Etiket: amerika

Amerika’da hakikat avı: Richard Brautigan

Roll Dergisi, S.2, Aralık 1996

“O kadar güzelsin ki, yağmur başladı.”

Richard Brautigan (1935, Washington, Tacoma – 1984, Bolinas, Marin County). Amerikalı hakikat avcısı. Avın anlamını tuttuklarının toplamında aramadı. Avcılığı “başarı”yla ölçmedi. Avlanmak, yalnızca bir yaşama biçimiydi. Irmaktan ırmağa, balıktan balığa, günlüğünü tuttuğu avı bir hayat topografyası oldu çıktı, kendisi de avının avladığı avcı, bir hayat balığı.

Sonra… “Yeşil bir balçık küvetin kenarlarında büyüyordu, etrafta yüzen düzinelerce ölü balık vardı. Gövdeleri ölüm nedeniyle beyaza dönüşmüştü, tıpkı demir kapılardaki buz gibi. Gözleri iri ve sabitti. Balıklar çaydan aşağıya doğru çok fazla yüzme hatasına düşmüş, ‘Paranı kaybedince, kaybetmeyi öğren’ şarkısını söyleyerek kendilerini sıcak suda bulmuşlardı”(1). Ya da, (aslında her Brautigan kitabında olduğu gibi) bir başka alternatif son: ırmağı fazla yukarı çıkan bir balık kaynağında vecd haline geçmiş, kalıbını bırakıp göçmüştür. Ya da, kaynağa ulaştığında artık gereksinim duymadığı ölü gövdesi kendi kendine aşağıya, insan çamurunun radyoaktif çözülümüyle ısınan sığ sulara sürüklenmiştir, kim bilir?

Bu satırlar, Brautigan’ın Kürtaj: Tarihi Bir Romans’da (2) (The Abortion: An Historical Romance) anlattığı, insanların gecenin üçünde bile zili çalıp, “Otel Odalarında Mum Işığıyla Büyüyen Çiçekler”, “Deri Giysiler ve İnsanlığın Tarihi” ya da “İki Kere Yumurtlanan Yumurta” gibi başlıklar taşıyan elyazmalarını, fotokopilerini, özel basımlarını bıraktıkları Kütüphane’ye teslim edilebilecek bir “Alternatif Hayat Hikayeleri Sözlüğü”nden alınmış olabilirdi. “Gerçek” Amerikalı yazar Brautigan, 1954′de, 19 yaşındayken San Fransisco’ya yerleşmiş, kendisini, Beat Kuşağı diye adlandırılan yazarların arasında bulmuş, Edebiyat tarihine “San Fransisco Rönesansı” olarak geçecek sanatsal üretim sürecine katılmıştır. Beat Kuşağı, Anatole Broyard’ın, Büyük Depresyon yıllarının “Kayıp Kuşağı’nın gayri meşru oğlu”, Norman Mailer’ın, “toplumsal gövdedeki asi hücre”, “beyaz zenci”, “psişik yasadışı” olarak nitelediği “hipster”lardan oluştu (3). Hipster prototiplerine, Brautigan’ı da hayli etkilemiş olan Nelson Algreen’in Neon Çölü (Neon Wilderness-1947), Vahşi Tarafta Bir Yürüyüş (A Walk on the Wild Side-1956) gibi kitaplarındaki, Chicago ve New Orleans barlarının, genelevlerinin ayyaş, pezevenk, uyuşturucu düşkünü, işsiz taifesi arasında sıklıkla rastlanır. Büyük Depresyon yıllarının ortalama, düzene saygılı, anti-komünist Amerikan yurttaşının tiksinti ve korkuyla bucak bucak kaçtığı bir “mikrop”, işçi sınıfı hareketinin “ihmal edilmiş piç kardeşi”dir. Celine ve Genet gibi Avrupalı kardeşlerinden ayrı düşünülmemesi gereken hipster, “mistik ve romantik bir muhalefet”i temsil eder (4). Allen Ginsberg, New York’daki San Remo barında bir araya gelen ve aralarında, Julian Beck, John Cage, Gregory Corso, Merce Cunningham, Miles Davis, Dorothy Day, Paul Goodman, Jack Kerouac, Judith Malina, Jackson Pollock, Gore Vidal gibi müdavimlerin bulunduğu hipster‘ları “yeraltından gelenler” (subterraneans) diye adlandırdı (5). Malina ve Beck’in the Living Theater gösterimleri, Miles’ın ve diğer uçuk cazcıların konserleri, Goodman’ın grup terapileri sonrası barda toplanılıyor, Pollock ve Cage ses ve form hakkında tartışırlarken, Reich’ın “ogon kuramı”ndan alıntılar, eşcinsel özgürlük sloganları, cazla uyuşturucu ilişkileri üzerine varoluşçu söylevler araya karışıyordu. Bu ekibin bir kısmı, Beat’in yolcu ruhuyla Güney’in sıcaklığına doğru göçtüler. Onları çeken yalnızca sıcak iklim, okyanus ve rehavet vaadi değildi. San Fransisco’da da bir şeyler oluyordu.

