Etiket: alain badiou

alain badiou – sonlu ve sonsuz

hiç kuşkusuz, “salona bir sıfır girdi” demek şiirsel, hayal bir şeydir. tiyatroda bir kişiyi kesinlikle bir sıfır kıyafetine büründürebiliriz. tiyatronun çekici ve muhteşem olmasının sebebi budur. orada, böyle bir şey hayatta var olmasa bile, kılıç düellosuna tutuşan bir sıfırla bir dördü temsil edebiliriz: sıfır kostümü, dört kostümü tasarlarsınız, onlara kılıç dövüşü yaptırırsınız ve herkes sıfırla dördün düellosuna katılır. tiyatronun sihri matematiğin soyut bir meselesini, karakterlerin bir meselesi haline dönüştürmeye yarar. her şeye değinip, her şeyi dönüştürebilir, tiyatroyu bir kenara bırakamamamızın nedeni budur. matematiği es geçmemeliyiz, ama tiyatrodan da vazgeçmemeliyiz.

beni en çok mutlu eden kitaplar çok fazla uzatmayan ama yeterince derine daldırıp gerekli soruları sordurabilenler. bunu yaparken de baskısına ve tipografisine ayrı özen gösterenler ise bonus oluyor. sonlu ve sonsuz bunlardan biri. alain badiou ise daha önce pek çok kez paylaştığımız ve güzel insanlardan. yani karşınızda kesinlikle tavsiye ettiğimiz bir eser var. “sonlunun sevincine ve sonsuzun gücüne sahip olursak, mutluluğa kavuşacağımıza inanıyorum” denmiş. mutluluk bütün sonlu ve sonsuzluğuyla sizin olsun.

alain badiou – sonlu ve sonsuz
alain badiou
türkçesi: murat erşen
Monokl
2017, 61 sayfa

İyinin ve Kötünün Ötesinde

Kötünün altında yatan asıl soru şu: İyi nedir? Benim felsefem tamamen bu soruya cevap verme çabasının sonucu. Ben iyiyi, (çoğul halde) “hakikatler” olarak adlandırıyorum; bunun karmaşık sebepleri var. Bir hakikat, somut bir süreçtir: bir karşılaşma sonucunda, genel bir isyan veya şaşırtıcı bir buluş sonucunda yaşanan büyük bir altüst oluşla başlayıp, bu şekilde tecrübe edilen değişime sadık kalmakla gelişen bir süreç. Bir hakikat, aynı anda hem yeni hem evrensel olan bir şeyin öznel gelişimidir. Yeni: kâinatın düzeninde öngörülmeyen şey. Evrensel: her insan bireyini, sırf insan olmaklığı uyarınca (ben buna türsel insanlık diyorum) ilgilendirebilecek şey. Sık sık tekrarladığım bir söz var: Bir hakikatin “aktivisti” olmak gerekir. Bencilliğin insanı bir hakikatten vazgeçmeye götürdüğü her yerde kötülük vardır.

Demek ki, kötülüğü tek bir cümleyle tanımlayabiliriz: tikel veya bireysel çıkarların baskısıyla bir hakikatin sekteye uğratılması. Elbette ki insan her şeye “kadir”dir, her insan… Bir bakmışsınız iyi dediğiniz insanlar işkenceci olmuş, veya barışçıl yurttaşlar sudan sebeplerle insanlara karşı şiddet kullanıyor; bunu her yerde görürsünüz. Bunda ilginç bir taraf yok. Sadece bize insan türünün, adi çıkarların hükmü altında olan bir hayvan türü olduğunu hatırlatıyor, ki kapitalist kâr bunun yalnızca hukuki resmiyet kazanmış hali.

Aslında burada iki yaygın ahlak anlayışı (dolayısıyla iki iyi-kötü ayrımı) devreye giriyor. Rousseau’ya dayanan “doğal” ahlak anlayışı ile, Kant’a dayanan “biçimsel” ahlak anlayışı:

1. Bir “doğal” ahlak vardır, her insanın kötü olduğunu bildiği şeyler vardır. Dolayısıyla, insan türü için bir kötü kavramı vardır. Buna verilen örnek işkencedir.

