Etiket: 1918

dada bildirisi – 1918

Ailenin yadsınmasını doğuran her tiksinti ürünü dadadır; yerle bir edici eylemin, var güçle yumruklarda anlatılışı: DADA; incelik ya da uysal bir uzlaşmanın utangaç duygusuyla, günümüze değin yadsınmış tüm yolların tanınması: dada; doğuştan zavallıların dansı olan mantığın yok edilişi: DADA; tüm hiyerarşiler ve uşaklarımızca bir değer olarak ortaya atılan her tür toplumsal eşitsizliğin ortadan kaldırılması: DADA; eşyanın her biri ve tümü, duygular ve karanlıklar, görünüşler ve koşut çizgilerin belirgin çarpışması kavga için birer yoldurlar: DADA; belleğin ortadan kaldırılması: DADA; arkeolojinin ortadan kaldırılması: DADA; peygamberlerin ortadan kaldırılması: DADA; geleceğin ortadan kaldırılması: DADA; saflığın doğrudan ürünü olan her Tanrı’da tartışılmaz salt inanç: DADA; öbür küreye, uyum gözetmeksizin, zarif atlayış; haykırışçasına çınlayan disk gibi fırlatılmış sözün izlediği yol; ciddi, tasalı, utangaç, ateşli, güçlü, kararlı ya da tutkulu olsun, ona bağlı çılgınlıkları içinde tüm kişiliklere saygı; kilisesini, gereksiz, ağır tüm süspüsünden arındırmak, sevimsiz ya da sevdalı düşünceyi parıltılı bir çağlayan gibi tükürmek ya da onu göklere çıkarmak – olması ile olmaması bir büyük doyum duygusuyla- ve çalılıklardakine denk yoğunlukla, meleklerin vücutlarının ve ruhunun soylu ve altın kanı için saf, temiz böcekler. Özgürlük: DADA DADA DADA, kasılmış acıların uluması, çelişkilerin, aykırılıkların, kabalık ve tuhaflıkların, bağdaşmazlıkların sarmaşması: YAŞAM.

Tristan Tzara

Anarko-Art ya da Dada

“Dada sonu olmayan dünya savaşı, 

dada başlangıcı olmayan devrimdir.”
-Hugo Ball

20. yüzyılda batı dünyasının Endüstri çağına girmesinin kültür alanındaki en büyük yansıması, sanatın günlük hayata girmesi olmuştu. Gerek burjuvazinin gösterişli bir şekilde estetiğe olan ilgisi gerekse halka açık müzeler sanatı tanıtmada başarılı olmuştu. Daha önceki çağlarda genellikle aristokrat sınıfın beğenisine hitap eden sanat, bu çağdan sonra ortalama insanın hayatının bir parçası haline gelmişti. Sadece sanata ulaşma anlamında değil, sanatsal kaygılar duyma anlamında da toplum kendisini sorumlu hissetmiş, iç mimari, tasarım, bina mimarisi gibi kullanım alanları sayesinde toplum estetik kaygı ve anlayış kazanmıştı. Toplumun sanatı benimsemesi, sanatın da topluma olan ilgisini arttırmış ve artık sanat sadece üst tabaka insanının başına gelen olağanüstü durumları değil, günlük hayatın sorunlarını da incelemeye başlamıştı. Bu dönemde artık sanat halkın ,halk da sanatın bir parçası olmuştur. Sanatın nitelik ve niceliklerinin bu denli geliştiği bir ortamda patlak veren 1. Dünya Savaşı, toplum psikolojisini etkilemiş ve bu etkiler yeni sanata da yansımıştır. Gerek savaşın sivillerin dünyasına girmesi, gerekse ekonominin aldığı zarar toplumu, ve bu toplumların belki de en duyarlı bireylerinden olan sanatçıları derinden etkilemişti. Dadaizm 1916’da Hugo Ball’in Zürih’deki Cabaret Voltaire’inde işte böyle bir dünya düzeni ve sanat algısına doğmuştur. Tam da bu nedenlerden dolayı Dada, bir sanat akımı olmaktan önce, sanatı kullanarak yönetime ve geleneklere karşı anarşist bir protesto niteliği taşımaktadır.