Frisco Bohemya’sı daha 1946′larda oluşmaya başlamıştı. Liberter Çevre adı altında bir araya gelen pasifist-anarşist bir grup, Emma Goldman, uluslararası anarşist örgütlenme, Stalinizmin çöküşü gibi konuların yanısıra sanat hakkında da tartışıyordu. Kenneth Rexroth, Robert Duncan, Philip Lamantia, Jack Spicer, Muriel Rukeyser, William Everson gibi “yerel şairler” bu Çevre toplantılarına katılmaya ve giderek bir tür “şairler tarikatı”na dönüşmeye başladılar. Rexroth’un çıkardığı The Ark adlı derginin etrafında toplandılar ve William Carlos Williams, James Laughlin, Paul Goodman gibi “dışardan” gelen katılımlarla güçlenerek Körfez Topluluğu”nun çekirdeğini oluşturdular. Blake, Baudelaire, Rimbaud, Artaud’nun yanısıra, Stein, Joyce, Whitman, Pound, Lawrence gibi “modern ustalar”ın seslendirildiği “session”lar yapılıyor, marihuana gırla gidiyor, caz, blues dinleniyor, eşcinsellik dünyanın en doğal davranışı olarak görülüyordu. Paris’den, Sorbonne tahsilinden dönen Lawrence Ferlinghetti ve New York’tan gelen Ginsberg ve Kerouac gibileriyle, Black Mountain College’da toplanan Cage, Cunningham, Monte Young, Robert Creeley, Charles Olson’ların yakın etkisi bir araya gelince neşeli ve patlayıcı bir karışım çıktı ortaya ve Beat Kuşağı’nın “San Fransisco Rönesansı” başladı. Artık Frisco, sürekli yaşanmasa da mutlaka uğranılması ve feyz alınması gereken bir “yuva” haline gelmişti: Anarşizm, Zen Budizm, Varoluşçuluk, Kabbala, Dada, Caz, Homeros, Marihuana, Rock’n Roll, otomatik yazım, performans sanatı, herşey füzyona uğruyordu. Ve kuşkusuz, bir de Kaliforniya şarabı. Bu yuvanın iki bekçisi vardı ki, herkes bir biçimde onların mekanından geçiyordu. Biri, Al Capone’un Chicago’da kendisine hediye ettiği ceketle dolaşmayı pek seven, “egomanyak bir empreseryo” olmanın yanısıra ender rastlanan bir şair de olan Rexroth’un evi ve kurduğu Six Gallery, diğeri Ferlinghetti’nin, Amerika’nın ilk “paperback” kitap basan yayınevi, Beat edebiyatının “fener”i, halen hafta içi 24:00, hafta sonu 02:00′ye kadar mesai yapan ve Charlie Chaplin’e atfen City Lights adını alan kitabevi… Rönesans’ın doruğu Ginsberg’in Uluma’sıyla (Howl) tarihlendirilir. İlk kez Six Gallery‘de şairin kendisi tarafından okundu ve City Lights‘ın “cep şairleri” dizisinin dördüncü kitabı olarak basıldı (1956). Brautigan Uluma‘yı Ginsberg’den dinledi ve taze basımından okudu. Amerika’da Alabalık Avı‘nın (Trout Fishing in America) anlatıcısının, “hayatı Dostoyevski ve fahişelerden öğrenen” kitapçının pişirdiği kahveyi içip, kitap okuyup, “iğrenç 1959 yılının bitmesini beklediği” dükkân, Ferlinghetti ve City Lights‘a bir şeyler borçludur. Aynı evi paylaştığı “Kırmızı kulaklı Buda” Philip Whalen ve dost olduğu Michael McClure, Gary Snyder sayesinde Beat’lerin ortasına daldı. “O günlerde yalnızca şiir yazıyordu. Kendi parasıyla yayınlattığı şiir kitaplarını sokaklarda satıyor, bazen de yoldan geçenlere armağan ediyordu. Brautigan, şiiri düzgün cümleler kurabilmek, romanları için ön çalışma ve ‘ev ödevi’ yapmak için yazdığını söyleyecekti” (6). McClure’un deyimiyle, “San Fransisco, ‘alabalık bakınmak’ için zengin bir akıntılar ağıydı”(7). O da, her rönesans gibi bu canlanma da sönmeye yüz tutuncaya kadar, orada hakikat avı temrin etti. Uluma‘nın sansüre uğraması, Ferlinghetti’nin tutuklanması ve 1957 yazında her ikisinin de beraat etmesinin ardından, Bohemya’nın yavaş yavaş “temiz” Amerika’nın kolluk kuvvetleri tarafından kuşatılması operasyonu başladı. “Polisler, burada Rönesans’a falan izin vermeyecek” diye manşet atıyordu bir gazete. Uyuşturucu kullanımı ve eşcinsellik baskının görünür nedenleri oldu. Bu arada “iç” çatışmalar da hızlandı. “Eskiler” ve “yeniler”, “yerliler” ve “dışarlıklılar”, ihanetler ve boşanmalar, kıskançlıklar derken, önce Rexroth ile Kerouac ve Ginsberg’in araları açıldı, sonra da genel bir dağılma gözlendi. Haziran 1960′da topluluk New York’a, Kuzey Kaliforniya’daki Balinas’a, Big Sur’e, Venice Beach’e ya da daha uzaklara, Oregon’a, Meksika’ya, ya da daha da uzağa, Paris Beat Hotel’e, Tanca’ya vb. “taşınmaya” başladı. Frisco’ya yine de arada sırada uğranıyordu gerçi, ama “doğuş” bitmişti.

