Menü Kapat

Etiket: anarşi (sayfa 1 / 9)

anarşist banker

anarşist ne ister? özgürlük. kendisi ve başkaları için, tüm insanlık için özgürlük. toplumsal kurguların ya da kısıtlamaların etkisinden kurtulmuş olmak ister; özgür olmak ister, tıpkı dünyaya geldiğinde olduğu gibi, tamamen adil koşullarda olması gerektiği gibi; üstelik bu özgürlüğü hem kendisi hem de diğer herkes için ister. doğa karşısında bütün insanlar elbette eşit olamaz; büyükler ve küçükler, güçlüler ve zayıflar, zekiler ve daha az zekiler vardır… ötekiler de, herkes kendi arasında eşit olabilir; bunu engelleyen şey, toplumsal kurgulardır, dolayısıyla bu kurguları yok etmek gerekir.

daha önce huzurluğun kitabıyla kısaca bahsetmiştik pessoa’dan o da daha ziyade hayatını kaybettikten sonra kıymeti bilinenlerden. kitabımız anarşist banker. kısaca bir bankerin nasıl anarşist olduğu sorusunu yanıtlıyor. sayfa sayısı olarak da kısa bir kitap olmasına rağmen sordurduğu sorular ve düşündürdükleri ile kolay kolay hazmetmek çok mümkün değil. yavaş çiğnemek her noktada bildiğiniz gibi daha sağlıklı.

kapitalizmi ve sosyalizmi eleştirirken savunduğu anarşizmi de sorgulaması ve getirdiği bakış açısı kanımca oldukça değerli. toplumsal kurgulara öyle ya da böyle dahil olan bizlere de net bir ayna tutmuş olması kitabın değerini daha da arttırıyor. bize de antikçağ felsefesine selam çakarak bu tartışmayı açan metni muhakkak okumak kalıyor. kısa bir örnek ile yola çıkıyorsunuz;

Eğer bir insan köle olmak için doğmuşsa, onun karakterine aykırı olan özgürlük, onun için bir zorbalık olacaktır.

anarşist banker
fernando pessoa
türkçesi: ışık ergüden
Sel Yayıncılık
2018, 69 sayfa

Keman Sesi, Elektronik Müziği Rahatsız Etti

Aşırı farkında bir birey olmadım, olmak isterdim ama artık istiyor muyum bilmiyorum. Böyle olacağını hiç bilmiyordum, bilseydim bir vatandaşın olması gerektiği gibi yapardım ve hiçbir şey yokmuş gibi devam ederdim: Arkadaşların dünyada bulunabilecek en kolay ve yakın sevgi kaynağı olduğunu düşünürdüm ve arkadaşlarıma bolca zaman ayırırdım. Sevginin ve gülümsemenin her şeyi değiştirebileceğini düşünürdüm. Önünde oturduğum ağaca bakar ve doğaya hayranlık duyardım, hem de içtenlikle. Aileme, bana yaptıkları iyilikler için büyük bir sevgi duyardım ve onları bir şeye değişmeyi teklif edemezdim kendime. Birinin bunu etmesine de tahammül edemezdim ve bu iyilikleri bilerek yok sayan insanlara yüzümü buruşturarak bakardım. Bir ideolojinin içinde bulunur ve ölünceye dek bunu taşırdım. Hatta torunlarıma da bu sözde değişmez aforizmaları aşılardım. Paramı kazanırdım ve iznimi aldığımda tatilimi yapardım. Etrafımda olan kötülükleri kontrol altına almaya çalışırdım, dışında kalanlar benim sorumluluğum olmamıştır zaten.