2. Bir “biçimsel” ahlak vardır, bütün tekil durumları aşan evrensel bir yükümlülük vardır. Dolayısıyla, koşullardan bağımsız, evrensel bir kötü de vardır. Buna verilen örnek, özne olma yükümlülüğü, insanın temel hayvani yanını aşma yükümlülüğüdür. Tam anlamıyla insani bir özne olmayı reddetmek, kötüdür.

Tabii ben bu anlayışların ikisine de tamamen karşıyım. Ben insan denen hayvanın doğal halinin iyi veya kötüyle hiçbir alakası olmadığını savunuyorum. Kant’ın kategorik buyruğunda tarif ettiği o biçimsel ahlaki yükümlülüğün de gerçekte var olmadığını savunuyorum. İşkence örneğini ele alalım. Roma İmparatorluğu gibi gelişmiş bir uygarlıkta bile işkence, kötü addedilmeyi bırakın, zevkle izlenen bir gösteriydi. Arenalarda insanlar kaplanlar tarafından yeniyor, diri diri yakılıyor; seyirciler birbirinin gırtlağını kesen gladyatörleri keyifle izliyordu. Ülkemin, Fransa’nın silahlı kuvvetleri, Cezayir Savaşı sırasında dönemin hükümetlerinin ve kamuoyunun çoğunluğunun onayıyla bütün tutsaklara işkence yaptı. İşkencenin reddi kesinlikle doğal değil, tarihsel ve kültürel bir fenomen. İnsan türü genel anlamda merhamet kadar acımasızlığa da yatkın; her ikisi de aynı ölçüde doğal ve ikisinin de iyi veya kötüyle alakası yok. Acımasızlığın gerekli ve faydalı olduğu kritik durumları hepimiz biliriz; öte yandan, merhametin de başkalarını aşağılamaya denk düştüğü durumlar vardır. İnsan türünün bünyesinde kötü kavramını temellendireceğiniz hiçbir şey bulamazsınız; dahası, aynı şey iyi kavramı için de geçerlidir.

Özne olma imkânı bize bağlı değildir, daima tekil koşullar altında meydana gelen şeye bağlıdır. Örneğin, Fransa’daki Nazi işgali sırasında Direniş’e katılmışsam, yazılmakta olan tarihin bir öznesi olurum. Bu özneleşme içinde, neyin kötü olduğunu ayırt edebilirim: yoldaşlarıma ihanet etmek, Nazilerle işbirliği yapmak vs. Alışıldık normların dışında neyin iyi olduğuna da karar verebilirim. Yazar Marguerite Duras, Nazilere karşı direnişin gerektirdiği koşullar nedeniyle, hainlere yönelik işkence eylemlerine katıldığını anlatır. İyi ile kötü ayrımı, tamamen, oluş halindeki öznenin içerisinde doğar ve bu oluş haliyle birlikte değişir.

Özetle, doğal bir kötü tanımı yoktur; kötü daima, belirli bir durumda, bir özneyi zayıflatma veya yok etme eğiliminde olan şeydir. Dolayısıyla kötü anlayışı da tamamen bir öznenin kendini oluşturduğu olaylara bağlıdır. Kötünün ne olduğunu belirleyen, öznedir; yoksa “ahlaklı” bir öznenin ne olduğunu tanımlayan doğal bir kötülük fikri yoktur. Kötüyü, negatif biçimde bile olsa tanımlamakta çıkış noktası alacağınız hiçbir biçimsel buyruk yoktur.