Brautigan, 1961′de karısını, bebeğini ve daktilosunu alıp “ava” çıktı. Idaho ırmakları boyunca elden düşme Plymouth’unu sürdü. Kendi “Yol(un)da”, Huckleberry Finn ya da Neal Cassady’yle aynı soydan kahramanı, Amerika’da Alabalık Avı‘nın serüvenlerini yazdı. Evet, avcı avlanma süreciyle aynı adı taşıyordu. Olağanüstü keyifli bir kitaptı bu. Ama bir ırmak kadar da tekinsiz. Girdaplar da vardı. Blues gibi akan huzur ve hüzün ırmakları da, kan kokan “orospu çocuğu çay”lar da. Alternatif Amerika’nın simgesi Koyote’lerin kafasını siyanür kapsülleriyle uçurmaktan ve üç kitap yazıp idam cezasına karşı mücadelenin simgesi haline gelen Caryl Chessman’ı St. Quentin’de gaz odasına göndermekten haz duyan orospu çocuklarını hatırlatan “tuzlu” çaylar. Burroughs’un deyimiyle Pis Ruh’un keyifle yüzdüğü “barsak çamuru”nun aktığı çaylar. (Joseph Beuys Amerika’ya geldiğinde yalnız Koyote’yle konuşmayı seçmişti. Chessman’la da konuşmanın tek yolu buydu belki de.) Çocukluğundan beri bir “Amerika’da Alabalık Avı teröristi” olan Brautigan, yanında kadını, kucağında bebeği temiz su arıyordu, onu kaynağa götürecek akıntıyı.

Romanın dokuz bölümü ünlü Beat dergisi Evergreen Review’de, üçü City Lights Journal‘da, tamamı da Four Season Foundations tarafından yayınlandıktan sonra, Brautigan artık karşı-kültürün gözde yazarlarından biri haline gelmeye başlamıştı. Beat Kuşağı’ndan, Amerikan yayıncılık endüstrisinin ve genelde medyanın “Sputnik” misali türettiği Beatnik’ler sarmıştı ortalığı. Ginsberg, bunu Frankestein’ın doğuşuna benzetiyordu. Öte yandan Hippie’ler ve Yeni Sol geliyordu, daha derinden. Woodstock yaklaşıyordu. Merry Pranksters, sonra da Grateful Dead yola koyulmak üzereydi. Yeni Sol kuşkuyla karşılasa da, Hippi’ler Brautigan’ı çok sevdiler. Öfkeli bir şiddetin izi yoktu onda. Herşey pespembe de değildi. Hakikati arıyordu, ama onu zorla yaratmayı düşünmüyordu. Yolda karşısına çıkarsa şanslı sayacaktı kendini.

Kitapları ardı sıra yayınlandıkça, okuyucu kitlesi de hızla artıyordu. Bütün bir Woodstock tayfası potansiyel okuruydu neredeyse. Big Sur’ün Güneyli Generali (A Confederate General from Big Sur), Kerouac’ın Cassady’si gibi bir tiple, Thomas Wolfe’un hemşehrisi Lee Mellon’la, Frisco’dan Big Sur’e doğru yapılan bir yolculuğun öyküsüdür. Yalın, gündelik hayatın şiiriyle yüklü. Politik değildir, çünkü politika “saldırgan bir biçimde orada”dır hep. Yazıldıktan dört yıl sonra, 1968′de yayınlanan Karpuz Şekerinde (8) (In Watermelon Sugar), en çok sevilen, en keyifle okunan kitaplarından biri oldu. Hemen herşeyin karpuz şekerinden yapıldığı, uçucu, parlak, duyusal değişime uğramış, içgörüyle davranan ve bunu büyük bir doğallıkla yapan, ailesini parçalayan kaplanlarla karşılıklı anlayışa dayalı bir sohbete girebilen insanların yaşadığı bir dünya anlatılır bu kitapta. Satırlar, ses-imgelerden örülü bir iç müzikle akar. Aşk ve çiçek çocuklarının istediği, iyimserlik ve LSD’yle gördüğü herşey… Kürtaj‘dan sonra Hawkline Canavarı: Bir Gotik Western (9) geldi. Tam bir “Beat kimyasallar karışımı”. Shelley ve Poe, Blake ve Wolfe karışımı bir “Gotik Western” (Jim Jarmousch’un Dead Man‘i bana fena halde bu kitabı hatırlatmıştı).

