlıyor. Yeni kurbanlar aranıyor. Kirlenenler kirletiyor ve bu döngü hızla devam ediyor. Ve insanlık her geçen gün biraz daha kirleniyor. En azından sussak… Konuşmasak ve döngüyü bir yerde kırsak. Sosyal endikasyonlara maruz bırakmasak bu saf kalpleri. Ya en başından kırmızı balon uzatmasak küçük bir çocuğa ya da hakiki bir balonun ömür boyunca patlamayışının sorumluluğunu üstlensek… Bir yüz güldürme eyleminin bu denli zor olabildiği, düşünülmesinin fazla incelik olarak nitelendirildiği bir dünyaya bir çöp de biz atmasak… Fena mı olur?

21. Yüzyıl İnsanlık Manifestosu – Waking Life

Belediye binasıyla, ölüm ve vergilerle savaşamazsın.
Politikadan ya da dinden bahsetme. Bu, güvenlik hattını ihlal eden düşman propagandasıyla eşdeğerdir.
“Yere yat asker! Yere yat, asker!” 20. yüzyıl boyunca hep bunu gördük. Şimdi 21.yüzyıldayız… ayağa kalkma ve kendimizi bu fare labirentine sıkıştırdığımızı anlama zamanıdır. İnsanlıktan çıkmaya boyun eğmemeliyiz.
Seni tanımam ama bu dünyada ne olduğuyla ilgileniyorum. Yapı ile ilgileniyorum. Denetleme sistemleriyle ilgileniyorum, hayatımı kontrol eden ve hep kontrol etmeye çalışacak olan…
Özgürlük istiyorum! Tek istediğim bu!
Senin de istemen gereken bu!
Her birimize ve hepimize bağlıdır koyuverip gitmek, alt etmek hırsı, nefreti, kıskançlığı ve tabii ki güvensizliği… Çünkü bu bizi acınası ve küçük hissettiren temel bir denetleme mekanizmasıdır, böylece bağımsızlığımızdan, özgürlüğümüzden yazgımızdan isteyerek vazgeçeriz. Kitlesel bir biçimde koşullandırıldığımızı anlamalıyız.
Meydan okumaya başla şu birleşik kölelik devletine!
21. yüzyıl yeni bir yüzyıl olacak, köleliğin yüzyılı olmayacak yalanların ve önemsizliğin, sınıf ayrımının, devletçiliğin ve diğer denetleme biçimlerinin yeni yüzyılı olmayacak. Saf ve doğru bir şey için ayağa kalkan insanlığın çağı olacak.
Liberal demokratla, tutucu cumhuriyetçi sadece çöp yığınıdır. Hepsi de seni denetlemek için. Bir paranın iki yüzü gibi… İki yönetici takımı denetim için çekişmekteler! Kölelik Anonim Şirketi’nin yönetim kadrosu için.
Gerçek oralarda bir yerde önünde duruyor ama yalanlar büfesinde sergiliyorlar onu! Bundan sıkıldım. Artık yemiyorum, Anladınız mı?
Direniş boşuna değil!
Kazanacağız!
İnsanlık yeterince iyi… Biz başarısızlar ordusu değiliz!
Ayağa kalkacağız ve insan olacağız!
Gerçek şeyler için, önemi olan şeyler için kendimizi ateşe atacağız: boyun eğmeyi reddeden yaratıcılık ve dinamik insan ruhu gibi şeyler için!
Tamam.
Bu kadar söyleyeceklerim!
Şimdi sıra sizde!

Alex Jones – Waking Life

Babil Düşüyor


Beyin ifrazatı niteliğindeki bu  yazıyı sizlere takdim etmekten gurur duymuyorum. Keşke böyle gelmeyip böyle gitmeseydi.


Her şey ticaretin konusu artık, ruhlar bile. Her şeyin bir pazarı var. Pazar her yerde. Batıda teknoloji, Uzakdoğuda emek, belirlenmiş coğrafyalarda silah, çoğu yerde de insan pazarı  heyhat! İnsan ama prototip, içi boş, salt maddi bir gerçeklik olarak. İnsan arketipi kavramsal düzlemde, kendini gerçekleyemez bir halde sıkıştı kaldı.

