Etiket: anarşi

Bir Örgütlenme İlkesi Olarak Müzik

ANCAK BU ARADA TAZ mefhumu ışığında klasik anarşizmin tarihine geri dönelim.

“Harita kapanmadan” evvel Modern Zamanlar gibi “kaçış” komünlerine, türlü çeşit Falanster’e ve saireye hatırı sayılır miktarda anti-otoriter enerji sarf edildi. İlginç biçimde bunların bazılarının “ilelebet” değil proje tatminkâr olduğunu ispat edene dek sürmesi niyetlenmişti, Sosyalist/Ütopyacı standartlar açısından bu deneyler “fiyasko”yla sonuçlandılar ve bu nedenle de bunlar hakkında çok az şey biliyoruz.

Hududun ötesine kaçmanın imkânsız olduğu ortaya çıkınca Avrupa’da devrimci şehir Komünleri çağı başladı. Paris, Lyon ve Marseilles komünleri kalıcılık vasıfları gösterebilecek kadar uzun sürmedi ve insan bunu amaçlayıp amaçlamadıklarını düşünmeden de edemiyor. Bizim bakış açımızdan başlıca cazibe konusu Komünlerin ruhudur. Bu yıllar boyunca ve sonrasında anarşistler ayaklanmadan ayaklanmaya sürüklenerek, isyan anında tecrübe ettikleri ruhun yoğunluğunu kendi içlerinde canlı tutmaya çalışarak devrimci göçebelik pratiğine koyuldular. Aslında, Stirnerci/Nietzscheci kanattan gelen bazı anarşistler bu etkinliğin kendisini başlı başına bir amaç olarak görüyorlardı; daima bir otonom bölge işgal etmenin bir yolu, savaş ve devrimin ortasında ya da arifesinde geçit veren bir ara bölge (bkz. Pynchon’un Gravity’s Rainbow’daki ”bölge”si). Herhangi bir sosyalist devrim başarılı olduğu takdirde, buna ilk karşı çıkacakların kendileri olduğunu ilan etmişlerdi. Evrensel anarşiye varana dek durmaya niyetleri yoktu. 1917 Rusya’sında özgür Sovyetleri sevinçle karşıladılar: amaçları buydu. Ama Bolşevikler Devrim’e ihanet eder etmez, kavgaya ilk geri dönenler bireyci anarşistlerdi. Kronstadt’tan sonra, tabii ki, tüm anarşistler “Sovyetler Birliği”ni (ifadesel bir çelişki) kınadı ve yeni isyanlar arayışında yollarına devam ettiler.

Mahno’nun Ukrayna’sı ve anarşist İspanya sürekliliğe sahip olma niyetindeydi ve sürekli savaş durumunun getirdiği aciliyetlere rağmen her ikisi de belli bir yere kadar başarılı oldular: “uzun süre” devam ettiklerinden değil ancak başarılı bir biçimde örgütlenmişlerdi ve dışarıdan saldırı olmasaydı sebat edebilirlerdi. Bu yüzden, ben iki Savaş arası dönemdeki tecrübeler arasında daha ziyade delifişek Fiume Cumhuriyeti’ne odaklanacağım ki bu hem daha az bilinmektedir hem de kalıcı olma niyetinde değildi. Gabriele D’Annunzio, Dekadan şair, sanatçı, müzisyen, estet, zampara, öncü cüretkâr balon pilotu, kara büyücü, dahi ve aşağılık herif, 1. Dünya Savaşı’ndan bir kahraman olarak çıktığında emrine amade ufak bir ordusu vardı: “Arditi.” Macera peşinde ne yaptığını bilmeden, Yugoslavya’nın Fiume şehrini zapt edip İtalya’yabağışlamaya karar verdi. Metresiyle Venedik’te bir mezarlıkta gerçekleştirdiği bir ölü çağırma ayininden sonra Fiume’yi fethetmek üzere yola koyuldu ve kayda değer bir güçlükle karşılaşmadan bunu başardı da. Ama İtalya onun bu cömert teklifini geri çevirdi; Başbakan onun budala olduğunu söyledi.