68 Ruhu kırılmaya, ortalık kararmaya, artık yollar tehlikeli olmaya, otostopçulara ateş edilmeye başlamıştı. Willard ve Bowling Kupaları: Sapkın Bir Giz (Willard and His Bowling Trophies: A Perverse Mystery), Sombrero’nun Düşüşü: Bir Japon Öyküsü (Sombrero Fallout: A Japanese Novel), Babil’i Düşlemek: Bir Dedektif Öyküsü-1942 (Dreaming of Babylon: A Private Eye Novel 1942), Artık Onu Rüzgar Alıp Götürmeyecek (So the Wind Won’t Blow it All Away), Tokyo-Montana Ekspresi (The Tokyo-Montana Express), 1970-80′lerin ruh karartıcı ortamında yavaş yavaş, sessiz sedasız yayımlandı.

Kaybolan umutlarla birlikte, Brautigan’ın okuyucuları da seyrelmeye yüz tuttu. Ama Amerika dışında, Japonya ve Avrupa’da zevkle okunuyordu. Özellikle Japonlar ondaki hayku tadını almışlardı, tıpkı onun da hayku’nun tadını aldığı gibi. Sık sık Tokyo’ya gitmeye başladı. Montana’daki bir çiftlik evinde yaşıyordu. Tokyo-Montana Ekspresi bu dönemin ürünüdür. Oltasına takılan hakikat, cüceleşen bir yıldız gibi giderek kendi içine doğru büzülmeye, o da daha sık depresyon geçirmeye başladı. Melankoli’nin Astro-Fiziği… Ve bol bol alkol…

“1984 yılında Bolinas’a döndü. Evine kapandı. Uykusuzluk çekiyor ve yakın dostu Thomas McGuane’nin kıyaslamasıyla ‘Dylan Thomas’dan bile daha çok içiyordu’. Her yerde ölümü görüyordu. Daha yerinde bir anlatımla, ölümün ona yüzünü gösterdiğini düşünüyordu. Duyarlılığı bu hayatı kaldıramayacak kadar keskinleşmişti. Evinin yarı açık penceresinden içeri girmeye çalışırken boynu kırılan bir kuşun uzun süre can çekiştikten sonra ölmesini günlerce unutamadı. Bir gün kumsalda yürürken, kıyıya vurmuş ölü bir fok balığı gördüğünde eğilip onun açık kalmış gözlerine uzun uzun baktı ve sonra hıçkırarak ağladı. Nihayet uzun bir av yolculuğuna çıkacağını söyleyerek dostlarıyla vedalaştı. Onun yine alabalık avına çıkacağını düşündüler. (…) Brautigan’ın cesedini ise ‘Ava çıkıyorum’ diyerek dostlarıyla vedalaşmasının üzerinden üç hafta geçtikten sonra, Bolinas’daki evde özel dedektif David Fechheimer buldu. Başına kurşun sıkarak intihar etmişti. Brautigan’ı anmak için bir araya gelen ve bol bol içen dostları, seçmiş olduğu intihar üslubundan dolayı Hemingway’i suçladılar. Belki de gerçekten alabalık avına çıkmak istemiş, ama son anda vazgeçmişti. Amerika’nın nehirlerinde artık alabalıkların yaşamadığını ve bütün akıntıların durduğunu anlamıştı belki de” (10).

Beat edebiyatı içinde bir çok ayrım yapıldı. Bunlardan biri, 1945 Sonbaharı’nda yaşandığı söylenen bir anekdota dayanır. Bir kulübede, bir yatakta Ginsberg ve Hal Chase, diğerinde Burroughs ve Kerouac yatıyorlarmış. Kerouac ve Chase, Thomas Wolfe soyundan geldiklerini (Wolfean), diğerleri de bu soya ait olmadıklarını (non-Wolfean) ilan etmişler (Ginsberg ve Burroughs’un, Eski Dünya’nın kozmopolit “occult” geleneğinden, “Baudelaire soyundan” geldikleri söylenir ve “Kara Papaz” diye adlandırılırlar). Bu, aslında oldukça işe yarar bir ayrımdır. Bu bakımdan, Brautigan’ın da, yeni ufukların vaadini dillendiren Amerikalı öncülerin epik geleneğinden, Wolfe soyundan geldiği söylenebilir. Bu kuşak hakikatin kaynağını ararken “yolda” ölmüş, yolun hakikatine göçmüştür. Kara papazlar ise, öfkeyi ve şiddeti hiç eksik etmemişlerdir içlerinden, savaştıkları tam da bu “Çirkin Ruh” olsa bile. Burroughs, bu “gerçekçi paranoyak” kendi içindeki yaratıkla nihayet yüzleştiğini ve Şaman’ın ona, artık bu ezeli korkudan kurtulduğuna göre, tipik Amerikalı’nın en alt düzeyde temsil ettiği kapitalist İğrenç Ruh’la daha etkili bir biçimde savaşabileceğini söylediğini ifade eder. Biri 49′unda, aradığı kırılgan hakikati incitmemek için kendi ruhunun uçurumuna eğilip baktı ve göçtü, diğeri 82’sinde, lemurların soyu tükenmesin diye gizli servislerle uğraşıyor ve hâlâ silah koleksiyonunu genişletip sahneye çıkıyor (1997′de göçene kadar). Hakikat avının iki yolu. Hassas denge. Ama bunun mutlaka bir “seçim sorunu” olması gerekmiyor. “Şeylerin hali” de olabilir. Sarkaç salınımı…