Romantik kitaplar okurdum, fantastik filmler izlerdim. Bilim aşığı olurdum ama onun hakkında bildiğim şeylerin arasından tek bir sayı ve formül çıkmazdı, tek bildiğim var olduğu olurdu. Sınırlarımı çizerdim ve sınırlarımın dışına çıkan her ne var ise ona sadece saygı duyardım. Sınırlarımın olduğuna inanırdım. Popüler şarkıları severdim, klasik giyinmek hoşuma giderdi. Akrabalarım ile sıkça görüşürdüm, şakalaşırdım. Yolumun düştüğü ve düşmediği şehirlerdeki ayaklanmaları ve katliamları üzülerek izlerdim. Paris’e sevgilimle giderdim.

Kendi hakkında hayaller kurarak kendini sevebilen bir insanın, daha farklı hayaller ile kendini aşağılık hissedebilmesi güzel değildir. Bu bize verilmesi gerekenden daha üst bir imkân çünkü nereye yöneleceğimizi seçemeyiz. Kesinlikle hiçbir kişisel fikrimiz olamaz çünkü önümüzden çok fazla görsel, ses, doku geçiyor ve bir tanesi kalıp “an”da olması gereken şeyi “gelecek”te de yaşamaya çalışıyor. Ardından biri çıkıp “an artık geçmiş” diyor ve yeni “an”a sırayı devrediyor.

Durduk yere penceremi kırmak istiyorum. Bu saçmalık, ne kadar empatik ve etik anlamda kabul edilebilir olmasa da, kaosa itiyor beni. Artık bir şeyler patlasın istiyorum. Sessizlik ve huzur için gezdiğim ormanda yangın çıksın istiyorum. Aynı zamanda tatilimin keyfini çıkardığım otel yıkılıp benimkinden farksız bir amaç için burada olmayan insanların, mecazı bir yana, başına yıkılsın istiyorum. Çünkü sinirliyim, sinirliyiz. Böyle bir durumda etik ve empati de pek sikimde değil.

Sosyal Endikasyon

​Gülümse. Çizgiyi bozma. Mimiklerinin aslını kalbinde hissetmesen de olur. Sokaktaki çocuğa elma şekeri verdiğinde yüzündeki kir temizlenir mi sanıyordun? Peki bir kırmızı balonun mağrur hüznünü anlayabilir misin ruhunla? En iyisi hiç konuşma.

Bu konuşmanın felsefesi bir insanlık trajedisine dayanıyor. Maskeler…

Çocukken ufacık şeyler bile mutlu ederdi hepimizi. Gülmek çok kolaydı ve bir o kadar da güzeldi. Kimse sahtelikler peşinde koşmuyordu o zamanlar. Sonra birileri büyüdü. Büyüdü ve büyümeyenlere maskeleriyle oyunlar oynamaya başladı. İnandırıcıydı da her şey. Sonra elma şekerinin elması kurtlu çıktı, kırmızı balon patladı. Büyümeyenler, bu maskelerin etiyolojisini araştırmaya başladı. İnsan neden bu denli sahteydi? Ne diye yüze gülümseyip arkadan konuşmaya başlardı? Kütüphaneler tarandı, insanlığın hazin tarihinin eski cilt kitapları bulundu, arandı, tarandı. Cevap komikti. Sosyal endikasyon.

Mesela bir sevgililer gününü ele alalım. Zavallı zat, sevgilisini mutlu etmek için değil, hiç değil; sadece ve sadece toplum tarafından benimsenmek için hediye almak durumunda kalıyordu. Önemli olan, ‘nasılsın’ gibi ufak ama dünyalara değecek bir kelime değildi insanlar için. Önemli olan, bir şeyleri bir şekilde yapmış olmaktı. Gülümsemiş olmak, hediye almış olmak, sırtını sıvazlamış olmak… Tüm hareketler sıkıcı bir zorunluluk haliyle yapılıyordu. İçtenlik ve samimiyet, öğle namazını mütakip kılınan cenaze namazıyla ebedi istirahatgahına uğurlanmıştı. Artık bize de helvalarını yemek düşer, ne yapalım. Ölüyü diriltebilir mi insan? Bunun için uğraşıp didinmenin ne gibi bir anlamı olabilir?

