Tüm dünya bir pazar öğleden sonrasının içine tıkılmışçasına, monoton, insanların ne yapacağını bilmediği yuvarlak bir topa dönüşmüş durumda. Her şey bizim elimizde ve bir oksimoron gibi hiçbir şey aslında bizim elimizde değil.

Yönetenlerin, sonsuz sayıda kaynakları ve bizim haricimizde kullanabilecekleri neredeyse sonsuz insanları ve makineleri var, biz de bunlardan biri olmayı seçiyoruz ve işte abra-kadabra, sonsuz Pazar günümüz başlıyor. İbadethaneler bomboş kalıyor ve tanrılarımız uykunun çekiciliğine yenilip uyukluyorlar.

Bizim gibi bir kaynak bulup, aşık olduğumuzu sanıp, hayatlarımızı birleştirip sonsuza dek bu Pazar gününün içinde ezilmeye, bağırsaklarımız, midemiz ve en sonunda beynimiz büzüşene dek A4’lerin, bilgisayarların ve sonsuzca çalışan çarkların arasında çalışıp son kullanma tarihimiz dolduktan sonra rahat rahat ölmemiz için bize aylık bağlanan cenaze maaşımızı alırsak eğer, başarıya ulaştığımızı ve rahatladığımızı düşünüyoruz.

Biz bu hale gelmedik, bu hale getirildik, mağaralarda resimler çizip, ilkel silahlarla hayvanlar avlarken, birden, birileri tek renkten resimler yapıp milyonlara satmaya ve bizi avlayan avcılarımız onları satın almaya başladı. Ne sanat, sanattı bundan sonra, ne çalışmak, çalışmaydı. Sonsuz Pazar günümüz başladı ve artık vaaz verecek vaizlerimiz de kalmadı, sadece bizi rahatça uyutmak için ninniler söyleyen bizim gibi ötekiler vardı.

Bir gün gerçekten uyanıp buna son vermek için nesnel varlığına son verenler, başkaldırdılar ve artık onlar da suçluydular, çünkü en güçlü ve kimsenin elde edemeyeceği hamleleri yaptılar, kendi yaşamlarının gücünü en ekstrem şekilde değerlendirme etkinliğinde bulundular, sonrasında dendi ki bize, bunu yapanlar günahkarlardır, zira en büyük günahları uyanmaktır.

Gün geldi, gün aydı, vaizlerimiz vaaz ettiler ki, “Uyananlar en büyük günahkarlardır.”