“Ölümü çalarsın çünkü
Canın sıkılmıştır
İyi Filmler gösterilmiyordur
San Fransisco’nun
sinemalarında
Hız yaparak dolaşırsın bir süre
dinlersin
radyoyu ve sonra ölümü terkeder
uzaklaşırsın
uzaklaşırsın, bırakırsın polis
bulsun…”

R. Brautigan
Türkçesi: Halil Turhanlı

Özgür Uçkan’a saygılarla – http://www.ozguruckan.com/kategori/sanat/22204/amerika-da-hakikat-avi-richard-brautigan

Notlar

(1) Richard Brautigan, Amerika’da Alabalık Avı, Türkçesi: Zekeriya Şen, Altıkırkbeş Yayın, 1995, sf. 56 (Aynı kitabı hemen hemen aynı tarihte Can Yayınları da yayınlamıştır. Kullandığımız 645 basımına, A.A.A.’nın sonradan bulunan kayıp iki bölümü de eklenmiştir.)
(2) Bkz. Richard Brautigan, Kürtaj: Tarihi Bir Aşk Romanı, Çev. Belma  Baş, Armoni, 1992 (”Romans”ın “Aşk Romanı”ıyla karşılanması gibi oldukça serbest bir yorumda bulunsa da, rahat okunur bir çeviri olduğunu belirtelim. Bu arada, kitaptaki “yayınlanmamış eserler için kütüphane” fikrinin, 1990 başlarında Vermont, Burlington’da hayata geçirildiği yolunda bir enformasyon aldık. Verilen adreste böyle bir kuruluşa rastlanmamış. 28 Ocak 1996 tarihli New York Times Magazine’e göre, kütüphane kapanmış ve “eserler” bir halk kütüphanesine devredilmiş. Bir İnternet şakası olup olmadığını bilmediğimiz bu söylentinin dışında, yine Burlington’da elyazmaları toplayan gerçek bir Kütüphane varmış: Fletcher Free Library. Brautigan’ın gözlükleri ve daktilosu da burada bulunuyormuş. Maalesef Kütüphane dolup taştığı için yeni elyazmalarını kabul etmiyorlarmış. Ama “mayonez”le biten Amerika’da Alabalık Avı‘na nazire olarak, bir kitabı okuyup bitirene mayonez servisi yapıldığı, yine internet söylentileri arasında.)
(3) Steven Watson, The Birth of the Beat Generation / Visionaries, rebels, and hipsters, 1944-1960, Pantheon Books, New York, 1995, sf. 121.
(4) Bkz. Halil Turhanlı, “Zenci, Hip ve Caz”, Müzik ve Muhalefet, Altıkırkbeş Yayın, 1996, sf. 123-129.
(5) Steven Watson, a.g.y., sf. 119-121 (San Fransisco Rönesansı’yla ilgili bilgi özellikle bu kaynaktan derlenmiştir).
(6) Halil Turhanlı, “Beat kuşağı’nın önde gelen yazarlarından Richard Brautigan dilimizde”, Amerika’da Alabalık Avıiçinde, sf. 154.
(7) Aktaran: Steven Watson, a.g.y., sf. 193.
(8) Richard Brautigan, Karpuz Şekerinde, Çev. Ayşe Nihal Akbulut, YKY, 1994.
(9) Richard Brautigan, Hawkline Canavarı: Bir Gotik Western, Türkçesi: Şebnem Vitrinel, Altıkırkbeş Yayın, 1996 (Bu kitabın bir başka çevirisi, Türkçe’deki ilk Brautigan kitabı olma özelliği taşır. Adı, kitabın çekimini yoğunlaştırmayı hedefleyen bir romantik-pop müdaheleye uğramıştır: Şatodaki Canavar, çev. Nurten Arakon, Hürriyet Yayınları, 1979).
(10) Halil Turhanlı, Amerika’da Alabalık Avı içinde, sf. 157. (Ölümünden sonra çıkan bir Seattle gazetesinde, kesin ölüm tarihinin 25 Ekim 1984, kullandığı silahın bir 44′lük olduğu ve yazarın cesedinin yanında sonuna kadar içilmemiş bir şişe alkol bulunduğu yazıyor. Markası ve türü belirtilmemiş. Cesedi bulan özel dedektifin, sürekli düşlerinin Babil’ine uçtuğu için silahına mermi bile alamayan dedektifin öyküsünü okuyup okumadığını, okuduysa ne hissettiğini hep merak etmişimdir.)

richard brautigan . amerikada bir alabalık avı

(…) Brautigan’ın cesedini ise ‘Ava çıkıyorum’ diyerek dostlarıyla vedalaşmasının üzerinden üç hafta geçtikten sonra, Bolinas’daki evde özel dedektif David Fechheimer buldu. Başına kurşun sıkarak intihar etmişti. Brautigan’ı anmak için bir araya gelen ve bol bol içen dostları, seçmiş olduğu intihar üslubundan dolayı Hemingway’i suçladılar. Belki de gerçekten alabalık avına çıkmak istemiş, ama son anda vazgeçmişti. Amerika’nın nehirlerinde artık alabalıkların yaşamadığını ve bütün akıntıların durduğunu anlamıştı belki de.

kitabı ya da brautigan’ı anlatmaya gerek yok. tost makinesiyle ile taranmış türkçe versiyonunu ya da sorunsuz ingilizce versiyonunu indirip okumaya başlayabilirsiniz.

not: üzgünüm sana vermeyi unutmuşum mayonezi.

