SURET

I. Gün

Kuşun vurulduğu akşamdan kalma kargıyı yere bıraktım, sesi avluda yankılandı. Orada dinlenmesini istedim, göğsünde açılan yara oluk oluk kanarken bıraktığı son nefes geceye saydam bir çığlık gibi düştü. Onu oradan kaldırdılar. Kuşu, kargının mızrağı içerisinde, yattığı yerden kaldırdılar.

***

Bir çiçek bahçesi düşlüyorum. İçerisinde koyunlar, ebegümeçleri, leylaklar, homurdanan atlar ve başka ağırbaşlı küçükbaş hayvanlar. Onları çekiyorum, bulundukları yerin ayaklarının altından kaymayacağına kanaat getirinceye kadar bir halat yardımıyla çekiyorum ve üst üste yuvarlanmaya direnerek tek sıra halinde, ağaçlar dahil, diziliyorlar.

Hepsini olağanüstü bir titizlikle hızmalarının parıltısında izliyorum, burunlarından, gövdelerinden çekiyorum. Yıldız takımına benzer bir görüntüleri var, ellerini unutmuş bir ressam gibi ağzımla, çenemle, omuzlarımla izliyorum onları. Gövdemde hissediyorum.

Aynı adi maddeden yapıldığımızı görüyorum. Birimiz çevik, birimiz munis, birimiz yaz gününün ağırlığıyla kokularını baygın baygın üzerimize döküyor.

Aynı adi maddeden bu kadar şükran duyulacak bir görüntü, bir takım yıldız yarattığım için gurur mu duymalıyım?

Çiçek bahçesinin avlusuna kargıyla yaralanmış kuşu getirip, kan dolu gövdesi tüylerinin arasında parıldarken bırakıyorlar. Kan kurumuş, gözleri kapalı, soluksuz kalmış bir koşucu gibi cansız.

Onu oradan alıyorum, bu takım yıldızın ağırlık merkezini oluşturması üzere yere bırakıyorum. Çünkü onu katlettiler, ardıçı. Ancak siyah tüylerinin kurumuş kanla birlikte güneşin altında aynı bronza işlenmiş küçük kızıl mücevherler gibi parıldadığını görüyorum.

Bir delinin pencereden gelen kahkahası avluda uzunca bir süre tüm sessizliği yararak bir çan sesi gibi ürpertiyle yankılanıyor. Onu susturmanın olanağı yok, yavaş yavaş kurduğum takımyıldız dağılıyor, koyunlar avlunun köşesindeki su birikintisine, at arpalığına, ağaçlar ve çiçekler meltemlerine dönüyor. Evcil bir hayvanın huzursuzluğunu üzerimde hissediyorum.

Yoksun, yoksul ve efendi.

II. Gün

Metal bardakların parıltısında yüzümü izliyorum. Parmigianino’nun tablolaları gibi yüzümün aldığı biçim karşısında hayrete düşüyorum. Gülümsememin bardaktan yansıyan ışıkla aldığı biçim, parıltı karşısında hayrete düşüyorum. Bugünkü yemeğin yanında içtiğimiz bu bir bardak su karşısında, onun dinginliği karşısında hayrete düşüyorum.

Bugün benim için şaşırtıcı gençlikte bir gün, yavaşça aldığım yere bırakıyor ve üzgün bir çocuk gibi ondan ayrılıyorum.

Metalik sesiyle beraber su bardağa dökülürken uçurumu hatırlıyorum. Hiç görmediğim dağlık bölgelerin uçurumlarını, hepsini bir bir biliyor, tanıyorum. Yücelendiğim sanısıyla gövdemden kayalıklar çıkarttığım o güçlü günleri sadece bir kez daha tadabilsem, belki pek çok başka resim yapabilirim.

Nasıl ki çok sayıda resim yapabilirsem, bu avludan, bu cehennemi kapatmadan, bu ışıksız ve duvarsız loş hücreden de kurtulabilirim.

