Uzun zamanlar öncesinde, batının medeniyet’e kestiği biletlerle çıktığımız yolculuğa devam etmekteyiz.

Üstünlüğünü, kalıp yargıları ve varsayımları realize ederek, ilkel davranış tarzlarını kendi menfaati yönünde yorumlayarak, zulmedici eylemlerini legal hale getirip, prensiplerini, Darwin’in doğal seçilimi açıklayan “yaşam mücadelesinde uygun ırkların korunması” ifadesine monteleyen, sosyal darwinizm adı altında; çatışmayı, yok etmeyi savunup, hayatta kalan insan topluluğunun daha yüksek düzeylere evrilmekte olduğunu kabul eden anlayışın, gittikçe gerginleşen, oldukça büyümüş ve ısınmış balonunun içinde hep birlikte yol almaktayız.

Beyaz adamın yükünü al, soyunun en iyilerini gönder
Git, çocuklarını sürgüne mecbur kıl,
esirlerinizin ihtiyaçlarını karşılamak için
Ağır koşum takımları altında beklemek için, çırpınan vahşi halkın üzerinde-
Henüz yakaladığın asık yüzlü insanların, yarı şeytan ve yarı çocuk.

Kipling’in beyaz adamı insan doğasını kendi davranış standartlarının tekbiçimliliğinde sınırlandırır, yarattığı uygarlık formuna adapte olamayanlar “faydalanılamayan” askısına dizilir, normlara uyumsuz “anormaller” olarak damgalanırlar. Elliot Aranson; “Siyahları eğitimden yoksun bırakmamızı haklı çıkaracaksa onların aptal olduğunu düşünmek işe yarar ve kadınları elektrik süpürgesine bağlı tutmak istiyorsak, onların ağır ve sıkıcı domestik işlere biyolojik olarak hazırlanmış olduklarını düşünmek işe yarar.” (1976) derken tam olarak batının bu “kendi kılıfına uyduran” mantalitesini ve yarattığı illüzyonu açıklar.

Sığındığı kalıp yargılara; sömürü ve gaddarlıklarını, ön yargılarını haklılaştırmak adına yalnızca ilkellere değil, günümüze dek tekeline alabildiği tüm toplulukları dahil etmiştir beyaz adam. Kendi kültürüne denk ve uygun hale getirdiği insanlar da “rahat” olmak adına, ortamın beklediği ve sağlayacağı tatmin yönünde hedeflere sahip olmuşlardır. Bu insanlar; en erken postmodernistlerden, “insan insanın kurdudur” varsayımıyla yola çıkıp, içgüdüsel olarak kötücül bulduğu insanların, güdülmeden bir arada yaşayamayacaklarına, içlerinden hepsinden güçlü ve büyük tek bir canavar çıkarıp, o canavara itaat eden bir toplumu, kaosa karşı tiranlığı savunan, böylelikle gerçek barışın elde edilebileceği sanrısındaki Hobbes’un tanımıyla  “pasif senaristlerdir.”

“İnsan insanın
Kurdudur” diyor
Bir düşünür
Ve ekliyor:
“Bellum omnium cantra omnes”
Yani
Yatkındır savaşa
Birbiriyle herkes…
Şu sonuç çıkar
Bu saptamadan:  
Doğası gereği
Savaşçıdır insan…
Doğruluk payı
Var mı bu görüşte?
Yanlışlık var mı?
Varsa nerde?…
İnsan insanın
Kurduydu belki
Gerçek kurttan
Yokken farkı…
Onu kurttan
Ayıran özellik
Akıl olmalı
Ve üretkenlik
Ürününü
Emeğinin
Alırsan, sevinçle
Dolar yüreğin
Ve hele ortak bir
Yaratıysa bu
Daha da büyür
Mutluluğu
Oturursun
Aynı sofraya
Emektaş olmanın
Mutluluğuyla
Şimdi sormak
Gerekir yeniden
İnsan insanın kurdu mu gerçekten?
İnsan insanın
Kurduydu belki
Gerçekten kurttan
Yokken farkı
Ama gelişen
Bir şey var onda
Sevgiye, iyiye
Doğruluğa
Yaratırken
Emeğiyle
Yaratır çünkü
Kendini de…
Soruyu yeniden
Ve şöyle sormalı:
Sevgiye, iyiye
Barışa kim karşı?
Emeğinin
Hakkını alan
Ne çıkar umar
Savaştan?
Dünyayı ortakça
Kardeşçe üreten
Ne yarar umar
Kötülükten?        