D’Annunzio, hışımla, bağımsızlık ilan etmeye ve bunu nereye dek sürdürebileceğini görmeye karar verdi. Anarşist dostlarından biriyle beraber, müziği Devlet’in temel ilkesi olarak ilan ettikleri Anayasa’yı kaleme aldılar. Donanma (ki asker kaçakları ve Milanlı anarşist denizcilik sendikacılardan oluşuyordu) kendisini, bir zamanlar yerel açık deniz adalarında yaşayan ve Venedik ve Osmanlı gemilerini yağmalayan, uzun süredir kayıplara karışmış korsanlara ithafen Uscochi olarak adlandırdı. Modern Uscochi, vahşi hücumlarında başarılı oldu: pek çok İtalyan ticaret gemisi birdenbire Cumhuriyet’e bir gelecek sağlamış oldu: sandıklar dolusu para! Sanatçılar, bohemler, maceraperestler, anarşistler (D’Annunzio Malatesta’yla mektuplaşıyordu), mülteciler ve Devletsiz muhacirler, homoseksüeller, askeri züppeler (üniformaları üzerine korsan kuru kafası ve çapraz kemik işlenmiş siyah kumaştandı – daha sonra bu SS’ler tarafından çalındı) ve her nevi acayip reformcu (Budistler, Teosofistler ve Vedantacılar da dahil) yığınlar halinde Fiume’de boy göstermeye başladı. Parti asla bitmiyordu. D’Annunzio her sabah balkonundan şiirler ve manifestolar okuyordu; her akşam bir konser veriliyordu ardından da havai fişek gösterileri. Hükümetin bütün faaliyeti bundan ibaretti. On sekiz ay sonra, şarap ve para suyunu çekip de İtalyan donanması nihayet çıkageldiğinde ve Belediye Sarayı’na bir kaç top atışı yaptığında kimsede direnecek takat yoktu.

D’Annunzio, pek çok başka İtalyan Anarşisti gibi sonradan faşizme çark etti – aslında Mussolini (eski Sendikalist) bizzat kendisi şairi bu yolda ayarttı. D’Annunzio hatasını fark ettiğinde artık çok geçti: çok yaşlanmıştı ve hastaydı. Ama Il Duce onu gene de öldürttü – bir balkondan iterek – ve sonra da bir “şehit”e dönüştürdü. Fiume’ye gelince, her ne kadar özgür Ukrayna ya da Barselona’nın ciddiyetindenyoksun olsa da bize arayışımızın bazı veçheleri hakkında bir şeyler öğretmesi muhtemeldir. Bir bakıma bu, son korsan ütopyasıydı (ya da tek modern örnek) – başka bir yöndense, belki de neredeyse ilk modern TAZ’dı.

İnanıyorum ki Fiume’yi 1968 Paris ayaklanmasıyla (ve de yetmişlerin başlarındaki İtalyan kent isyanlarıyla) ve Amerikan karşı-kültür komünleri ve bunların anarko-Yeni Sol etkilenimleriyle karşılaştırırsak bazı benzerliklerin farkına varabiliriz, örneğin: – estetik teorinin önemi (bkz. Situasyonistler) – ayrıca “korsan ekonomi” denebilecek bir durum, toplumsal aşırı üretim fazlasının alabildiğine ötesinde yaşamak – ve hatta rengârenk askeri üniformaların popülerliği – ve de devrimci toplumsal değişim olarak müzik mefhumu – ve son olarak paylaştıkları süreksizlik ve harekete, biçim- değiştirmeye, başka evrenleri, dağ başlarını, gettoları, fabrikaları, sığınakları, terk edilmiş çiftlikleri ve hatta başka gerçeklik düzlemlerini yeniden mesken tutmaya hazır ve nazır oluş. Ne Fiume’de, ne Paris’te, ne de Millbrook’ta kimse yeni bir Devrimci Diktatörlük dayatmaya çalışmıyordu. Dünya ister değişsindi ister değişmesin. Bu esnada mühim olan harekete devam etmek ve alabildiğine yaşamaktı.