Dada sanatı bir protesto aracı olarak kullanır. Bazı eleştirmenler, Dada’nın tipik bir Endüstri Çağı sanatı olarak ele alırlar ve bu nedenle onun çağdaşlarından üstün devrimci ve anarşist bir yapısı olmadığını, bu niteliklerin zaten çağın sanatının özellikleri olduğunu savunurlar. Fakat Dada çağdaşlarından çok önemli noktalarda ayrılır. Endüstri çağında sanat, günlük hayatın içerisinde kamufle olmuştur. Eskisi gibi sadece toplumun üst kesimine hitap etmediği için herkes sanat hakkında söyleyecek bir şeyler bulabilir konumuna gelmiştir. Sanat günlük hayatla artık o denli iç içedir ki Bauhaus, De Stijl gibi sanat grupları sanat eseri adı altında mobilya ve ev tasarımı yapmaktadırlar. “De Stijlciler, halka  n dayanmayan bir sanatın yaşama giremeyeceğine inanıyorlardı”( İpşiroğlu, 56). Bu nedenle bu gruplar sanatı tabiri caizse avamlaştırıyor, günlük hayatı kolaylaştıran, pratik eşyalar, “sanat eserleri” yaratıyorlardı. Diğer taraftan Ekspresyonizm ve empresyonizm gibi sanat akımlarının temsilcisi sanatçılar ise, aşırı elitist tutumlar sergiliyor, sanatı tamamen bohem ve entelektüel bir kitleye yönelik oluşturuyorlardı, bu da halkı sanat eserlerine yabancılaştırıyordu. Dada, ne Bauhaus ya da De Stijl gibi günlük hayatın içerisinde “eriyip gitmiş” ne de empresyonistler gibi elitist bir sanattır, hatta bu ikisine de karşı çıkar. Tam anlamıyla avant-garde bir anlayıştır, hem yepyeni uygulamalar getirir hem de geçmişi tamamiyle reddeder. Elitist değildir, ama metalaşmaz. Topluma hitap edip, toplumu değiştirmeye ve düzenlemeye çalışır. Endüstri çağının yaşamını değil, felsefesini oluşturur. Bunu kendinden önceki sanat anlayışını eleştirerek yapar, çünkü 1919 Dada manifestosunda Tristan Tzara’ın da söylediği gibi Dadaistlere göre  “Sanat acilen ameliyat edilmelidir”. 1919 Büyük Dada Manifestosu’nda belirtildiği gibi  “ Günümüzün kanunlarını onların ana çizgileriyle sanatsal olarak baştan düzenleme ” kaygısı taşıyan Dada eserlerini ve fikirlerini yeni bir estetik akım yaratma amacı yerine var olan  sanat anlayışını protesto etmek ve sanatın kullanım alanlarını yaygınlaştırarak sanatı bir protesto aracı olarak kullanmak üzerine kurmuşlardır. Bir sanat akımı olduklarına sertçe karşı çıkmışlardır. 1921’de bir çok dadaist sanatçının bir araya gelerek yazdığı Büyük Dada Manifesto’da  “Sahte DADAcılar DADAyı asla sahip olmadığı bir artistik forma sunmak isterler” sözleriyle Dadaizmin sanatsal bir kaygı gütmediğini ortaya koyarlar. Ünlü şair Tristan Tzara 1919 tarihli Dada Manifestosu’nda “Her plastik sanat ve resim sanatı gereksizdir” diyerek sanatı sert bir dille eleştirmiştir. Tzara, yine aynı manifestosunda Dada’nın avant-garde tutumu ve arkaizme olan karşıtlığını ise “Eski bir yapıtı değerli bulmamın sebebi yeniliğidir. Bizi geçmişe bağlayan tek şey karşıtlıktır” sözleriyle açıklamıştır. Büyük Dadaist sanatçı Arp 1962 yazdığı başarısız bir Dada’yı hayata döndürme çabası olan Dada adlı metninde “Dada doğa için ve sanata karşı vardır” sözleriyle Tzara’yı destekleyerek, Dada’nın sanatla çeliştiğini belirtmektedir. Dada yaygın sanat anlayışına yukarıda yazılan bir çok örnekte olduğu gibi defalarca  saldırmış, yıkmaya çalışmıştır. Bunun yerine ise Dada’nın erişmeye çalıştığı sanat,Tzara’nın sözleriyle  “Sanata aşırı bir basitlik – yenilik – duygusu vererek ” yeni bir sanat algısı oluşturup, bu yeni sanat anlayışıyla otoriteyi ve toplum ahlaki yapısını değiştirecek bir sanattır.