Kaçamıyorum bu  absürlük girdabından. Hayatın arkaplanındaki o kendine has kutsal tadı alamıyorum.

Gerçeklik modelleri algılandıkça ölüyor ne var ki eskisinden daha sağlam bir şekilde peydah oluyor yenisi. Kanserli bir hücre motivasyonuyla -artmak, daha da artmak- simüle edilmişler sanki.

Toplu zihin katliamları yapıldı/yapılıyor her gün, her saat, her dakika, her saniye. Zihnin nedensellik fonksiyonu iğdiş edildi/ediliyor, kendisiyle bile bağ kuramadan bir anda yoz bir hale gark oluyor. Kollektif bilincimizin (altı-üstü) her zerresiyle yeni sosyo-ekonomik denklemler kuruluyor, bozuluyor ve yine kuruluyor.

Acaba bu dahi toplum mühendisleri tarafından dizayn edilen, yatay eksene sıkışmış yeni insan -Frankestein-, tanrılarından ateşi çalabilecek mi daha önceden yaptığı gibi?

İmkansız. Zira ateş onlarda da yok. Onların ateş dedikleri, ateş taklidi yapan, hiç de yakmayan bir avunma nesnesinden başka bir şey değil.

Dostum,

Umut yok bu tanrılar kavgasında. Dolayıyısıyla karamsarlık da…

Zamanlar, mekanlar, sınıflar, dekorlar, görüntüler, sesler  varoluşa küfredercesine hep aynı dionizik örüntüyle deviniyor. Devindikçe çürüyor.

Babylon düşüyor.

proudhon’dan karl marx’a mektup

Aziz Dostum Bay Marx,

Amacını ve düzenleniş tarzını çok yararlı bulduğum yazışmalarınızda muhataplarınızdan biri olmayı memnuniyetle kabul ediyorum. Bununla birlikte, size ne sık sık ve ne de uzunca yazmayı taahhüt edemeyeceğim; tembel tabiatli bir kimse olmama eklenen her çeşitten uğraşılarım beni yazışma konusunda büyük gayretler göstermekten alıkoyan başlıca nedenlerdir. Ayrıca, mektubunuzun bazı noktalarına bakarak edindiğim kanaat dolayısıyla bazı ihtiyati kayıtlarda da bulunmak istiyorum.

İlkin, örgütlenme ve gerçekleştirme konusundaki fikirlerim şu anda hiç olmazsa ilkeler bakımından tamamen kararlaştırılmış durumda olmasına rağmen, eski ya da şüpheci tavrı daha bir zaman için muhafaza etmenin benim ve her sosyalistin ödevi olduğunu sanıyorum. Kısaca söylemek gerekirse, hemen hemen mutlak bir anti-dogmatizmi [din ve yetkelerce ileri sürülen ilke ve düşünceleri sorgulamaksızın kabullenmeye karşı çıkma] açıkça söylüyorum.