Artık öyle bir yalanın ortasındayız ki, gerçekten yüz güldürmek için söylenen bir güzel söz beklemenin aşırı bir beklenti içinde olma, fazla derin düşünme ya da romantik hayallere dalma olarak nitelendirildiği bir hayatı yaşıyoruz. Yaşamak değil de bitkisel hayat daha doğru bir tanımlama olabilir. Sosyal endikasyonlar uğruna yaşıyor, yaşıyor ve hiç sorgulamıyoruz. Sorgulamıyor, düşünmüyor, durmadan konuşuyoruz. Boş boş konuşuyoruz, diğerlerini üzmek ve narsistik benliğimizi biraz daha doyurabilmek uğruna her şeyi yapıyoruz. İçimizden gelmeden yaptığımız tüm o konuşmaların ve davranışların ortasında, maskemizi takınıp sahte bir kahkaha patlatıyoruz. Sosyal endikasyonlara boyun eğip yaptıklarımızın cezasını büyümeyenlere çektiriyoruz, onları da kirletiyoruz, bütün güzellikleri yok etmeye çalışıyoruz. Yok edilenler yok etme arzusuyla yanıp tutuşmaya başlıyor. Yeni kurbanlar aranıyor. Kirlenenler kirletiyor ve bu döngü hızla devam ediyor. Ve insanlık her geçen gün biraz daha kirleniyor. En azından sussak… Konuşmasak ve döngüyü bir yerde kırsak. Sosyal endikasyonlara maruz bırakmasak bu saf kalpleri. Ya en başından kırmızı balon uzatmasak küçük bir çocuğa ya da hakiki bir balonun ömür boyunca patlamayışının sorumluluğunu üstlensek… Bir yüz güldürme eyleminin bu denli zor olabildiği, düşünülmesinin fazla incelik olarak nitelendirildiği bir dünyaya bir çöp de biz atmasak… Fena mı olur?

Et cinayet midir?