Dadaizm dönemin siyasi otoritesine karşı bir eylemdir. En az Rus Konstrüktivistler veya Sosyalist-Realistler kadar devrimci olan Dada, onlardan temel bir noktada ayrılır. Dada, Konstrüktivizm veya Sosyalist realizm gibi yeni bir siyasi düzen getirme, bu yeni siyasal düzenin propagandasını yapma amacında değildir. Bu iki sanat akımında da, var olan sistemin eleştirisinden çok, amaçlanan sistemin övgüsü yer alır, oysa Dadaist eserlerde sistem eleştirisi en ön plandadır. Dada, bir fikir empoze etmekten çok, düşündürtmeye ve sorgulatmaya çalışır. Dahası bu diğer iki akım, çözüm olarak yine bir sistemi, Komünizm veya Sosyalizmi önerirken, Dadaist eserlerinde sistemsizlikteki düzen, ya da başka bir deyişle kaos göze çarpar. Yapmaktan çok, yıkmaya teşvik eder. Bu da Dadaizme diğer devrimci sanat anlayışlarından farklı olarak aktivist ve anarşist bir nitelik kazandırır. Bu nitelikleri kazanmasında Dada’nın doğup geliştiği toplum ve dünya düzeninin büyük bir payı vardır. Daha önceki çağlardan farklı olarak Endüstri Çağında toplumun artık sanatı benimsemesi ve sanatın da toplumun yaşam ve sorunlarını konu etmeye başlamasından sonra, artık toplumun en önemli dinamiklerinden olan siyaset de sanatın bir konusu olmuştur. Otorite sanatı bir propaganda aracı, muhalifler ise bir eylem biçimi olarak kullanmaya başlamıştı. Dadaizm de bu muhalif kesimin sanatının bir örneğidir. “Dada, Edebi bir Belge” adlı kitabında Alman yazar Richard Huelsebeck Dadaizm için “Dadacılar özel bir duyarlılığa sahip oldukları için karmaşanın yakınlığını gören ve onu aşmaya çalışan insanlardı. ” diye belirtir. Siyasi ve toplumsal karmaşayı en derinden yaşayan sanatçılar tarafından doğurulan Dada’nın siyasi bir kimlik taşıması şaşırtıcı değildir. Tarihsel süreçte Dada, Dadaizm’in kurucusu sayılan Hugo Ball’ın 5 Şubat 1916’da Zürih’te “Cabaret Voltaire” adında bir sanatçılar lokali açmasıyla başlar. Bu lokal kısa sürede ülkelerindeki savaştan kaçmak için Zürih’e gelmiş bir çok savaş karşıtı aydının toplanma noktası olur. Bunlar ülkelerinde bastırılmış, gazete ve dergileri yasaklanmış, radikal-sol çizgide bulunan sanatçılardı. Hugo Ball gibi bazı Alman sanatçıların bir çoğu Almanya’da dönemin en ünlü muhalif dergilerinden olan Aktion ve Revolution gibi savaş karşıtı ve anarşist dergilerde üst düzeylerde bulunuyorlardı.  Dahası, 1914 yılında ünlü anarşist düşünür Bakunin de Zürih’e yerleşmişti. Ülkelerindeki artan otorite ve savaş tarafından bastırılmış bu sanatçı aydınların büyük çoğunluğu anarşizm kuramına ilgi duyuyorlardı. Özellikle Hugo Ball, Bakunin’in “Anarşizm Tüzüğü” adlı kitabını Almancaya çevirmiş, ve “Bakunin Seçkisi” çıkarılması konusunda önemli adımlar atmıştır. “Anarşizmin aydınların ilgisini çeken yönü, köktenci bir biçimde düşüncenin odak noktası yapılan ve bireyin gelişmesinde sınır tanımayan özgürlük kavramı idi” der Brauneck Dadaizm’i anlattığı makalesinde. Otorite tarafından bu kadar bastırılmış ve bu nedenle de ülkelerini terk etmek zorunda kalmış aydınların böyle bir tutum içerisine girmesi son derece anlaşılırdı. Bu düşünceler Dadaist eser ve Dadaizm’de çok büyük bir yer tutan manifestolara da yansımıştır. 11 Nisan 1919’da Berlin’de Arp, Baumann gibi önemli sanatçılar tarafından yazılan manifestoda “…biz sanatçılar ülkenin ideolojik gelişmesine katılmak istiyoruz,biz devleti ele geçirmek istiyoruz…” gibi radikal ve iddialı söylemlerde bulunulmuş, amaçları ise “Sistemin eksikliklerine ve gücü tahrip edenlere savaş” olarak belirtilmiştir. Aynı şekilde, ünlü Romen asıllı Fransız dadaist şair Tristan Tzara da 1918 Dada Manifestosu’nda Dada’nin doğuşunu “Dada böyle doğdu Cabaret Voltaire’de: Bağımsızlık gereksiniminden, topluma karşı duyulan güvensizlikten” sözleriyle dile getirmiştir. Kendi görüşlerini ise yine aynı manifestoda “Ben sisteme karşıyım. Sistemlerin en kabul edilebilir olanı hiç olmayanıdır” diyerek belirtmiştir.  Dadaist eserlerde ise anti-otoriter tutum kaos düşüncesi ile iç içe gelişmiştir. Huelsenbeck bir Dada toplantısını “Polis konuşmayı engellemek istedi, çocuklar ağlıyordu, erkekler ayaklarını yere vurarak gürültü yapıyordu. Her şey karmaşıktı ve dolayısıyla son derece dadacı bir olay söz konusu idi” sözleriyle özetlemiştir. Mühsam, Dadaist bir yazısında ”Tanrı, aşırı derecede cinsel istek, coşkunluk, kargaşa. Gelin kargaşa içinde yaşayalım” diye yazıyordu. Bu herbiri birer eylem niteliği taşıyan eserlere çeşitli otorite organlarından tepki gelmesi de uzun sürmedi. 1920’de Berlin’de açılan ilk Uluslararası Dada Fuarı’nda devlet güçlerini sert bir biçimde eleştiren Hausmann, Otto Dic, Heartfield gibi önemli sanatçılara ait bir çok eser bulunuyordu. Fuar sonrasında Hausmann dışında sergide eseri olan tüm sanatçılar yargılandılar. Otoritenin Dada’ya karşı bu acımasız tutumu Dada’nın zamanında masum bir sanat akımından fazlası olduğu, bir eylem niteliği taşıdığını göstermektedir.