Toplumun kurallarını ve bu kuralların gerçekleşme biçimlerini, onları keşfetmemizi sağlayan gelişmeyi, isterseniz birlikte araştıralım. Ama, tanrı hakkı için, bütün apriori dogmatizmleri yok ettikten sonra, bu kez de biz kendimiz, halka kendi inançlarımızı kabul ettirmeye çalışmayalım; Katolik teolojiyi devirdikten hemen sonra, bir sürü afarozların (ing. excommunication) yardımıyla, bu kez de kendisi Protestan bir teoloji kurmaya koyulan yurttaşınız Martin Luther’in düşmüş olduğu çelişkiye düşmeyelim. Üç yüzyıldan beri Almanya Bay Luther’in süprüntülerini (ing. shoody work) temizlemekle meşgul; yeni süprüntülerle insan soyunun başına yeni bir iş icad etmeyelim. Bütün görüşleri gün ışığına çıkarmak yolundaki düşüncenizi, bütün kalbimle alkışlıyorum. Güzel ve dürüst bir polemik yapalım; bütün dünyaya, bilgili ve uzak görüşlü bir hoşgörülülük örneği verelim; kendimizi, bu din mantığın dini, aklın dini bile olsa yeni bir dinin havarileri olarak ortaya koymakla yeni bir hoşgörüsüzlüğün, tahammülsüzlüğün önderleri olarak ortaya atmayalım. Bütün itirazları hoş karşılayalım, teşvik edelim. Bütün tardları [dışlama, dışarda bırakma], bütün Mistisizmleri [doğaüstü güçlerin olduğuna ve bunlarla ilişki kurulabileceğine dayanan dinsel dünya görüşü] bozalım, silelim; bir soruna hiç bir zaman bitmiş, tükenmiş gözü ile bakmayalım. En son delilimizi de tükettikten sonra bile, eğer gerekiyorsa yeniden, belagat [etkili ve güzel sözler söylemek] ve mizahla başlayalım. Bu şartlar olursa topluluğunuza (ing. association) katılabilirim, yoksa hayır !

Mektubunuzdaki o “eylem sırasında” sözü için de bazı gözlemlerim var. Belki de siz hala, bir zamanlar adına devrim denilen ve aslında da bir sarsmadan [ing. coup de main, ani sarsma, ani darbe] başka bir şey olmayan şey var olmaksızın hala hiç bir şeyin mümkün olmadığı görüşündesiniz. Çok iyi anladığım, mazur gördüğüm, benim de bir zamanlar paylaşmış olduğum ve son incelemelerimin beni artık etkisinden kurtardığı bir görüş saydığım bu düşünceyi seve seve tartışmak isterim. Başarıya ulaşmak için buna ihtiyacımız olmadığı kanısındayım. Dolayısıyla da, devrimci eylemi toplumsal reform aracı olarak görmememiz gerekir; çünkü bu sözde araç, aslında yanlız kuvvete, keyfi davranışa bir çağrıdan, kısaca bir çelişmeden başka bir şey olmayacaktır. Sorunu kendi kendime şöyle ortaya koyuyorum: Bir ekonomik yolla toplumdan alınmış olan zenginlikleri başka bir ekonomik yolla yeniden topluma geri verme. Ya da başka bir deyişle, Politik İktisat aracılıyla, siz Alman Sosyalistlerinintopluluk [ing. community], benimse şimdilikhürriyet veya eşitlik demekle yetindiğim şeyi meydana getirecek bir biçimde, mülkiyet teorisini mülkiyete karşı döndürmek. Zira, bu sorunu kısa vadede çözümlemenin yolunu bildiğimi sanıyorum: Yani mülkiyeti mal, mülk sahiplerinin bir havarisi durumuna getirmek ve ona [mülkiyete] yeni bir güç kazandırmaktansa, için için yanarak yok olmak durumunda bırakmayı tercih ediyorum [orijinal çeviride son üç cümlede anlam bozuklukları vardı].

Şu sırada baskısının yarısı tamamlanmış olan son kitabımda bu konuda daha çok bilgi bulacaksınız.

İşte, sayın filozof dostum, şayet yanılmıyorsam ve ileride mukabele hakkım saklı kalmak üzere elinizin tedip [terbiye etme, haddini bildirme] darbesine maruz bulunmuyorsam, şimdilik o darbeye de memnuniyetle rıza göstererek, halen bu noktada bulunuyorum. Bu arada size Fransız işçi sınıfının durumu ve eğilimlerinin yönü konusundaki düşüncelerimi de söylemek isterim. Proleterlerimiz bilime öylesine susamış durumda ki önlerine yanlız kan içmekten başka bir şey çıkarılmayacak olursa bunu hiç hoş karşılamayacaklarını sanırım. Kısaca, tahrikçi olarak konuşmak bizim için kötü bir politika olacaktır. Sertlik gerekçeleri yeteri kadar vardır; halkın bunun için bir de teşvike bir ihtiyacı yok …


Lyon, 17 Mayıs 1846

anarşizme doğru

Kendimize devrimci dediğimiz için, Anarşizm’in –varolan her şeye şiddetle sald&ıran ve tüm kurumları yenileriyle değiştiren bir ayaklanmanın yakın sonucu olarak– tek bir darbeyle geleceği yaygın bir görüştür. Ve doğruyu söylemek gerekirse, aramızda devrimi bu şekilde algılayan bazı yoldaşlarımız da yok değil.