1919 Münih Sovyeti (ya da “Konsey Cumhuriyeti”) bazı TAZ özellikleri gösteriyordu, her ne kadar – pek çok devrim gibi – beyan edilmiş amaçları tam olarak “geçici” olmasalar da. Kültür Bakanı olarakpage55image16835392 Gustav Landauer’in ve Ekonomi Bakanı olarak Silvio Gessell’in ve şair/oyun yazarı Erich Mühsam ve Ernst Toller, Ret Marutt (romancı B. Traven) gibi başka anti-otoriterlerin ve aşırı özgürlükçü sosyalistlerin katılımı Sovyet’e bariz bir anarşist hava kattı. Senelerce kendini yalıtarak Nietzsche, Proudhon, Kropotkin, Stirner, Meister Eckhardt, radikal mistikler ve Romantik halk filozoflarının muazzam bir sentezi üzerine çalışan Landauer daha baştan Sovyet’in kaderinin ne olacağını biliyordu; tek umudu anlaşılabilecek kadar uzun sürebilmesiydi. Sovyet’in şehit düşmüş kurucusu Kurt Eisner, şairlerin ve şiirin devrimin temelini oluşturması gerektiğine yürekten inanıyordu. Bavyera’nın büyük bir kısmını anarko-sosyalist bir ekonomi ve topluluk deneyi için ayırma planları yapılmıştı. Landauer, Özgür Okul sistemi ve Halk Tiyatrosu teklifleri kaleme almıştı. Sovyet’i destekleyenler, az çok işçi sınıfının en fakir kesimi ve Münih’in bohem mahalleleriyle ve de Wandervogel (neo-Romantik gençlik hareketi), Yahudi radikaller (Buber gibi), Dışavurumcular ve diğer marjinallerle sınırlı kalmıştı. Bu nedenle tarihçiler Sovyet’i “Kahvehane Cumhuriyeti” saymakta ve Almanya’nın Savaş sonrası devrim(ler)indeki Marksist ve Spartakist katılıma nazaran değerini küçümsemektedirler. Komünistler tarafından alt edilen ve en nihayetinde okült/faşist Thule Cemiyeti etkisi altında kalan askerlerce katledilen Landauer bir aziz olarak anılmayı hak ediyor. Ne var ki bugünlerde anarşistler bile onu yanlış anlayıp “sosyalist bir hükümet”e kendini “satmakla” suçlama eğiliminde. Sovyet bir yılcık bile sürmüş olsaydı onun güzelliğinden söz açıldığında göz yaşlarımızı tutamazdık – ama o Bahar’ın ilk çiçekleri daha solmamışken, şiirin geisti ve ruhu hunharca ezildi ve biz de onu unuttuk gitti. Kültür Bakanı, çok yakında okul çocuklarının Walt Whitman’ın eserlerini belleyeceği kehanetinde bulunan bir şehrin havasını solumuş olmanın nasıl olabileceğini bir düşünüverin. Ah ki bir zaman makinemiz olsaydı…

HAKİM BEY
“T.A.Z. GEÇİCİ OTONOM BÖLGE, ONTOLOJİK ANARŞİ, ŞİİRSEL TERÖRİZM”

Merry Crisis and Happy New Fear 2021

Hiçbir şeyin değişmediği lakin her şeyin iyiye gidileceğinin düşünüldüğü bir senenin daha sonuna geldik. 365 gün geçti, sistem değişmedi, sömürü değişmedi, hüzünlerimiz değişmedi, bireysel yaşantılarımız değişti yalnızca ve onlara verdiğimiz anlamlarımız değişti. En temelinde neyin değişmesini bekliyorduk ki? 

Her senenin dönümünde hayatımızda değişimler olmasını bekliyoruz, yeni başlangıçlar yapmak, kilo vermek, almak, yeni şeylerde ustalaşmak, belki resim, belki de gitara başlamak. Hiçbirini yapmıyoruz her yeni yılın girişinde kendimizi iyi hissetmek için belli hedefler belirliyoruz yalnızca.

Bunları ancak sistemin içinde yapıyoruz, biliyoruz, hiçbir şey değişmiyor ve hiçbir şey değişmeyecek, çünkü sistem hala aynı kalıyor, çünkü 31 Aralık ile 1 Ocak arasında hiçbir şey değişmiyor yalnızca değişsin istiyoruz, yalnızca kafamızda kurulan bu kolektif zaman yanılsamasında, bu kategorilenmede bir şeyler hayatlarımızı değiştirsin diye bekliyoruz. Hiçbir şey hayatımızı değiştirmeyecek oysa ki.