Dadaizm, siyasette olduğu gibi toplum yapısında da eskiyi yıkma, ve yerine özgürlükçü bir düzen getirme çabasındadır.  Toplumun burjuvazi sınıfı tarafından kısıtlandığını düşünür ve her birey için mutlak bir özgürlük arayışındadır. 1918 manifestosunda belirtildiği gibi, insanların özgürlüklerinin ve kişiselliklerine kısıtlayıcı yapıda olduğunu düşündüğü “ahlak, kültür ve içselleştirme gibi büyük sözleri paramparça etmektedir”.[ Yine aynı manifestoda kendilerinin bu sınırlayıcı unsurlardan arınmış bir topluluk olduklarını “DADA kelimesi hiç bir sınır, din veya meslek tarafından kısıtlanmamış bir hareketin uluslararası karakterini gösterir” sözleriyle vurgularlar. Aynı manifestoda “Estetik ve ahlaki eğilimler kahrolsun!” diyerek Dada’nın çağının toplum yapısına ve sanat algısına karşıtlığı belirtilmiştir. Toplum düzenine karşı olan bu aykırılık da siyasi konulardaki muhalifliği gibi sanatçıların toplumda karşılaştıkları baskılardan kaynaklanmaktadır.  Aynı zamanda Birinci Dünya Savaşı’nın batı dünyasının temellerini oluşturan hümanizm ve toplum sözleşmesi gibi değerleri yıkması da sanatçıların topluma karşı algılarını olumsuz bir yöne itmiştir. Bu nedenle dadaist şair Tristan Tzara 1919 manifestosunda “ahlak ve mantığın denetimi altında olmak polislerin karşısında kayıtsız kalmayı öğretti bize. –köleliğin sebebi- ” sözleriyle toplumun en büyük iki dinamiği olan ahlak ve mantığa yani toplum kavramının kendisine saldırmaktadır. Dadaistlerin bu bozulmuş toplum düzenine karşı önerdikleri çözüm ise herkesin özgür olabileceği, ahlak ve mantık gibi bireyin iç dünyasına inmek yerine ona tepede bir otoriteden zorla benimsettirilen değerlerin olmadığı yani bir bakıma anti-otoriter ve anarşist bir topluluğu savunurlar. Topluma kendini kısıtlayan değerlere tapmaya devam etmek yerine isyan etmeyi, kaosu öğütler. Tzara yine aynı manifestosunda bunu “Herkes bağırmalı: halletmemiz gereken büyük bir yıkım ve yanlış bir iş var. Süpürmek, temizlemek. Yüzyılları yakıp yıkan haydutların eline bırakılmış bir dünyanın bütün deliliğinden sonra deliliğin içinden geçerek kişiliğin arınması. Amaçsız ve plansız, düzensiz: kontrol edilemez delilik, parçalanma ” kelimeleriyle özetlemiştir.  Bütün bunlar bir çok aydının dadayı Richard Huelsenbeck’in sözleriyle bir sanat olarak değil,  “… yüreklilik, küçümseme, üstünlük, devrimci karşı koyuş; egemen mantığın, toplumdaki hiyerarşinin yok edilmesi, tarihin yadsınması, köktenci bir özgürlük, anarşi, burjuvanın yok edilmesi…” olarak yani hem siyasi hem de geleneksel açıdan bir eylem, radikal bir protesto olarak nitelendirilmesine yol açar.