Bu önyargı, birçok dürüst karşıtımızın Anarşizm’in neden imkansız bir şey olduğuna inandıklarını açıklar; ve bu, keza, halkın bugünkü ahlaki durumundan rahatsızlık duyan ve Anarşizm’in yakın zamanda gerçekleşmeyeceğini gören bazı yoldaşlarımızın, neden kendilerini hayatın gerçekliklerine karşı körleştiren aşırı bir dogmatizm ile kendilerine Anarşist olduklarını ve Anarşizm için mücadele etmeleri gerektiğini unutturan bir oportünizm arasında gidip geldiğini de açıklar.

Eğer bir hükümetin yerine bir diğerini geçirmek, yani kendi arzularımızı ötekilere dayatmak istiyor olsaydık, o zaman şu gerçek zalimlere karşı direnmek için gerekli maddi kuvvetleri birleştirmek ve kendimizi onların yerine geçirmek yeterli olurdu.

Ancak bizler bunu istemiyoruz; bizler, özgür ve gönüllü anlaşmaya dayanan bir toplum olan Anarşizm’i istiyoruz –hiç kimsenin kendi arzularını bir başkasına dayatamayacağı, ve herkesin istediği şekilde ve tüm insanlarla birlikte gönüllü bir şekilde komünitenin [community, cemaat, topluluk] genel refahına katkıda bulunacağı bir toplum. Ancak bu nedenle, her insanın sadece komuta edilmeyi değil, komuta etmemeyi de istediği zamana dek, Anarşizm kesin ve nihai olarak zafer kazanmış olmayacak; keza, insanlar dayanışmanın avantajını anlayana, şiddet ve dayatmanın [imposition] artık izlerinin kalmadığı bir toplumsal yaşam planını nasıl örgütleyeceklerini öğrenene kadar, Anarşizm başarılı olmuş sayılamaz.

İnsanın vicdanı, kararlılığı ve yapabilecekleri [capacity] sürekli geliştikçe; yeni çevresinin yavaş yavaş değişiminde, arzuların –şekillenmesi ile buyurganlaşması ölçüsünde– gerçekleşmesinde kendisini ifade etmenin yollarını buldukça, Anarşizm de gelişecek ve kendisini ifade etme yollarını bulacaktır; Anarşizm ancak yavaş yavaş ortaya çıkabilir –yavaşça, ancak hiç şüphesiz ki yoğunluğu ve yayılması büyüyerek.

Bu nedenle, mesele Anarşizm’in bugün, yarın veya gelecek on yüzyıl içinde başarılıp başarılamayacağı meselesi değildir; bizlerin bugün, yarın ve daima Anarşizm’e doğru yürümemiz meselesidir.

Anarşizm, insanın insan tarafından sömürüsünün ve tahakküm altına alınmasının ortadan kaldırılması, yani özel mülkiyet ve hükümetin ortadan kaldırılmasıdır; Anarşizm, sefaletin, hurafelerin ve nefretin yok edilmesidir. Bu nedenle, özel mülkiyete ve hükümetin kurumlarına indirilen her darbe, insanın vicdanındaki her kabarma, mevcut koşullarının her türlü şekilde aksatılması, maskesi düşürülen her yalan, otoritelerin kontrolünden kurtarılan her insan faaliyeti, dayanışma ve inisiyatifin her çoğalışı, Anarşizm’e doğru atılan bir adımdır.