Buna inanmadan yaşayamayacağımı sanıyorum.

III. Gün

Başaramadım. Gündüz güzel geçiyordu ama gövdemi ılık bir güne bırakmak konusunda bugün, Hamletvari bir endişe duyuyorum. Bilinç sekteye uğratıyor eylemlerimi, burada bulunmak için fazla akıllıyım. Buradan kaçmak istediğime göre, ruhuma hapsolmuş bedenimi özgürleştirebildiğim günleri tattığıma göre, fazla akıldışı istekler içerisinde…

IV. Gün

Kuşların ötüşünde fazileti aradığım yıllar, pek çok dostum vardı. Şimdi bir çeşmenin karşısına geçmiş umudun sayrı görüntülerinin gelip geçişini izliyorum. Bu gibi şeyler için günün birinde fazla yaşlanmış olacağım. O gün geldiğinde yeni nesiller beni de işe yaramaz bir beygir gibi bir köşeye çekip vuracak.

En azından çabalarımızın boşuna olmadığına inandıracak birkaç eser bıraksak? Yeterli olur mu? Yine unutmazlar, kendi namlarına aynı hataları yapmazlar, hatırlama ve tekrardan ibaret yaşam kuyusuna taş atmaya devam etmezler mi?

Umarım devam edecekleri kadar cesur olabilirim.

VII. Gün

Geçtiğimiz iki gün buraya bir şey yazmaya elim gitmedi. Neden diye düşündüm, geçtiğimiz gün neden buraya yazmadım. Dün bütün bunları hesap etmek, ne olmuş olabileceğinin ayırdına varmakla geçti.

Sanıyorum ki mutluydum, yaşamın hazin gelip geçişinden, ölümü hatırlamaktan ve unutmaktan ve bu gelip geçici gibi görünen anları çembersi bir iple birbirine bağlayan döngülerden mutluydum.

Karşı kaldırımda geçen kadınların loş gölgelerini gözlerimle oymaktan mutluydum. Şimdiyse yalnız yaşadığım dairemin içerisinde gördüğüm rüyaları biriktiriyor, onları dışarıya açılan pencerelerim yapıyorum. Pirincin taşını ayıklar gibi nahoş anlarını atıyor ve güzel günlere açılan pencereler yapıyorum.

Perdeler takıyorum, güneşli günlerde açıyor, kapalı günlerdeyse herkes evde olacağından örtüyorum. Görünmek istemiyorum. İnatçı bir karmaşayı içerimde barındırdığımı hissediyorum. Fırtınanın yaklaştığını hissediyorum.

Bir kahve koyuyorum ve bardağın altına bir altlık yerleştiriyorum. Rüya gibi bir güneş gelip geçiyor, yalnızca birkaç saniyeliğine. İçerideki güneşin merceğinden gördüğüm koca bir evren görüntüsü beni alıp götürüyor. Sanki tablolalardaki gibi, İtalya kıyılarına ilelebet kendisini serpmiş bir güneş.

Ressamlar işte bu ışığı taşımakla mükellef. Emin olduğum şeylerden biri de bu.

VIII. Gün

Atölyemde yapayalnız onu düşünüyorum. Ne yapsam, ne etsem onu aklımda kurmadan geçen saniyelerin birer yalnızlık abidesi, bir yoksula vurulan kırbaç, kirli bir pazarlığın sonunda ıskartaya çıkartılmış bir avuç lüzumsuz anı olduğu zannından kurtulamıyorum.

Yapmak istediğim şeyleri yapabiliyor olsaydım, şimdi bunları yazacağıma dair hiç bir teminat veremezdim. Resimlerim birikti, kenarda kuruyorlar. Onları yağlıboya tablolaların ihtişamlı tarihinde kurumaya ve yüzmeye bıraktım.

Şimdi yapmak istediğim yegane şey biraz daha onu düşünmemek için dışarı çıkmak, ilgilenecek başka şeyler bulmak. Böylelikle kendimi meşgul edersem en azından arzın merkezine onu yerleştirme hatasından bir müddet sonra kurtulabilirim.