 

bir ekonomik tetikçinin itirafları

hedef ülkeye bir milyarlık kredi ayarlanır. bununla havaalanları, yollar, köprüler, limanlar yapılır. halkın hiçbir ihtiyacını görmeyecek bir yığın inşaat dikilir. gidip yönetimlere rüşvet veririz. onları büyük miktar kredi almaya ikna ederiz. nasılsa bu paranın %90’ı amerika’ya geri gelecektir. ülkeyi büyük bir borca sokarız. bu borç durmadan büyür. o ülkenin milli bütçesinin yarısını bulur. sağlık ve eğitime kuruş kalmaz. tarım topraklar yok olur. ülkede küçük bir azınlık rüşvetlerle olağanüstü zenginleşir. halk yokluk içinde debelenir.

– ünlü ekonomik tetikçi, john perkins

radyo #3 – joe strummer was born in ankara

joe strummer ankara’da doğmuştur. bu nedenle ankara’nın en güzel yanı istanbul’a dönmesi değil, bu evrensel müzik adamının bu şehirde doğmasıdır. kendisinden hareketle ingiliz panklarına selam ederek dinliyoruz.

8 tracks . etilen

dönemin ekonomik koşulları sebebiyle amerika’da punk sanat ve edebiyat çevresine öfkesini kusarken, ingilterenin işsiz gençleri pek tabii ki ekonomiye, kraliçeye ve sisteme sövmek zorundaydılar. ingilizlerin moda girişimcisi malcolm mclaren‘in sunduğu sex pistols, sid vicious ile meşhur olmaya devam ederken; television‘dan tom verlaine çengelli iğneden ziyade şiirleri ve müziği ile uğraşıyordu. cbgb‘nin tanınırlığının artması ve çalan grupların alt gruplarını kendileri seçmeleri güzelliği ile birlikte amerika’da müzik olarak olgunlaşan punk, ingiliz yavrusundan giyim kuşam tarzını alarak bir döneme damgasını vurdu.

godspeed you! – BBF3

açılımı “blaise bailey finnegan the third”. slow riot for new zero kanada albümünün moya’yı takip eden ikinci ve son parçası. blaze bailey iron maiden grubunun solisti. şarkı da kendisiyle yapılan bir röportajın monologunu içeriyor. üşenmedik çevirdik, üşenmeyin okuyun.

 

pekala… niye böyle düşünüyorsun?

…pekala… ülkenin koşturduğu yönü sevmiyorum, bilmiyor musun, ve, eee … bu hemen hemen şiirimde yansıttığım şey. devlet… amerikan devleti – onlar alçak, onlar çok hilekar, onlar yalancı, onlar dolandırıcı, onlar sömürücü. demek istediğim, amerikan devleti, sistematik bir devlet .. kimsenin güvenemeyeceği. ben kendim onlara güvenmiyorum

ve ne kadar zamandır yazıyorsun?

ha?

ne kadar zamandır yazıyorsun?

dört yaşımdan beri.

bu tarz şeyleri çok yapıyor musun, yani, açık mikrafon önünde konuşmayı?

oh açık mikrafonlara bayılırım, buraya gelip mikrafon önünde konuşmayı çok seviyorum, kesinlikle.

genelde ne tarz tepkiler alıyorsun?

çoğunlukla, insanlar … genelde ne söylediğime katılıyorlar.

seninle konuşmadan önce kulak misafiri olduk… bugün aşırı hız yaptığın için mahkemeye çıktın…?

doğrudur.

peki, bize hikayeyi anlatmak ister misin?

evet, kesinlikle, hikayeyi anlatmamın benim için bir sakıncı yok. eee… bugün aşırı hız yaptığım için mahkemeye çıktım, ve hakime dedim ki, eee… “sana bir şey söylememe izin ver, ve dinle ve iyi dinle, bunu sadece ve sadece bir kere söyleyeceğim, ben hiçkimse için kendimi tekrarlamam” dedim. diyorum ki … “buraya aşırı hız cezamı ödemeye geldim, senin derslerini dinlemeye ve bir saat ağzını çalıştırmanı duymayı gelmedim.” diyorum ki “buraya aşırı hız cezamı ödemek için geldim … ve buraya para cezamı temizlemeye ve işime siktir olup gitmeye geldim” hakim diyor ki “benim mahkemem de böyle konuşamazsın, mahkemeye karşı hakaret ediyorsun” sonda dedim ki… hakime dedim ki “eğer yapabildiğinin en iyisi buysa, senin için üzgünüm” dedim ki “neden bir kere o amcık ağzını kapatmıyorsun ve dinlemiyorsun” dedim ki “herhangi bir bok alacak değilim” dedim ki “daha önce de söylediğim gibi para cezamı ödeyeceğim” lanet olası hakime doğru yürüdüm ve 25 dolarımı eline verdim ve diyorum ki “al işte benim param, ben şimdi gidiyorum”
ve böylece mahkemeyi bıraktım…
… sonra, çıkmadan önce, arkamı döndüm ve hakime dedim ki “kim olduğumu söylemek için burdayım ve sana karşı dürüst olacağım” dedim ki “eğer senin beni suçlamaya çalıştığın gibi yollarda tehlikeli olduğumu düşünüyorlarsa, ilk ceza aldığımda ehliyetimi elimden almayacaklar mı? evet alacaklar. ve hakim dedi ki ‘evet, doğru söylüyorsun’ devam etti ‘sesini yükseltmene gerek yok’ dedim ki “sesini yükseltme?” diyorum ki “sesimi yükseltmeye her türlü hakkım var” diyorum ki “bunun için bir sikim yapamazsın, çünkü kendimi mahkemede ifade ediyorum, ve sen bu yüzden hiçbir şey yapamazsın. tanrı olduğunu düşünüyorsun çünkü cübben var ve insanları 20 yıllığına lanet olası deliğe tıkabiliyorsun? pekala öyle değilsin.”
ve böylece mahkemeyi bıraktım…