Buradaki sorun, idealin gerçekten de gerçekleşmesine giden yolun nasıl seçileceğini bilmekte, ve gerçek ilerleme ile ikiyüzlü reformları birbirine karıştırmamakta yatmaktadır. Çünkü, bu sahte reformlar, derhal iyileştirmeler sağlamak bahanesiyle kitlelerin dikkatini otorite ve kapitalizme karşı olan mücadeleden uzaklaştırır; onların eylemlerini sakatlamaya hizmet eder ve umutlarını sömürücülerle hükümetlerin iyilikseverliği sayesinde elde edilebilecek şeylere bağlamalarına neden olur. Sorun, sahip olduğumuz az miktardaki gücü –ki en ekonomik şekilde kullanırsak bununla hedefimize daha çok prestij kazandırabiliriz– nasıl kullanacağımızı bilmekte yatmaktadır.

Dünyadaki her ülkede, kaba kuvvet kullanarak kendi yasalarını herkese dayatan bir hükümet vardır; herkesi sömürüye ve –ister hoşlansınlar, isterse hoşlanmasınlar– varolan kurumların sürdürülmesine tabi kılarlar. Azınlık gruplarının kendi fikirlerini gerçekleştirmesini yasaklar; ve, genel olarak toplumsal örgütlenmelerin, kamuoyu görüşünün değişmesine göre ve onun değişmesiyle birlikte, kendilerini değiştirmelerini engeller. Evrimin normal barışçı gidişatı [course, ilerleyiş] şiddetle durdurulur, ve bu nedenle, bu ilerleyişin yolunu yeniden açmak için şiddet gereklidir. İşte bu nedenle biz bugün şiddet içeren bir devrim istiyoruz; ve –insan kendi doğal arzularına zıt olan şeylerin dayatılmasına maruz kaldığı müddetçe de– bunu daima istemeliyiz. Hükümetten kaynaklanan şiddeti ortadan kaldırırsanız, bizimkinin varolması için hiçbir neden kalmaz.

Henüz hüküm sürmekte olan hükümeti deviremiyoruz; belki yarın da mevcut hükümetin yıkıntılarından bir başka benzerinin ortaya çıkmasını engelleyemeyeceğiz. Ancak, bu, ne bugün ne de yarın her türden otoriteye karşı –mümkün olduğunda onun yasaalarına tabi olmayı reddederek ve onun kuvvetine karşı karşı sürekli kuvvet kullanarak– direnmekten bizi alıkoyabilir.

Ne türden olursa olsun otoritenin her zayıflaması, elde edilen her hürriyet, Anarşizm’e doğru bir ilerlemedir; o her zaman fethedilmelidir –karşı taraftan rica edilmemelidir; daima mücadelede bize daha fazla kuvvet vermeye hizmet etmelidir; daima devleti, asla barış yapmamız gereken bir düşman olarak görmemizi sağlamalıdır; bize daima hükümetin ürettiği kötülüklerdeki azalmanın, onun yetki [attribution, yapma salahiyeti] ve iktidarındaki azalmadan kaynaklandığını, ve sonuçta ortaya çıkacak şartların yönetenlerce değil yönetilenlerce belirlenmesi gerektiğini hatırlatmalıdır. Hükümet deyince, bununla, yasalar yapma hakkına sahip olan ve bu yasaları onları istemeyenlere dayatan devlet, ülke, komünite veya birlik [association] içerisindeki herhangi bir kişiyi veya kişilerden oluşan herhangi bir grubu kastediyoruz.

Henüz özel mülkiyeti ortadan kaldıramıyoruz; özgürce çalışmak için gerekli olan üretim araçlarını düzenleyemiyoruz; belki de bir sonraki isyankar harekette böyle yapmamız gerekmeyecek. Ancak, bu, şimdi veya gelecekte, kapitalizme ve diğer despotluk biçimlerine karşı hiç durmaksızın direnmekten bizi alıkoymamalıdır. Ne kadar küçük olursa olsun, işçiler tarafından sömürücülerine karşı elde edilen her zafer, kârlardaki her düşüş, bireysel mülk sahiplerinden alınan ve herkesin kullanımına sunulan her refah kırıntısı, bir ierlemedir –Anarşizm’e doğru ileri atılmış bir adımdır. Bu, daima, işçilerin taleplerini genişletmeye ve mücadeleyi yoğunlaştırmaya hizmet etmelidir; daima, minnettar olmamız gereken bir taviz olarak değil, düşman karşısında kazanılmış bir zafer olarak kabul edilmelidir; daima, mümkün olur olmaz, hükümet tarafından korunan özel mülk sahiplerinin işçilerden çalmış oldukları araçları kuvvet kullanarak alma kararlığımızda sebatlı olmalıyız.