“Ötekine saygı” ilkesinin, iyi ile kötüye dair ciddi bir tanımla hiçbir ilgisi olmadığının altını özellikle çizmem gerek. Bir düşmanınızla savaşıyorsanız; başka biri için zalimce terk edilmişseniz; vasat bir “sanatçı”nın eserleri hakkında hüküm vermeniz gerekiyorsa; gerici tarikatler bilimi tehdit ediyorsa, “Ötekine saygı” ne anlama gelir? Çoğu durumda asıl zararı veren, asıl kötü olan, tam da bu “Ötekine saygı”dır. Hele ki öznel açıdan adil bir eylemi tetikleyen şeyin, başkalarına karşı direniş, hatta başkalarına karşı nefret olduğu durumlarda… Kötülük sorusunun bir özne için sorulabileceği durumlar da hep bu tür koşullarda ortaya çıkar: şiddetli çatışmalar, zalim değişimler, tutkulu aşklar, sanatsal yaratımlar. Kötü, ne fıtrat olarak ne de yasa olarak var olur. Kötü, hakiki olanın tikel oluş sürecinde var olur ve çeşitlenir.

Benim önerdiğim hakikatler etiği, soyut bir doğru veya olağanüstü bir kötü yerine, somut durumlar üzerinden ilerliyor. Siyasette kötüyü görmek kolay: Yaşam, zenginlik, güç bakımından mutlak eşitsizliktir kötü. İyi, eşitliktir. İnsanlığın tamamının su ve gıda, okul ve hastane ihtiyacının karşılanması için gereken toplam kaynağın, zengin Batı ülkelerinin bir yıllık parfüm harcamasına denk olduğu gerçeğini daha ne kadar sindirebiliriz? Mesele bir insan hakları veya ahlak meselesi değil. Mesele, bütün insanların eşitliği adına, kişisel veya ulusal kâr yasasına karşı verilen temel savaş.

Sanatsal eylemde iyi, dünyanın anlamını aktaran yeni formların keşfidir. Bilimde iyi, özgür düşüncenin cesareti, sağın bilginin sevincidir. Aşkta iyi, farklılığın gerçekte ne olduğunu, birken iki olunduğunda bir dünya inşa etmenin ne demek olduğunu anlamaktır. Akademik alıştırmalar veya “kültürel” ticaret; kapitalist kârın hizmetindeki bilgi; salt bir haz tekniği olarak görülen cinsellik: Bunlar da kötüdür. Tekrar söylüyorum: Bu deneyimleri bütün dünya paylaşıyor. Hakikat etiği, belirli koşullar altında, daima, hakikat adına dört temel kötülük biçimine karşı savaşmaya dönüşür: gerici bilgi-düşmanlığı, ticari akademizm, kâr ve eşitsizlik siyaseti, cinsel barbarlık.

Christoph Cox ve Molly Whalen’in Cabinet dergisi Kış 2001-2002 sayısı için Alain Badiou’yla yaptıkları söyleşiden seçilmiş pasajlar. Teşekkürler e-skop.

alain badiou – beckett

beckett’in eserleriyle 50’li yılların ortalarında tanıştım. gerçek bir karşılaşma, derin izler bırakan bir tür kişisel çarpılma hali. öyle ki 40 yıl sonra bile hala ve hep aynı noktada olduğum söylenebilir. işte gençliğin birincil vazifesi: beklenmedik olanla karşılaşmak ve böylece, tüm o uyanıklara rağmen, “hayatın anlamsızlığı, işe yaramazlığı” tezinin sıkıcı ve yanlış olduğuna kendini inandırmak.

alain badiou’yu tanıdığınızı düşünüyoruz, tanımıyorsanız an itibariyle tanımanız için süre tanıyoruz. nokta. artık tanıdığınız varsayımı ile kitabımız beckett – tükenmeyen arzu. beckett denilince aklınıza samuel beckett geliyordur sanırım. bu eser de kendisi üzerine – beckett için 12 deneme. güzellik, varlık ve dil, münzevi özne, ötekiler, aşk, nostalji, tiyatro, yeniden güzellik ve seçme metinler gibi. harika bir çalışma, 40 yıllık bir çabanın ve yorumlanın ürünü. fiziksel olarak kısa ve hafif ama içerik olarak fazla ağır kitaplardan. sindirmeniz dileğiyle.