Bir pandemiyi yaşadık, bir pandemiyi hala yaşıyoruz, fakirler ölüyor, zenginler malikanelerinden yaşamanın ne kadar zor olduğuna dair ve kendimizi korumamızın ne kadar önemli olduğuna dair “hikayeler” yolluyorlar bize. Oysa biz sokağa çıkamıyoruz, insanlar işlerini yapamıyorlar, işlerini yapamadıkları için yaşayamıyorlar da zira para kazanamıyorlar, bu dönem para kazanma dönemi zira, her şey parayla işliyor, istenen, sevilen ne varsa parayla yapılıyor. Sen bir bilim insanı mı olmak istiyorsun? Belli bir miktar para harcaman lazım dil okullarına, yurtdışı okullara, kendini harcaman lazım tezlere. Çünkü düzen böyle, yapmak istediğin şeyi sadece yapmana izin yok, böyle olsaydı nasıl para kazanılırdı? Sen sistemin gerektirdiğini yapmalısın, sen gerektirilenleri yapmalısın ki sistem işlesin. Sen belki tüm bunları zekan ile başardın lakin o halde başaramayanlar da parasıyla yapmalı.

Bilim artık bir para aracı, felsefe de. Felsefe okuyanlardan bu konuda “lisans” alanlardan daha çok bilgileri olanlar bile ancak bu “lisans” alanlardan bilgililerse felsefeye katkı sağlayabilirler, ha filozofların çoğu öyle değil miydi? Olsun, para gerekli, kendilerine eğitim kurumu diyen üniversitelere bile. Sen psikoloji bitirmedin mi? O halde uzmanlaşamazsın bu dalda. Ne demek psikoloji lisansı bitirenlerden daha iyi psikoloji biliyorsun? Lisans bitirmek elbette bilginin en iyi ölçücüsüdür.

Bu senenin hiçbir suçu yok, 2020 hiçbir suç işlemedi, o yalnızca bir kurgu. Biz sadece kendi yarattığımız ve başkaldıramadığımız bu sistemin suçunu seneye atıyoruz. Kapitalizmi biz yarattık, Amerikan, devlet ya da başka türlü kapitalizm, biz bunun suçunu kabul edemeyip suçu burçlara, senelere atıyoruz. Suç bizim, suç isyan etmememizin.

Biz isyan etmedikçe insanlar aç kalacak, bunu pandemi ile gördünüz, lakin insanlar hep aç kalıyor. Buna karşı çıkmazsanız da aç kalmaya devam edecekler. Sorun yalnızca sizi etkilediğinde sesinizi yükseltiyorsunuz.

Siz hala anarşist misiniz?

Siz hala anarşist misiniz? Son kullanma tarihi olan her ürün gibi, ideolojilerde tüketildikleri son noktaya kadar kendi benliklerini korurlar. Raftaki son günlerini genellikle indirim sepetinde geçiren ideoloji, tarihi geçtikten sonra toplum nezlinde nereye konulur? Çöp sepetine. Siz hala anarşist misiniz? Kulağıma uzaklardan takılan bir ses, hava karanlık olduğu için söyleyen kişiyi tam olarak göremesemde sesinden anlıyorumki o bir kadın. O esnada telefonla konuşuyorum. Sesin geldiği yere odaklanmam zorlaşıyor ve kafamı çeviriyorum. Karşısındaki elemanla dalga geçercesine vurguluyor cümleyi, “siz hala anarşist misiniz?” bir cevap yok.

İdea metanın kendisine dönüştüğünde, kişi kendine ait bir takım boşluklar hissediyor. Kendinin imgesine karşı bir rahatsızlık hissetmeye başlıyor ve bu imgeyi hiç bitmeyecek gibi duran bir tekrar ile beslemeye devam ediyor. Fikirsel metanın bu dışa vurumu, besin olarak tüketilen ideolojinin kimliğine hiç takılmıyor. Bugün bir eylemci kimliğini tüketen birey, bir başka zaman geldiğinde artık toplumun saygın kesimli bireyi kimliğini üstlenmeye başlıyor.