Dadaizm pek çok sanatçı, sanat tarihçi ve sanatsever tarafınan boş ve anlaşılmamaya çalışılan bir sanat akımı olarak nitelendirilir. Sürrealizm ya da Kübizm gibi avant-garde sanat akımları sanatta yenilikçi ve devrimci dendiğinde akla ilk gelenler fakat, Dadaizm hem Sürrealizm ve Kübizm gibi sanatta işleniş ve konu bakımından bir çok yeniliğe öncü olmuş, bununla da kalmayıp günlük hayatın sorunlarını irdelemiştir. Dadaizmin içinin bu denli boşaltılmasına karşı 1920’de Almanya da açılan ilk Uluslararası Dada Fuarı’nda açılış konuşması yapan dada lideri Baader “Dadacılığın kültür içerisindeki zararlı oluşumlara karşı koymayı görev bildiğini” açıkca dile getirmiştir. Dadaizm, çağındaki işte bu zararlı oluşumlara karşı, sanatı kullanılarak yapılan eskiyi yıkmak ve yeni düzen yaratmak arayışında olan bir eylemdir.

Kaynakça
Çaydamlı, K. (Ed.). (2008). Dada Manifestoları.  (1). İstanbul: Altıkırkbeş Yayınları

İpşiroğlu, N. Ve  İpşiroğlu, M. Sanatta Devrim. (1993). İstanbul: Hayalperest Yayınevi.
Gombrich, E.H. Sanatın Öyküsü. (1997). İstanbul: Remzi Kitap Evi.

mahnovşçina

la makhnovtchina

mahnovistler kimlerdir? mahnovistler, 1918’de ukrayna’da avusturya-alman, macar ve hetman burjuva egemenliğinin baskılarına karşı başkaldıran köylü ve işçilerdir. mahnovistler, denikincilere ve nereden gelirse gelsin her türden baskı, yalan ve şiddete karşı mücadele bayrağını yükselten emekçilerdir. mahnovistler, genel anlamda burjuvaziyi, şimdilerse ise sovyet burjuvazisini emekleriyle zenginleştiren ve besleyen işçilerin ta kendisidir.

neden kendimize manovist diyoruz? çünkü ukrayna’da gericiliğin en korkunç günlerinde, saflarımızda asla yorulmak bilmeyen, güvenilir bir dost, bir lider gördük. mahno. sesini tüm ukrayna’da duyurarak emekçi halkın üzerindeki baskılara karşı çıkan, bize ihalet eden bütün zalimlere, yağmacılara ve politik şarlatanlara karşı savaşı başlatan kişi mahno’ydu. mahno, bizimle birlikte saflarda kararlı bir şekilde ortam amacımız doğrultusunda yürümektedir; emekçi halkın her tür baskıdan kurtulması amacına doğru.

… kent halkı ve işçilerine, bu kent, mahnovist devrimci isyan ordusu tarafından ele geçirilmiştir. bu ordu hiçbir siyasi partiye, iktidara veya diktatörlüğe hizmet etmez… ordu hiçbir otoriyeti temsil etmez. hiçkimseye bir yükümlülük getirmeyecektir. tek görevi işçilerin özgürlüğünü savunmaktır. işçilerin özgürlükleri, kendilerine aittir ve kesinlikle kısıtlanamaz. şurası bilinmelidir ki, mahnovist ordu onları hiçbir şeye zorlamayacak, hiçbir şey emretmeyecek veya benimsetmeye çalışmayacaktır. mahnovistler onlara yardım edebilir, öneri sunabilir, güçlerini onların hizmetine verebilirler. ama kesinlikle onları yönetmeye kalkışmazlar.

mahnovşçina, makno’ya ait anlamına gelir. nestor mahno önderliğinde ukrayna’da örgütlenen anarşist hareketi temsil eder. hareket 3 yıllık bir mücadele sonrasında 1921’de lenin’in kızıl ordusu tarafından yok edilmiş, kendilerinden geriye aşağıdaki türkü kalmıştır:

mahnovşçina mahnovşçina
rüzgarda dalgalanır kara bayrağın
ökemizle kara
kanımızla kızıl

dağlarında, ovalarında
karında, rüzgarında
ukrayna’da bir uçtan bir uca
partizan yükseliyor ufukta

ilkbaharda lenin yaptığı anlaşmalarla
verdi ukrayna’yı almanların eline
sonbaharda mahnovşina
savurdu hepsini rüzgarıyla

mahnovşçina mahnovşçina
rüzgarda dalgalanır kara bayrağın
ökemizle kara
kanımızla kızıl

denikin’in beyaz ordusu
şarkılar söyleyerek girdi ukrayna’ya
ama çok geçmeden mahnovşçina
savurdu hepsini rüzgarıyla

mahnovşçina mahnovşçina
partizanın kara ordusu
savaştı ukraynada
kızıllara ve beyazlara karşı

mahnovşçina mahnovşçina
partizanın kara ordusu
sonsuza dek silmek istedi
ukrayna’dan bütün iktidarları

mahnovşçina mahnovşçina
rüzgarda dalgalanır kara bayrağın
ökemizle kara
kanımızla kızıl

pan-anarşist manifesto

A.L ve V.L. Gordin
Manifest pananarhistov (Moskova, 1918)