yürüyüp gittin mi?

evet gittim… hukuk sistemini sevmiyorum, devletin sistemini sevmiyorum, polisleri sevmiyorum, bu ülkenin devletiyle ilgili herhangi bir şeyi sevmiyorum. sadece sevmiyorum, çünkü … onlar alçak, söylediğim gibi – onlar alçak, onlar çok hilekar, onlar yalancı, onlar dolandırıcı, onlar insanları sömürüyor. bu amerikan devleti sizin için. amerika bir üçüncü dünya ülkesi, ve insanlar bunun farkına varmıyor… ve bence bu çok üzücü bir durum, insanlar kendi ülkelerini üçüncü dünya ülkesi olarak görmüyor, üçüncü sınıf, üçücü sınıf gecekondusu.

pekala, herhangi bir silahın var mı?

evet, var. uzun menzilli harekat tüfeğim var, 12 kalibre çifte fişekli tüfeğim var, standart tüfeğim var, standart bir av tüfeğim var, 9 milimetrelik silahım var, 357, 45’lik tabanca, 38’lik özel, ve, eee, m-16 tam otomatik hareket tüfeğim var.

olayların daha kötü olmadan düzeleceğine inanıyor musun?

imkanı yok. herşey çok daha kötü olacak ve daha kötü olmaya devam edecek. dediğim gibi, amerika olduğu gibi bir üçüncü dünya ülkesi ve … ve olmaya devam ettiği gibi biz basitçe umutsuz bir durumdayız.

2003 yılında bu ülkenin nasıl bir şeye benzeyeceğini düşünüyorsun?

biliyorsun, sana doğruyu söyleyeceğim – size karşı bir şey değil beyler, fakat bu soruyu cevaplamak istemiyorum… benim bir düşüncem bile yok bu konuda bu… bu insanlık dışı.

gelecek olan şey için hazır mısın?

hazırım her zaman olacağım gibi

bir çok insan değil

küçük bir söylem var… nesiller boyu gelen…

devam et

herhangi birinden herhangi bir zamanda gelebilecek herhangi bir şey için hazır ol, hiçbir boka batma, her zaman olduğun yerde kal. insanlar bana doğru gelmek ve konuşmak isteyecekler – ne olacak biliyor musun? onlar siktimin penceresinden aşağı atacağım… bir kerecik bile olsun düşünmeyeceğim.

rica etsek şiirinizi bize ezberden okuyabilir misiniz?

katiyen, bir neden göremiyorum… neden yapamayacağımı göremiyorum .

insanlığı tehdit eden ölümcül bir virüs var
son teknoloji ürünü değil, ciddi bir zihnin ürünü
soyguncuların, arkadan bıçaklayanların, iki yüzlü elitlerin
topluma bir tehdit, sosyal bir hastalık
kötümser, bir ilgisizlik – fırsatçılık düzeni
sosyal çürümenin başlangıcını izlemek
hayatın kargaşasını zevkle seyretmek ve küçümsemek
kendi öz saygını kemirmek
söylüyor olabileceğin her kelimeye saldırmak
birinin zihnine saldırmak sosyal bir hastalıktır
anayasa, devlet, sıkıyönetim düzeni
el sallarken yüzeysel bir şekilde gülümsemek
arkanı döndüğün anda ihanet planlanmıştır
her iyi şey yok olduğunda
devletlerin tarafından, anayasaların ve onların yalanları tarafından
ve güvende olduğunu düşündüğün her zaman
ve arkanı dönüp giderken
biliyorsun ki onlar bıçaklarını keskinleştiriyorlar
hepsi zihninde
hepsi kafanda
ilişkilendirmeye çalış
hepsi zihninde
hepsi kafanda
bundan kaçmaya çalış
vicdan olmadan yok ediyorlar
ve bu onların zevk aldığı bir şey
hepimizin zihinlerinde olan bir hastalık onlar
gemiyi batırmak ve ayrılmak istiyorlar,
sana ve bana gülme biçimleri
biliyorsun bu her zaman oluyor
ama yalnızca senin zihninde oluyor
mahzendeki fareler onların kim olduğunu biliyorsun…
ya da biliyor musun?
sosyal çürümenin başlangıcını izlemek

vakit ayırdığınız için teşekkürler

çeviri: etilen

tüketicilerin dikkatine!

mindless consumerism

amerikan kültürüne ayak uydurmaya çalışan bizlere olayın bir de bu boyutundan bakmamız için oldukça faideli bir metin olarak görüyorum. metin içerisindeki gerekli alanları türkiyeye uyarlamak hiç de zor değil. kendinizi tüketmeyin.

etilen tayfasından.

mindless consumerism

 

Tüketicilerin dikkatine!