Endüstri çığ gibi büyüyerek üstümüze geliyor. Hepimiz bundan bir noktada haz alıyor olmaylıyız ki bu büyüme katlanarak devam ediyor. Marley baskılı bir tişört, frida baskılı bir çanta, anarşist logolu bir bandana; tüketim olanakları kolaya indirgeniyor. Sistem bireye istediği her şey olma şansını veriyor. Kendine yeni kavramlar üreten bir canavar, kendine yeni kimlikler üreten bir canavar, kendine yeni özgürlükler üreten bir canavar, kendine yeni savaşlar üreten bir canavar, kendine yeni nesiller üreten bir canvar. Bir önceki kuşak tarafından uyarı atışı olarak yapılan her hamle, bir sonraki kuşağa varana dek bir ürüne dönüştürülmüş, tüketilmeye hazır bir meta haline getirilmiş oluyor.

İnsanoğlu bu paradokstan zevk alıyor.

Doktor öz şehirden uzaktaki evinin terasında, uzay boşluğuna ses dalgaları yolluyor: olası bir yaşam tarafından varkedilip, dünya gezegeninden kurtulmak tek hayali.

Burroughs şarkıyı tekrarlıyor – Sizin insanlık tarihi dediğiniz şey, benim kaçış planımın başlangıcına dayanıyor.
Siz hala vegan mısınız?
Siz hala komünist misiniz?
siz hala kemalist misiniz?
siz hala feminist misiniz?
siz haşa müslüman mısınız?

O kadar hızlı tüketiyorlar ki… Bu talebe yetişemiyoruz. Bir yerden sonra tüketecekleri bir şey kalmıyor, damağa uygun ürün eksikliği çekiyorlar. Tümüyle boşluğun içinde, sadece aşağı inerek saatler geçirenlerini gördüm. Scroll down. Ekranı ufak bir hareketle aşağı kaydır.
– tüketiciler ayaklandı.
DAHA FAZLASINI İSTİYORUZ!

Bağımlılığını kafasının içinde atlatmaya çalışıyor. Bir kez daha, bu sefer son olacak. Peki kendini bir sonraki sefer için ikna etmek istersen, o sıcak his, son sefer olduğuna emin olduğun sıcak bir esrime anı, insanın kendini kandırışındaki ustalığın cazibesi.

Senin eski kafalılığın, senin modası geçmiş ağzın, senin çaresiz karakterin; Bunlar toplumun haz nesnelerine dönüşüyorlar. Ağzına tıkıştırdığımız kelimeler onun kimliğini belirliyor. Yönetici ve yönetilen sınıf arasında bir ayrımclık anlaşması, sessiz soğuk kolidorlarda iş adamlarının karıları üzerinde yaptığı korkunç deneylerden bahsediyor. “Ama bilmelisin ki kuşkularım var, gözlerime gölge düştüğünden beri beni koruyan çirkin bir şey var üzerimde”. Modası geçmiş bir nefret söylemi kurbanını sokakta yürürken görüyorum, kızgın bir şekilde kafasını kaşıyarak yanımdan geçiyor. Siz hala ben değil misiniz? Konudan sapıyoruz. Uzak ve ucube bir dönem, tek istediğin!

anarşist banker

anarşist ne ister? özgürlük. kendisi ve başkaları için, tüm insanlık için özgürlük. toplumsal kurguların ya da kısıtlamaların etkisinden kurtulmuş olmak ister; özgür olmak ister, tıpkı dünyaya geldiğinde olduğu gibi, tamamen adil koşullarda olması gerektiği gibi; üstelik bu özgürlüğü hem kendisi hem de diğer herkes için ister. doğa karşısında bütün insanlar elbette eşit olamaz; büyükler ve küçükler, güçlüler ve zayıflar, zekiler ve daha az zekiler vardır… ötekiler de, herkes kendi arasında eşit olabilir; bunu engelleyen şey, toplumsal kurgulardır, dolayısıyla bu kurguları yok etmek gerekir.

daha önce huzurluğun kitabıyla kısaca bahsetmiştik pessoa’dan o da daha ziyade hayatını kaybettikten sonra kıymeti bilinenlerden. kitabımız anarşist banker. kısaca bir bankerin nasıl anarşist olduğu sorusunu yanıtlıyor. sayfa sayısı olarak da kısa bir kitap olmasına rağmen sordurduğu sorular ve düşündürdükleri ile kolay kolay hazmetmek çok mümkün değil. yavaş çiğnemek her noktada bildiğiniz gibi daha sağlıklı.