Yazının başında belirtmem gerekiyor ki bu yazı taraflı bir yazıdır. İnsan bilgiyi ararken doğal olarak doğruyu bulmaya eğilimlidir, o duyduğunun, gördüğünün gerçek olmasını isteyerek doğaya yönelir daha ilk aşamada taraflıdır. Ve sadece bu istek değildir onun bilgisinin oluşumunu etileyen, önceden bildiklerinin etkisiyle bilmek ister aynı zamanda. Marx’ın bir felsefeci olması ve felsefedeki aklın alanı olan devlet geleneğini  savunması onun diyaletiğinden devleti çıkarmış, Bakunin’inkinden ise ezilenin zaferini. 5 yıldır vejetaryen olan benim içinde bu yazının sonunun  mezbahanelerin tarafında sonuçlanmayacağına emin olabilirsiniz. Öncelikle et kelimesinin altını oymak istiyorum et bedenin yiyeceğe yönelmiş halidir. İnsanlar için bu kelime çok nadir kullanılır. Ya da tam tersi olarak bir biftek için dana bedeni, inek cesedi kullanılmaz et ürünlerindeki tüm literatür  cinayetin üstünü örtmeye çalışmanın, onu inkar etmenin,görmezden gelmenin bir ürünüdür. Tadının güzel olmasından, doğanın işleyişinden, ya da beslenme ihtiyacı gibi bir çok neden insanların bu cinayete karşı ürettikleri bahaneler vardır. İlk olarak beslenme  konusunda insanın etsiz yaşayabileceği kanıtlandı sonra doğanın en tepede tek türün olduğu bir dengesi yoktur. Doğa insan ve hayvan olarak ikiye ayrılmaz, insanlar dışındaki tüm türleri  hayvanlar olarak eritmek başlı başına bir sorundur. Çoğu kişi insanın diğer türlerden aklı ve değer yaratması bakımından ayrıldığını savunur, insan değer yaratmıştır, kendi içerisinde cinayeti, tecavüzü yasaklamıştır. Peki bu değeri diğer türlere karşı uygulamaması salt insan için geçerli olması buradaki mantıksızlığı ve yaratılan değerin samimiyetsiziğini göstermez mi? Bir insanı öldüremezsin aynı türden olduğunuz için ama  yemek için bir kuzuyu kesebilirsin. Peki bir insanı yemek için öldürebilir miyiz? Bir şeye değer verilebilmesi için onun insani olması gerekiyor o yüzden insanın yiyeceğine yemek ineğin yiyeceğine yem kedininkine ise mama denir. Kedi köpek vs. bir bebeğe benzetilerek insanileştirilmiştir. İşte bunun adı türcülüktür kesinlikle ırkçılık, milliyetçilik ve dincilikten farkı yoktur. İnsanlar ve diğer türler arasında cinayetsiz mutualist bir ilişkinin var olabileceğini, diğer türlerin de yaşam alanına saygı duyarak yaşanabileceğini mümkün. Temeli sömürüye dayalı kapitalist ve parası olanın her şeyi yapabileceği liberal bir toplumda  bunu yapmak imkansızdır. Dünyayı daha fazla kar için yok eden sermayenin göz boyamalık projelerle bu durumu iyileştireceğini dönüştüreceğini düşünmek boş bir hayaldir. Bir vegan/vejetaryen’in türcü olmadığını söyleyip liberal olması bir akıl tutulmasıdır. O  diğer türlerin sömürülmemesi gerektiğini savunup belli bir sınıftaki insanların sömürülmesine göz yumar. Özellikle Türkiye’de bunun örneği çoktur; milliyetçi, ırkçı veganlar bile vardır sanırım. Yeni bir dünya ancak ezilenlerin elinden çıkabilir. Sınıfsız türcü olmayan bir dünyayı bize asla burjuvalar elinde sunmayacak ya da proletarya diktatörlüğü  sonucu gelmeyecek ancak tüm ezen ezilen ilişkisini, tahakkümü, otoriteyi  reddeden düşünce ile başka bir dünya mümkündür. Büyük şiirler, büyük sanatlar, büyük felsefeler yarattığımızı düşünüyoruz ancak tıpkı antik yunandaki düşünürlerin gözlerinin önündeki köleleri yok saymaları gibi biz de diğer türleri yok sayıyoruz. Et cinayettir, tecavüzdür bir bedene karşı, cinsiyetçiliktir toplumdaki değeri bakımından, sömürüdür, hor görüdür, faşizmdir.

Özgürlük (Bir Hayal Olsa Da)

İnsanın postapokaliptik fantezilerinde bile, her şey Ortaçağ’a hatta ilkel komünal bir şekle dönmüşken, hala yine de eski “yüce” halinin kalıntılarını barındırması ve kendi gözü doymazlığının kendisine getirdiği belaların bile kibrinden herhangi bir şey götürmesini engellemesi nedendir?

Anlatmak istediğim şu, en beter kıyamet sonrası fantezide bile yine de bir ileri teknoloji alete sahip olunması, yani yemek bulamayıp birbirlerini yiyen insanların yine de medeniyetten sıyrılmadıklarının hatta eski teknolojiyi ilerletme çabalarının var olduğunu göstermeye çalışmaları nedendir? Ya da asla bir kıyamet sonrası fantezide insanın yok oluşunun tamamen konu edilmemesi, yine en üstün varlığın insan oluşu nedendir, hala bir kıyamet sonrası fantezide bile neden hayvanlar insanın tahakkümü altındadır?