IX. Gün

Ne gam, başaramadım. En tatsız gecelerimden birini yaşadım dün gece. Sanki dipsiz bir kuyu gibi beni çeken yalnızlıktan kurtulmak için elimde olan tek halat ona dair anılarmış da, durmadan bu halata asılıyormuşum hissi peşimi bırakmıyor.

Yalnız bu kadar bağımlı olmayı kendime yediremediğimi söyleyemeyeceğim. Kendimi içine koyduğum çileli günlerin sonrasında yine de avuntuyu onun sesinin hatırasında bulduğumu itiraf etmekten ne diye korkayım ki?

Yine de yanımda olmadan da, kokusuyla veya sesiyle, yapabilmeyi isterdim. Bu lanet ızdırıptan çekilip alınmayı, sıradan bir ruh gibi yaşamın olağan akışına katılmayı isterdim.

XII. Gün

Sanırım geçen iki buçuk gün içerisinde, alkolün de tesiriyle en azından kendime ait bir alanı kendi hatıralarım içerisinde açabilmeyi başardım. Aşkın dünyayı yöneten gizli bir el gibi bütün beynimi avucuyla çepeçevre kavradığını, olağan her türlü akışı sekteye uğratmak bir kenara, onun içerisine sinsice sızdığını, kahvaltı yaparken, elim meşgulken, çayı karıştırırken bir an olsun aklımdan çıkmadığı o sanrı dolu günler hakkında, inanın hiç ama hiç konuşmak istemiyorum.

Ancak şu kadarını söyleyebilirim. Resim yapmaya yeniden başladım. Eskizler tamam, boya ve şase siparişlerini de verdim. Güzel bir resim çıkartacağım ortaya. O resim beni bu ızdıraptan kurtaracak.

En azından şimdilik bunu ümit ediyorum.

XIII. Gün

Resme başladım, elimdeki fırça tuvalin üzerindeki görünmez bir lekeyi, bir cismi çizgiler ve renkler formunda takip ederken söyleyebileceğim hiç bir şey yok: işte büyük mutluluk.Sessizliğin içerisine düşen bir imge, onun içerisinden, ateşle doğan bir imge. Kimin imgesi bu?

Sanırım bunu bana birinin söylemesine ihtiyacım yok. Bu…

O.

XIV. Gün

Dünden beri bir su birikintisinin içerisinden yavaş yavaş beliren bu suretin karşısında, onu daha da belirginleştirmek için çırpınarak resme devam ediyorum. Biraz boya şuraya ve birkaç çizgi buraya, bu bana gitgide yakınlaşan suretin içerisinden bir başkasının belirme ihtimali olduğunu düşünmem saflık olmaz mıydı?

Ancak bu gerçekten o mu, yoksa hayallerimde yarattığım kişi mi bu idi? İşte bu ürkütücü soruyu sorarken buluyorum kendimi. Meryem var mıydı, ya da var mıydı?

Bir sigara yakmak ve biraz olsun yarattığım portreyi izlemek için koltuğa uzanıyor, sırtımı kırmızı yastıklara uzatıyorum. Küllüğün olduğu sehpanın köşelerinden sarkan örtünün saçaklarında kül izleri var. Doğrusunu söylemem gerekirse, odaya sığamadığını hissediyorum bu tuvalin.

Resim, kendi emellerimin sonucu olan bir resim gerisingeri bana bakıyor. Gözlerinde ufukta uzanan yıldızları, günlerce gördüğüm rüyalar ve kabusların serpildiği o amansız gökyüzünü görüyorum. Bu gökyüzünün içerisinden bana doğru akan suretin kenarına yavaşça serpilmiş bir gülümseme ve ortasındaki nazik ve nazlı bir burun beni gerisingeri onun yanaklarındaki buluntu hüzne bırakıyor.

Meryem’i seviyorum.

Resim: Luke Hannam

Bir cevap yazın