beckett – tükenmeyen arzu
alain badiou
türkçesi: zeynep turan
Sel Yayıncılık
2018, 96 sayfa
ISBN: 978-975-570-914-7

alain badiou – gerçek yaşam

görüyorsunuz: başlangıçta, yaşamı yıkıp kül etme tutkusu, sabırsız kahramanlık, şiir ve şölen. sonda ise, neşideler bitti artık, yani: şiir yok! sağlam temellerle inşa edilmiş yaşamın ve görevin kaba zorunluluğundan yana inanç değişikliği yaşanır. çılgın gençliğe hakim olanın tersine, gereken şey artık sabırdır, ateşli sabır. yalnızca üç yıl içinde rimbaud gençliğin olası iki yönelimini baştan sona kat etmiştir: anın ve hazzın mutlak egemenliği ya da başarı görevinin kaba sabrı. gezgin bir şairken sömürgelerde silah kaçakçısı olur.

sel yayıncılığın red kitaplığı çizgisini korumaya devam ediyor. yanılmıyorsam seriden çıkan tüm kitaplardan bahsettik, son yayınlanan alain badiou ile devam edelim. badiou bildiğiniz ya da bilmeyip şimdi öğrendiğiniz gibi radikal solun en önemli temsilcilerinden olmak ile birlikte, fransız düşünür/filozof sınıflandırmasında da önemli bir yere sahip. konumuz olan gerçek yaşam’da kapitalizmin her gün bir şekilde tokadı vurduğu genç nesile hayatın ve hazzın gerçeğine ulaşmak yolunda alternatifleri gösteriyor. bunu yaparken pek tabii sistemin içinde kalmış olmasını beklemiyorsunuz sanırım.

kitap tanıtılırken şöyle bir cümle kullanılmış; “Her yaştan “gençler” için felsefenin kılavuzluğunda eşsiz bir yoldan çıkma çağrısı…” neden yoldan çıkmamız gerek sorusunun cevabı basit. iki düşmanımız var. ilki anlık yaşama ve gündelik olaylara odaklanarak tüm anlamların yitirildiği nihilist dünyada kendini sınırlamak; ikincisi ise zıt olarak mevcut düzene ayak uydurup sağlam bir yer kapma çabası. bu iki düşman gençleri gerçek yaşamdan ve yaşamı kavramaktan uzaklaştırıyor. bu noktaya kadar hem fikir olduğumuzu düşünüyorum.

ee ne yapacağız sorusunu biraz önce sordunuz. buna da sokratesçi bir şaka ile badiou günümüz yetişkinlerine karşı gençlerle yaşlıların ittifakını oluşturacak geniş bir gösteri örgütleyerek çözeceğiz diyor. kafası rahat kırklıklara ve elliliklere karşı yapılan gençlerle bir ittifak. hiyerarşik makine bozulduğunda bakalım ne olacak. onu da size kitap anlatsın.

gerçek yaşam
alain badiou
türkçesi: ışık ergüden
Sel Yayıncılık
2017, 90 sayfa
ISBN: 978-975-570-884-3

sel’den öykü.

takdir ettiğimiz ve dirsek temasında olduğumuz oluşumların arkasında doğal olarak güzel insanlar olduğunu düşünmemizden hareketle ülkede sayısı bir elin parmaklarını geçmeyen ve olaya farklı açılardan bakabilen sel yayıncılık ekibinden öykü ile röportaj hareketlerine devam edelim dedik – pek iyi etmişiz, şahane keşiflerimiz oldu.

kimdir?
Punk ve alt-kültüre dair hep özel bir ilgim oldu. Hâlâ elimden geldiğince scene’i, grupları, albümleri takip etmeye çalışıyorum. Fanzinlere, kasetlere, plaklara bu alanla ilgili tarihsel dökümanlara dönük hevesim hiç eksilmedi.