 Gezegenimiz ısındıkça, hayvanların soyu tükendikçe, insanlar daha çok hastalandıkça, ekonomimiz hortumlandıkça ve politikacılarımız daha çok kafayı yedikçe biz hala kendimizi kapitalizm makinesinin göğüslerinden emmek için sallanıyor buluyoruz. Bu bizim tesellimiz, bizim sakinleştiricimiz – tüketim kitlelerin uyuşturucusudur.

“Patolojik tüketim” safhasına geldik, George Monbiot bunu şöyle açıklıyor; “dünyayı tüketen kolektif deliliğin salgını reklamlar ve medya tarafından o kadar normal bir hale getiriliyor ki bize olanın farkına nadiren varabiliyoruz”

Bunun farkına varan, kötüleyen, uzak duran ve kapitalizmden sakınmaya çalışanlar… Yılbaşı bizlerin ilginç ve güçlü bir gücü içinde barındıran akıma kapılarak Amerikanın zevk verici tüketim kültürü ritüaline katılmaya mecbur kılınıp aniden bu durum için günah çıkarttığımız zamanlardan biri.

Kredi kartı limitlerimizi zorladıkça, Amerikan ekonomisinin kahramanları olmayı umuyoruz – ekonomiyi yaşanan krizden kurtarmak. Fakat bunun yerine, oldukça karmaşık olan bu resesyonun içerisine düşüyoruz ve ruhumuz bir kere daha batıyor, ekonomistlerin bir çıkış olarak kulaklarımıza fısıldadıkları – daha fazla tüket! Bu bizim bağımlılığımızın paradoksu – daha fazla dibe vurmak için boşluğu doldurmak.

Daha az tüketime çağrı – duyulduğu zaman – ukalalık, saflık, otoriterlik ve hatta delilik olarak görülerek kınanıyor.

Deliliğin nerede olduğuna siz karar verin. Her beş Amerikalıdan dördü Adderall, Ritalin ya da Prozac kullanıyor. Her üç kişiden biri obez. Kongo’daki insanlara son akıllı telefonumuzun güncellenmesi kolaylaştırılsın diye katliam yapılıyor. Amerika, Avrupa, Kanada, Avustralya’da 5 yıldızlı yaşam standartlarında yaşıyoruz. Eğer hala tüketiminizi durdurmak için bir sebepe ihtiyacınız varsa – üretim ve tüketim döngüsünün dünyanın karbondioksit salınımının yarısından fazlasına sebep olduğunu düşünün. Ve eğer biz dünyayı sadece 4 derece daha ısıtırsak, insan uygarlığının toptan ve geri dönülmez çöküşüne tanık olacağız. Biz kendimizi öldürüyoruz – ve hatta küresel ısınmanın yavaş yavaş bizi parçaladığını reddediyoruz – biz hala – koyun gibi – süpermarketlere doğru olan izdihama katılmaya devam ediyoruz. Önemli ritüallerin dışında, biz sadece Yılbaşı alemi gibi anlamlı olduğu için gerçekleşen – bizim kültürümüzün yoksun olduğu – arzularımız gerçekleştirmek için bu kadar yaygara koparıyoruz.

Endişe duymanız gereken ekonomik kriz değil … kültürümüz, gerizekalı! Kültürel uçurum askımız – toplumsal ruhsağlığımızın üzerinde bir çivi ile asılı.

“Buy Nothing Christmas” bu meselenin kalbine giriyor. Bu sihirli dönemin ritüallerinin – bilinçli ve kasıtlı olarak – radikal ve özgür bir biçimde tercih edildiğini yeniden belirtiyor. Yılbaşı yaklaştıkça, bu kabustan uyanacak, alışkanlıklarınızı yenebilecek kadar güçlü hissediyor musunuz … var olmanın yeni tohumlarını ekebilecek kadar cesur musunuz? Yaşamınızı bir gösteri, bir meydan okuma, bir sanat parçası, kahramanca bir yolculuk haline getirin. Bu yılbaşı başlayın – aileniz ve arkadaşlarınız ile bir araya gelip ve bu yıl farklı olacağına ant içmeye cüret edin.

Ve eğer hazırsanız, bu mesajı sokaklara yayın. Bu andan itibaren yeni yıla kadar, alemci arkadaşlarınız ile birlikte bir araya gelin ve bütün dünyanın görebileceği #BUYNOTHINGXMAS mesajlarını gururla taşıyarak New York Times Square – global reklamcılığın ikonik merkezi – etrafında tur atın.

Yılan yılı geliyor!

Adbusters tayfasından.
Çeviri: etilen