Pan-anarşizm teorisine niteliğini veren geçmişin şiddetle reddedilmesi, İç Savaş dönemindeki belli başlı anarşist merkez olan güneydeki Harkov kentinde üslenmiş bir grubun, Anarko-Fütüristlerin manifestosunda daha belirgindir. Gordin kardeşler gibi, Anarko-Fütüristler de kurulmakta olan burjuva sonrası evreye uygun yeni bir sözlük ürettiler. Bakunin’le birlikte, evrensel yıkımın havarileriydiler; onun, “yıkma tutkusu yaratıcı bir tutkudur” inancını ve yeni bir dünyanın, eskisinin yıkıntılarından doğacağı inancını paylaşıyorlardı. Eskiden nefret ederek ve yeniyi yücelterek, bilinçli sarsma ve zorlama çabalarıyla, sanat ve kültürün toptan yıkılması çağrılarıyla, 1909’da Filippo Marinetti tarafından yayınlanan ünlü Fütürist Manifesto’yu yansıtıyorlardı.

Zaman zaman, onların dili Marinetti’ninkiyle, onun kısıtlandırılmış imgelemi ve çağlayan metaforlarıyla gerçekten de, adeta özdeşleşiyordu: “İtalya çok uzun zamandan bu yana, büyük bir ikinci el mal pazarı olmuştur. Sayısız mezarlıklarıyla, onu kaplayan sayısız müzeden kurtulmak istiyoruz…Yanmış parmaklarıyla o iyi kundakçılar gelsin! İşte onlar! Kitaplıkların raflarını ateşe verin! Müzelerin depolarına kanallar açın! Saygıdeğer kentlerin temelini yıkın!”

Pan-anarşizm sözlük anlamı olarak, her şeyi kapsayan anarşizm anlamına gelir; “pan” Yunanca’da “tüm” demektir. Pan-anarşizm kapsamlı ve eklemli bir anarşizmdir. Hükümetin olmaması idealinden, yani asıl anarşizmden ayrı olarak, başka dört ideali daha içerir: “herşeyin herkese ait olması”yla komünizmi; pedizmi, ya da çocukların ve gençlerin kölece eğitim cenderesinden kurtulmasını; kozmizmi (ulusal kozmopolitizm), ezilen milliyetlerin tümden kurtuluşunu ve son olarak da, jineantropizmi, yani kadınların kurtuluşunu ve insanileştirilmesini…Hepsi birlikte bu beş ideal, genel “pan-anarşizm” başlığı altına girerler.

Pan-anarşizm tüm toplumun –ekonomi, aile, okul, uluslararası ilişkiler ve hükümet kurumlarının- temelden yıkılmasını ve yeniden yapılandırılmasını amaçlayan ilkesel düzeydeki tüm toplumsal ideallerin, eylemlerin ve özlemlerin bir sentezini dile getirir. Ekonomik alanda pan-anarşizm, kapitalizmin yerini komünizmin almasını; toprakta, üretim araçlarında ve tüketim mallarında özel mülkiyetin kaldırılmasını getirir. Ailede, çokeşliliğin ve kadın ticaretinin yerini, birey olarak erkek ve kadın arasındaki gerçek sevginin alması; ayrıca da, ailede ve bir bütün olarak yaşamda, hem fiilen, hem de hukuken, erkek egemenliğinin sona ermesi, kadınların tüm çalışma ve sanat alanlarına özgürce katılımı ve onların, toplumun tüm nimetlerinden eşit olarak yararlanması demektir bu.