Şimdi değiştirip                                               Bu kavramları                                        Yeniden ve şöyle
Söylemek olası:
Emekçi insan var, barıştan yana 
Dünyayı kardeşçe yaratan, üreten..
Ve kurtlar – savaşta çıkarları…
Vurarak, kırarak, ezerek sömüren… ” 

Belki de Hobbes’a en güzel cevabı bu şiiriyle Ataol Behramoğlu vermiştir…

Şimdi ise Kipling, yüzünde donuk bir pişmanlıkla uyumakta… “Eğer neden öldüğünüzü sorarsa bazıları, konuşun ve anlatın babalarınızın yalanlarını.”   sözünün geç kalmışlığı ve gerçekliğinin ağırlığında. Bir zamanlar yalanların babasıyken, çığırtkanlığını yaptığı ve elleriyle gönderdiği savaşta oğlunu yitirdikten sonra…

“Bir rüya gördüm -korkunç bir rüya-  uzaktan baktım hiç olmamış gibi dünyaya
İzledim, bir adamın aklının yitmesini başından,
annemin tek oğluydu bu adam” ( R. Kipling) 

O korkunç rüyanın hala içinde olan bizler, bu kültürün kendine benzettiği, tabuları arasındaki sıkışık tepişik hayatının tüm mutsuzluğunu, diğerlerinden zorbalık ve küstahlıkla çıkarmaya çalışan insanlar arasında nefes almaya çalışıyoruz. Lévi-Strauss’un bu konudaki tamamlayıcı fikirlerine atıf yaparak; bilinç yapısı “ben ve öteki” olarak kutuplanmış, basit ve kaba olarak tanımladığı ilkellerden daha “bön” bir kavrayışa sahip batılı insanın, özellikle tarihinin son dört yüzyılında, doğadan kopuş ve insanı üstün varlık konumuna ulaştırma sürecinde, insansallıkla hayvansallığı birbirinden kesin çizgilerle ayırma hakkını benimserken, yanlışlıkla geldiği nokta, bitmeyen elezer kültür ve izlediği nekro-politikalardır.

Ruth Benedict’in tanımlamasıyla “ırkçı bir züppe”olan batının, kendi kültürel biçimlenişinde bu denli ayrık ve baskı altında hissetmektense, Shakespeare’in “sıkıcı ve dilsiz kabileler” ifadesiyle yüz ekşittiği yerli bir topluluk içerisinde daha mutlu olacağımızı düşünmek işten bile değil.  Büyük modernite illüzyonununda, batıdan ya da doğudan  farketmeksizin “ithal” ve “çeviri” zihniyetler ait olduğumuz şeye çok çok uzak. Bu yüzden geçmişe bakmayı bilmek ( tarihin çarpıtılarak öğretildiği/öğretilmediği nesiller için her ne kadar zor olsa da) ; zamanı bütünüyle ele alabilmek, her şeyin bir başlangıcı ve tüm bunların sonunda nereye varacağımızı ön görebilmek adına büyük önem teşkil ediyor.  Dışsallaştırmayı ve yabancılaşmayı en aza indirgeyecek, bu sert ve yoz kültürü akışkan kılarak hayat devamlılığını sağlayacak güç, iç içe geçmişliğe olan farkındalığımızda gizli. İnsan kendini kendinden, birbirinden ve doğadan gittikçe daha sınırlı bir azınlık uğruna uzaklaştırırken, yolun başında temel aldığı insansallığın ana unsuru “ÖZ SAYGIYI” yitireceğini ve bu fikrin “baştan çürük olduğunu” anlayamadı. Belki de Strauss’un öngördüğü üzere; “Dünya hayatına insansız başladı, hayatını insansız devam ettirecek.” (1955)