Bir post apokaliptik hayalde bile insan, ötekinin iktidarının yokluğunu hayal edemez durumdadır, bir kastlaşmaya ve hiyerarşik bir yapılanmaya çoğu fantezide yer verilir, hatta hükümetlerin gözünün doymazlığı yüzünden insan türü felaket ile karşılaşmış olsa bile yine de bir hükümetleşme görülür hayallerde, burada insan toplulukları ve bireyler arasında oluşacak doğal hiyerarşiden değil, ilkel bir bürokrasi biçiminden bahsediyorum. Çetelerin oluşumu ve erken – vergi benzeri değiş tokuş şekillerinin – daha doğrusu yapay hiyerarşinin vergi ile belki daha çok feodal şekilde altta kalanlar tarafından ödüllendirilmesi diyebiliriz – görülmesi nedendir? Neden insan devletsizliğin hayalini kuramaz ya da neden hep kendi katiline fantezilerde dahi olsa aşık olur da onun en azından küçültülmesinin dahi hayalini kuramaz?

Tarih boyunca insanlar kendi özgürlüklerinin bile kendi özgürlüklerinin bir süre boyunca tamamen üst bir yapıya devredilmesi şeklinde geleceğini iddia eden teoriler üretmiştir de, yine de devletin tamamen yok olabileceğini veya belirli boyutlara indirilebileceğini “aptalca bir ütopya” olarak görmüştür. Bu tuhaf bir sorumluluğu atma ve konformizme kaçış mıdır? Yoksa özgürlüğün en azından teoride bile var olmasına karşı yüzyıllarca geliştirilmesi istenmiş intoleransın bir dışavurumu mudur?

Doğrudur ya da yanlıştır ama dinlerin çoğunda -en azından benim bildiğim kadarıyla – devlet otoritesine saygı duyma emri ya da önerisi vardır. Ahlak sistemlerinin benim bildiğim kadarıyla pek çoğu yine kişinin devlet için var olduğunu – en azından bu coğrafyada ya da ülke tarihinde – gizliden gizliye bile olsa insan zihinlerine yerleştiregelmiştir bazen tam tersini söylerken bile bir otoriteyi onaylama vardır. Feodal dönemde de bu olmuştur lakin kapitalizme geçiş sürecinde ve kapitalist süreçte devlete başkaldırı ve bireysel özgürlükleri özendirici çalışmalar yükselmiştir. Daha sonra Marx kendi öncüllerinin bu savunusunu ayrıca kapitalistlere karşı da işçi özgürlüklerini savunurken yaptıysa ve devleti de kapitalistlerin bir aygıtı olarak gördüyse bile, bürokrasiye ve devlet otoritesine apaçık bir teşvikte bulunmuştur veya yazdıklarının bu şekilde de bir okuması yapılabilir.

En azından kendi coğrafyamızda, devletin kadir-i mutlak olduğunu söylerken yine de belirli şekillerde onun var olan bilgisizliklerinden yararlanarak bazı ayrıcalıklar elde ediyoruz, devleti savunurken onun kuyusunu kazmaya çalışıyoruz, belki de bu ikiyüzlülük, bu coğrafya insanının devletsiz bir hayat veya devletin elinin kısaldığı bir hayat hayal etmesinin olanaksızlığından gelmektedir, kim bilir.

Yine de belki bir gün biz de doya doya özgürlük hayal edebiliriz diye düşünmeye devam edelim, yalnızca özgürlüğün tanımının elimizde kalma tehlikesine karşı.

flavio costantini: the art of anarchy

italyan artist (1926 – 2013) çalışmalarının bizim inceleyeceğimiz bölümünde 1878 – 1926 dönemini ele alan flavio costantini, haymarket olayı gibi anarşist hareketin tarihi açısından önemli olayların yanında; bakunin, makhno, lacombe gibi ikonik şahsiyetleri de ele almıştır. bireysellikten uzak belgesel niteliğinde çalışmaları, fail ve mağdur arasındaki karmaşık ilişkinin doğurduğu tarihsel sonuçları ve bu sonuçlardan kaçınmanın imkansızlığını yansıtır.

flavo costantini: the art of anarchy

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.