Okulda ise bunun anlamı, çocuklarımızı ve gençlerimizi dinsel ve bilimsel önyargılarla doktrinize eden şimdiki kitabi öğretimin yerini, gündelik yaşamda yararlı olacak; onlara özgürlük, özgüven, nesneleri özgünlük ve kafaca bağımsızlıkla yaratma yeteneği verecek pratik bir teknik beceri eğitiminin almasıdır. Ayrıca bu, anayurtlarıyla, devlet sınırlarıyla, ulusal ve özel toprak sahipliğiyle varolan toprak sisteminin yerini; ne anayurtların ne de sınırların olacağı, yalnızca bütün yeryüzünün ortaklaşa kendilerine ait olduğu özgür insanların özgür birliklerinin yer alacağı bir ulusal-kozmopolit düzenin alması anlamına da gelmektedir. “Bütün yeryüzü bütün insanlığa” –“bütün yeryüzü benimdir” diye ilan eden yağmacı ulusların toprak ve bölge taleplerine ve emperyalizmine karşı, pan-anarşizmin sloganı işte budur.

Hükümet (yönetim) örgütleri ve onların bireyle ilişkileri alanında pan-anarşizm, otoritenin, devletin ve her türlü zorlama biçimlerinin –mahkemeler, zindanlar, milisler, vb.- kaldırılmasından ve toplumun, gönüllü anlaşmalar ve dayanışmalar yoluyla yönetilmesinden yanadır.

Pan-anarşizm, Ezilen Beşler Birliği’nin idealidir. Tüm ezilenleri, baskının bu beş biçimi üzerinde yükselen şimdiki düzenin yıkılması için dünya çapında bir örgüt, bir Ezilenler Enternasyonali, bir Dünya Ezilen Beşler Birliği yaratmak için bir araya gelmeye çağırmaktadır. Pan-anarşizm, çağdaş toplumda ezilen beş grubun tümünün bir İşçi-boştagezer İşçi Enternasyonali, bir Gençlik Enternasyonali, bir Ezilen Milliyetler Enternasyonali, bir Kadınlar Enternasyonali ve bir Bireysel Kişilikler Enternasyonali içinde birleştirilmesinde ve ayrıca giderek tüm ezilenlerin eşitliği ilkesi temelinde kurulan ortak bir Ezilenler Enternasyonali’nin oluşumunda inisiyatif üstlenmektedir.

Pan-anarşizm bir toplu-yıkımdan, varolan toplumdaki bu beş baskı türünün tümünün ortadan kaldırılmasından yanadır. Bu yüzden, pan-anarşizmin amacı ezilenlerden bir grubun, öbürlerinin ezilmesi yoluyla, örneğin bir proletarya diktatörlüğü getirilmesiyle kurtulması değil; tüm ezilenlerin, tüm insanlığın, tüm aşağılanan öğelerin kurtulmasıdır. Üstelik, pan-anarşizm insanlığın kapitalizmin ve devletin boyunduruğundan, biçimsel eğitimin ve ev işlerinin boyunduruğundan, milliyetçiliğin boyunduruğundan da kurtulmasıdır.

Pan-anarşizm, çağdaş toplumdaki beş baskı biçiminin hepsini yıkacaktır: (1) ekonomik, (2) politik, (3) ulusal, (4) eğitsel, ve (5) ev-içi. Daha yalın olarak, pan-anarşizm ne zengin ne de yoksul, ne yönetici ne de yönetilen, ne köleleştirici öğretmenler ne de köleleştirilmiş öğrenciler, ne erkek efendiler ne de kadın köleler olmasını savunmaktadır. Pan-anarşizm için, bu taleplerden her biri eşit önemdedir. İster önderlik, ister tahakküm yoluyla olsun, biz ezilen öğenin bir başkası üzerindeki üstünlüğünü, pan-anarşizm insan varlığının özel bir sınıf ya da grup adına sömürülmesi olarak damgalamaktadır.

Ama, pan-anarşizm yalnızca, baskının bu beş biçiminden kurtulmak anlamına gelmiyor. Ezilen insanlığın şu iki aldatmacadan kurtulması anlamına da geliyor; dinin aldatmacası ve bilimin aldatmacası ki, bunlar özünde, aynı aldatmacanın, yani ezenlerin ezilenleri aldatmasının iki biçimidir. Pan-anarşizm din ve bilimin, dikkati baskı ve gerçek, somut dünyadan uzaklaştırmak; bunun yerine, kavranılamaz bir dünyayı, ya doğaüstü (din) ya da soyut (bilim) bir dünyayı koymak amacıyla uydurulduğunu açıklıyor. Pan-anarşizm, bilimi, yeniden şekillendirilmiş bir din ve doğayı da yeniden şekillendirilmiş bir Tanrı olarak görüyor. Bilim burjuvazinin dinidir; tıpkı, dinin soyluların ve köle sahiplerinin bilimi olması gibi.