Bir yılı aşkın süredir Sel Yayıncılık’ta çalışıyorum. Yukarıda saydığım başlıkların yanı sıra, diğer ilgi alanlarım arasında yer alan edebiyat ve kuramla yakın ilişki içinde olduğum bir iş yapmaktan keyif duyuyorum.

Sel Yayıncılık, kuruluş yılı olan 1990’dan bu yana hem edebiyatta hem de kuramda yeni tartışmalara öncülük etme iddiasını güncel tutan bir yayınevi. Gerek çeviri gerekse telif eserlerde yeni biçimlere, arayışlara mecra olabilmek adına hep beraber, kolektif bir çalışma yürütüyoruz. Bu çalışmalar esnasında, kendimizi, yayın politikamızı gözden geçirirken, okurlarımızla daha doğrudan bir iletişimi nasıl devam ettirebileceğimizi de sürekli sorguluyoruz. Bu bağlamda, fanzinlere, e-zine’lere, bloglara ve dergilere ayrı bir önem verdiğimizi söyleyebilirim.

düşlerlerde ne var?
Kendi ilgi alanlarım ve mesleki hayatım bir şekilde nasıl kesiştiyse, kendi hayallerimle yayıncılık adına düşündüğüm şeyler de kesişiyor. Daha nitelikli yayınları daha kalabalık okur kitlelerinin okuduğu, sansürden ırak, kitapların kitlelere ulaştırılmasında kârın değil içeriğin belirleyici olduğu, teori ve pratiğin birbirini beslediği, okuduğumuz, dinlediğimiz, izlediğimiz, düşlediğimiz ve eylediğimiz bir hayat diyebiliriz.

ne yapmalı?
Ne yapmalı sorusunun cevabı, böylesi bir ülkede tartışmaya açık sayfalarca uzunlukta bir reçeteye dönüşebilir elbette. Çok kısa cevap vermek gerekirse, bulunduğumuz hiçbir alanı boş bırakmamalıyız. Mücadeleyi her alana, hayatlarımıza yaymalı, birbirimize destek olmaktan, dayanışma ruhunu korumaktan, öfkemizi, tepkimizi baki kılmaktan asla vazgeçmemeliyiz. Ve bu zerzebil gündemde, bizi diri tutan şeylerden, okumaktan, üretmekten geri kalmamalıyız, sağlam durabilmenin çözümlerinden biri de bu sanırım.

ne okuyalım?
Sel Yayıncılık kitaplarından;

  • İlker Aksoy – Ölümden Beter Yaşamlar
  • Susan Sontag – Bilincin Kapısını Aralamak
  • Elias Canetti – Körleşme
  • Alain Badiou – Yüzyıl
  • Henri Lefebvre – Gündelik Hayatın Eleştirisi 1-2
  • Frank O’Connor – Oedipus Kompleksim
  • Norman Mailer – Bir Amerikan Rüyası
  • Bütün Truman Capote külliyatı söyleyebileceğim başlıca kitaplar.

Son zamanlarda okuduklarım:

  • W.B Yeats – Kızıl Hanrahan / Aylak Adam Yayıncılık
  • Günebakan – Gyula Krudy / Aylak Adam Yayıncılık
  • Çevengur – Andrey Platonov / Metis Yayınları

Başucu niyetine:

  • Jorge Semprun – Büyük Yolculuk – Can Yayınları
  • Karanlığın Yüreği – Joseph Conrad / İletişim Yayınları
  • Oğlak Dönencesi – Henry Miller

ne dinleyelim?

  • Sleater Kinney – No Cities to Love
  • Red Lorry Yellow Lorry – Talk About Weather
  • The Wipers – Youth of America
  • Gang of Four – Entertainment
  • Swans – The Seer

bize ne sorarsın?
bu soruyu kendin sorup, kendin cevaplar mısın?
Bunu yapamadım yahu, affola 