kapitalizmi ve sosyalizmi eleştirirken savunduğu anarşizmi de sorgulaması ve getirdiği bakış açısı kanımca oldukça değerli. toplumsal kurgulara öyle ya da böyle dahil olan bizlere de net bir ayna tutmuş olması kitabın değerini daha da arttırıyor. bize de antikçağ felsefesine selam çakarak bu tartışmayı açan metni muhakkak okumak kalıyor. kısa bir örnek ile yola çıkıyorsunuz;

Eğer bir insan köle olmak için doğmuşsa, onun karakterine aykırı olan özgürlük, onun için bir zorbalık olacaktır.

anarşist banker
fernando pessoa
türkçesi: ışık ergüden
Sel Yayıncılık
2018, 69 sayfa

Keman Sesi, Elektronik Müziği Rahatsız Etti

Aşırı farkında bir birey olmadım, olmak isterdim ama artık istiyor muyum bilmiyorum. Böyle olacağını hiç bilmiyordum, bilseydim bir vatandaşın olması gerektiği gibi yapardım ve hiçbir şey yokmuş gibi devam ederdim: Arkadaşların dünyada bulunabilecek en kolay ve yakın sevgi kaynağı olduğunu düşünürdüm ve arkadaşlarıma bolca zaman ayırırdım. Sevginin ve gülümsemenin her şeyi değiştirebileceğini düşünürdüm. Önünde oturduğum ağaca bakar ve doğaya hayranlık duyardım, hem de içtenlikle. Aileme, bana yaptıkları iyilikler için büyük bir sevgi duyardım ve onları bir şeye değişmeyi teklif edemezdim kendime. Birinin bunu etmesine de tahammül edemezdim ve bu iyilikleri bilerek yok sayan insanlara yüzümü buruşturarak bakardım. Bir ideolojinin içinde bulunur ve ölünceye dek bunu taşırdım. Hatta torunlarıma da bu sözde değişmez aforizmaları aşılardım. Paramı kazanırdım ve iznimi aldığımda tatilimi yapardım. Etrafımda olan kötülükleri kontrol altına almaya çalışırdım, dışında kalanlar benim sorumluluğum olmamıştır zaten.

Romantik kitaplar okurdum, fantastik filmler izlerdim. Bilim aşığı olurdum ama onun hakkında bildiğim şeylerin arasından tek bir sayı ve formül çıkmazdı, tek bildiğim var olduğu olurdu. Sınırlarımı çizerdim ve sınırlarımın dışına çıkan her ne var ise ona sadece saygı duyardım. Sınırlarımın olduğuna inanırdım. Popüler şarkıları severdim, klasik giyinmek hoşuma giderdi. Akrabalarım ile sıkça görüşürdüm, şakalaşırdım. Yolumun düştüğü ve düşmediği şehirlerdeki ayaklanmaları ve katliamları üzülerek izlerdim. Paris’e sevgilimle giderdim.

Kendi hakkında hayaller kurarak kendini sevebilen bir insanın, daha farklı hayaller ile kendini aşağılık hissedebilmesi güzel değildir. Bu bize verilmesi gerekenden daha üst bir imkân çünkü nereye yöneleceğimizi seçemeyiz. Kesinlikle hiçbir kişisel fikrimiz olamaz çünkü önümüzden çok fazla görsel, ses, doku geçiyor ve bir tanesi kalıp “an”da olması gereken şeyi “gelecek”te de yaşamaya çalışıyor. Ardından biri çıkıp “an artık geçmiş” diyor ve yeni “an”a sırayı devrediyor.

Durduk yere penceremi kırmak istiyorum. Bu saçmalık, ne kadar empatik ve etik anlamda kabul edilebilir olmasa da, kaosa itiyor beni. Artık bir şeyler patlasın istiyorum. Sessizlik ve huzur için gezdiğim ormanda yangın çıksın istiyorum. Aynı zamanda tatilimin keyfini çıkardığım otel yıkılıp benimkinden farksız bir amaç için burada olmayan insanların, mecazı bir yana, başına yıkılsın istiyorum. Çünkü sinirliyim, sinirliyiz. Böyle bir durumda etik ve empati de pek sikimde değil.