Pan-anarşizm evrensel devletsizliği, kozmik anarşiyi, her yerde anarşiyi ilan etmektedir! Din ve bilimin her biçimi yalnızca burjuvazinin baskı buluşları, ezilenler için birer tuzak ve kapan, birer yem ve ökse olmakla kalmıyorlar. Bunlar ayrıca düzenbazca ve barbacadır, dar ve ahmakçadırlar, naif ve komiktirler, karmakarışık ve çelişkilidirler. Bilim, Avrupa vahşetinin ahmaklıklarından biridir; tıpkı, dinin Asyatik vahşetin bir ahmaklığı olması gibi…Bunların her ikisi de tek bir karışıklıklar ve çelişkiler dokusu oluşturmaktadır: Tanrı ve Tanrısızlık, neden ve nedensizlik; gerçek kurucu Tanrı ve “hiç”ten vareden, dolayısıyla olan, Tanrı-olmayan Tanrı; ilk nedene uzanan neden, böylece kendi kendinin nedeni olan ya da nedensizlik olan neden.

Tanrı ve Doğa insanın hayalinde yapılmıştır, antropomorfiktir. Eskimolar bunları bir beyaz ayı şeklindeki kendi avlarından türetmektedirler (dünya beyaz ayıdan türemiştir); İbraniler ise kendi mesleklerinden (marangoz, terzi Tanrı)…Newton, Kant ve Laplace doğayı Avrupa mekaniğine göre, Darwin ve Spencer İngiliz at yetiştiriciliğine göre (doğal seçme İngiliz at yetiştiriciliğindeki yapay seçme modelini izliyordu) öngördüler. Göklerin yönetimi ile doğanın yönetimi –melekler, ruhlar, şeytanlar, moleküller, atomlar, eter, Tanrı, ilahi yasalar ve doğa yasaları, güçler, bir bedenin bir başkası üzerindeki etkisi- bütün bunlar toplum tarafından bulunmuş, oluşturulmuş, yaratılmıştır (sosyomorfik).

Tanrı mutlak Asya hükümdarlığının bir imgesidir. Göksel yasalar, yıldızların yasaları, Asur ve Babil astrolojisi –bunlar imparatorların yasalarıdır. Doğa yasaları devletin yasalarıdır; doğal güç zorlamadır. Doğa’nın güçleri Avrupa’nın anayasal hükümdarlıklarını ve anayasal bürokrasiyi andırmaktadır; hatta doğa zaman zaman demokratik bir cumhuriyetin başkanını da andırmaktadır!

Pan-anarşizm evrenin ne insan, ne de toplum olduğunu öğretiyor. Onun ne başı ne sonu, ne kökeni (kozmogoni) ne nedeni, ne yasaları, ne kamçıyı andıran güçleri var. Evren ve her doğal görüngü her zaman “kendisi”dir; deyiş uygunsa, anarşist-bireysel ya da anarşist-komünisttir. Evren ve onun tüm görüngüleri kendiliğindendir. Evrende ve her görüngüde dışsal hiçbir şey, hiçbir zorlayıcı düzen yoktur; ama daha çok, anarşi, yani içsel (içkin) düzen, bağımsız ve kendiliğinden bir düzen vardır. Doğal güç yok, yalnızca eylemler ve çekimler vardır; nesneler, eylemler ve çekimler özdeştir.

Pan-anarşizme göre dinin ve bilimin temel hatası, birincisinin fantazinin, ikincisinin de aklın (zihinsel şekillendirmeler ya da soyutlamalar) ürünü olmasıdır. Bu yüzden, pan-anarşizm yalnızca duyguların hatta daha çok, adalelerin ve tekniğin hakiki olduğunu savunur. Pan-anarşizm yalnızca tekniği –sözün geniş anlamıyla tüm zanaatları, tüm pratik işleri vb. kapsayan tekniği (buna tüm-teknik denilmektedir)- halkın, çalışanların, ezilenlerin kültürü olarak kabul eder.

Toplumun incelenmesi bakımından, pan-anarşizm tüm sosyolojik yasaları ya da toplumsal evrimi ve gelişmeyi reddetmekte; bunların yerine, sosyo-tekniği, toplumun toplumsal deney yapma, iyileştirme ve yenileme hakkıyla kurulmasını koymaktadır. Teknikçiliğe bürünmüş olan pan-anarşizm, yalnızca tümden ve evrensel anarşi değil, aynı zamanda, şimdiki anarşi anlamına da gelir. Sosyal demokratik evrim ve reform yerine, sosyal devrim sloganını ileri sürer; şu altın anarşist kuralı savunur: Dosdoğru hedefinize gidin!

Öyleyse,
Yaşasın Pan-Anarşi!

Kaynak: Paul Avrich, Kendi Belgeleriye Rus Devriminde Anarşistler, Metis yay, 1992 , sayfa 57-61
Çeviren: Celal Kanat