Kuvvet [kullanma] hakkı ortadan kalktığında, üretim araçları üretmek isteyenlerin yönetimi altında olduğunda, sonuç barışçıl bir evrimin meyvesi olmalıdır.

Anarşizm, onu isteyen ve onu sadece anarşist olmayanların işbirliği olmadan elde edebilecekleri şeyler için isteyen bir azınlık için olamaz, eğer böyle olsaydı ortaya da çıkamazdı. Bu demek değildir ki Anarşizm ideali [ülküsü] çok az veyahut da hiç ilerleme gösterecektir; fikirleri giderek daha çok insana ve daha çok şeye sirayet edecektir, ta ki tüm insanlığı ve yaşamın tüm ifade şekillerini [manifastation] kucaklayana değin.

Hükümeti ve gücüyle savunduğu tüm mevcut tehlikeli kurumları devirmişken, herkes için tam özgürlüğünü ve bununla birlikte aksi takdirde hürriyetin bir yalandan başka bir şey olmayacağı emeği düzenlemenin araçlarını fethetmişken, ve keza bu noktaya ulaşmak için mücadele ederken, bizler yavaş yavaş yeniden inşa edeceğimiz şeyleri yıkmak niyetinde değiliz.

Örneğin, gıda arzını sağlayan fonksiyonlar vardır bugünün toplumunda. Bu, kötü, kaotik bir şekilde, enerji ve maddenin büyük bir israfıyla, ve kapitalistlerin çıkarları doğrultusunda yapılmaktadır; ancak, buna rağmen, şu veya bu şekilde beslenmeliyiz. Daha iyisini ve daha adilini yerine koyamadıkça, gıda üretimi ve dağıtımı sisteminin düzenini bozmayı istemek saçmalık olacaktır.

Posta hizmetleri vardır. Yapacak binlerce eleştirimiz var, ancak bu arada mektuplarımızı göndermek için onu kullanırız, ve onu düzeltene veya yerine başka bir şey koyana kadar tüm kusurlarıyla onu kullanmaya devam etmek mecburiyetindeyiz.

Okullar var, ne kadar da kötü çalışıyorlar. Ancak bundan ötürü çocuklarımızın –okuma-yazmayı öğrenmelerine karşı çıkarak– cahil kalmalarına izin veremeyiz.

Bu arada, herkes için yeterli olacak model okullar sistemini örgütleyebileceğimiz bir zamanı bekliyor ve bunun için mücadele ediyoruz.

Bunlardan görebiliriz ki, Anarşizm’e ulaşmak için, bir devrimi yapmak için maddi kuvvet yegane gerekli şey değildir; üretimin farklı dallarına göre gruplaşmış işçilerin, kendi toplumsal yaşamlarının doğru dürüst işlemesini sağlayacak bir konuma –kapitalistlerin veya hükümetlerin yardımı olmadan, onlara ihtiyaç kalmadan– gelmeleri hayatidir.

Ve, Anarşist idealllerin, “bilimsel sosyalistler”in iddia ettiklerinin aksine, bilimin kanıtladığı evrim yasalarıyla çelişmekten uzak olduğunu da görüyoruz; bu yasalarla mükemmel uyumlu olan bir anlayıştır[conception, düşünce, görüş]; bunlar, araştırma alanından alınarak toplumsal gerçekleşim [realization, farkındalık] alanına çıkarılan deneysel bir sistemdir.

errico malatesta
çeviri: anarşist bakış

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.