Sosyal Endikasyon

​Gülümse. Çizgiyi bozma. Mimiklerinin aslını kalbinde hissetmesen de olur. Sokaktaki çocuğa elma şekeri verdiğinde yüzündeki kir temizlenir mi sanıyordun? Peki bir kırmızı balonun mağrur hüznünü anlayabilir misin ruhunla? En iyisi hiç konuşma.

Bu konuşmanın felsefesi bir insanlık trajedisine dayanıyor. Maskeler…

Çocukken ufacık şeyler bile mutlu ederdi hepimizi. Gülmek çok kolaydı ve bir o kadar da güzeldi. Kimse sahtelikler peşinde koşmuyordu o zamanlar. Sonra birileri büyüdü. Büyüdü ve büyümeyenlere maskeleriyle oyunlar oynamaya başladı. İnandırıcıydı da her şey. Sonra elma şekerinin elması kurtlu çıktı, kırmızı balon patladı. Büyümeyenler, bu maskelerin etiyolojisini araştırmaya başladı. İnsan neden bu denli sahteydi? Ne diye yüze gülümseyip arkadan konuşmaya başlardı? Kütüphaneler tarandı, insanlığın hazin tarihinin eski cilt kitapları bulundu, arandı, tarandı. Cevap komikti. Sosyal endikasyon.

Mesela bir sevgililer gününü ele alalım. Zavallı zat, sevgilisini mutlu etmek için değil, hiç değil; sadece ve sadece toplum tarafından benimsenmek için hediye almak durumunda kalıyordu. Önemli olan, ‘nasılsın’ gibi ufak ama dünyalara değecek bir kelime değildi insanlar için. Önemli olan, bir şeyleri bir şekilde yapmış olmaktı. Gülümsemiş olmak, hediye almış olmak, sırtını sıvazlamış olmak… Tüm hareketler sıkıcı bir zorunluluk haliyle yapılıyordu. İçtenlik ve samimiyet, öğle namazını mütakip kılınan cenaze namazıyla ebedi istirahatgahına uğurlanmıştı. Artık bize de helvalarını yemek düşer, ne yapalım. Ölüyü diriltebilir mi insan? Bunun için uğraşıp didinmenin ne gibi bir anlamı olabilir?

Artık öyle bir yalanın ortasındayız ki, gerçekten yüz güldürmek için söylenen bir güzel söz beklemenin aşırı bir beklenti içinde olma, fazla derin düşünme ya da romantik hayallere dalma olarak nitelendirildiği bir hayatı yaşıyoruz. Yaşamak değil de bitkisel hayat daha doğru bir tanımlama olabilir. Sosyal endikasyonlar uğruna yaşıyor, yaşıyor ve hiç sorgulamıyoruz. Sorgulamıyor, düşünmüyor, durmadan konuşuyoruz. Boş boş konuşuyoruz, diğerlerini üzmek ve narsistik benliğimizi biraz daha doyurabilmek uğruna her şeyi yapıyoruz. İçimizden gelmeden yaptığımız tüm o konuşmaların ve davranışların ortasında, maskemizi takınıp sahte bir kahkaha patlatıyoruz. Sosyal endikasyonlara boyun eğip yaptıklarımızın cezasını büyümeyenlere çektiriyoruz, onları da kirletiyoruz, bütün güzellikleri yok etmeye çalışıyoruz. Yok edilenler yok etme arzusuyla yanıp tutuşmaya başlıyor. Yeni kurbanlar aranıyor. Kirlenenler kirletiyor ve bu döngü hızla devam ediyor. Ve insanlık her geçen gün biraz daha kirleniyor. En azından sussak… Konuşmasak ve döngüyü bir yerde kırsak. Sosyal endikasyonlara maruz bırakmasak bu saf kalpleri. Ya en başından kırmızı balon uzatmasak küçük bir çocuğa ya da hakiki bir balonun ömür boyunca patlamayışının sorumluluğunu üstlensek… Bir yüz güldürme eyleminin bu denli zor olabildiği, düşünülmesinin fazla incelik olarak nitelendirildiği bir dünyaya bir çöp de biz atmasak… Fena mı olur?