MOD 089 – 20180814

Bunu aynı zamanda bir estetik kuralı olarak da görebiliriz.  Gerçek sanat yapıtı her zaman insansal ölçüdedir. Her şeyden önce “daha az” söyleyendir. Bir sanatçının toplu deneyimiyle onu yansıtan yapıt arasında, Wilhelm Meister ile Goethe’nin olgunluğu arasında belirli bir ilişki vardır. Yapıt bir açıklama yazınının süslü kâğıdına tüm deneyimi geçirdiğini ileri sürdü mü bu ilişki kötüdür.

uyumsuzluk ve uyanış

Bütün büyük eylemlerin, bütün büyük düşüncelerin önemsiz bir başlangıcı vardır. Büyük yapıtlar çoğu kez bir sokağın dönemecinde ya da bir lokantanın kapısında doğar. Uyumsuzlukta da böyle. Özellikle uyumsuz dünya soyluluğunu bu zavallı doğuştan alır. Kimi durumlarda neler düşündüğü konusunda bir soruya kişinin “hiç” yanıtını vermesi bir yapmacık olabilir. Sevilen yaratıklar bunu iyi bilirler. Ama bu

albert camus – tersi ve yüzü

Briçe Parain, sık sık, yazdıklarımın en iyisini bu küçük kitabın içerdiğini ileri sürer. Hayır, aldanıyor. Çünkü insan, yirmi iki yaşında yazı yazmasını pek bilmez. Ama Parain’in söylemek istediğini anlıyorum. Bu acemice sayfalarda, sonradan yazdıklarımdakinden daha çok gerçek aşk bulunduğunu söylemek istiyor. Haksız da değil. Bu sayfaların yazıldığı zamandan beri yaşlandım, çok şeyler görüp geçirdim. Sınırlarımı,

albert camus – sisifos söyleni

Uyumsuzluk, anlaşıldığı andan sonra bir tutkudur, tutkuların en can alıcısıdır. Ama tutkularımızla yaşayabilecek miyiz, yaşayamayacak mıyız, yüreğimizi bir yandan coştururken, bir yandan da yakacak olan derin yasalarını benimseyecek miyiz, benimsemeyecek miyiz, işte tüm sorun bu. albert camus’u anlatmaya gerek yok, doğrudan “sisifos söyleni”ne girelim. kitap II. dünya savaşı sırasında yayımlanıyor. savaşın etkisi ile birlikte intihar,

Meursault sendromu ve 21. Yüzyıl

Albert Camus’un yabancı(L’étranger) isimli romanını sanıyorum ki çoğumuz okuduk. Bir klasik olarak benimsedik ve bıraktık, başka kitapları okuduk. Kütüphanemizde bir ‘yabancı’ durdu lakin her daim.  Kitabın kahramanı Meursault’u hatırlıyorsunuz. Yine de biraz hatırlatayım: Kendisi bir Fransız, Cezayir’de yaşıyor. Bir ofiste masasında, Ankara’da memurmuşcasına çalışıyor. Annesinin ölümü ve ardından bir arabı öldürmesini(bknz: Cure-kill the arab) hatırlıyorsunuz zaten.

Renksizliğin güncesi, Tsukuru’yla tanışın.

Renksiz olmak…Bunun üstüne düşünmek bir gün boyunca. Neden yaptığını anlamadığın bir işin başında saatlerce oturarak niteliksizliğinin nereden geldiğini anlamaya çalışmak. Genetik mi acaba? Babam da böyleydi zaten… renksiz. Ya annem? O biraz renkli miydi acaba? Saçlarım neden kıvırcık diye sordum on sekiz yıl boyunca. Sonra bir gün sadece beni sadece saçlarım yüzünden seven biri oldu…