Her daim düşleri peşinde koşan sabırsızlık zamanının
güzel çocuklarına…

Özcan Alper, senaryosunu yazıp yönetmenliğini yaptığı Sonbahar filmiyle ilgili Birgün gazetesine verdiği röportajda “Bu film benim vicdan borcumdu” demiş. Günlerdir bu sözün etkisi…  Yolda hızlı hızlı yürürken adımları karıştıran; biriyle konuşurken söylenilecekleri, yemek yaparken tuzu, haberlere göz atarken ne okuduğunu unutturan. Kafamda uğultusu, ardım sıra ayak sesleri. “Ne takmışsın sen de!” dediğinizi duyar gibi kulaklarım. İyi duyduğumdan değil, hep çok yüksek sesle konuştuğunuzdan.

Filmin ana karakteri Yusuf, 22 yaşında bir üniversite öğrencisiyken hapse giriyor. On iki yıl ceza almasına rağmen, onuncu yılın sonunda hasta olduğundan mütevellit serbest bırakılıyor ve kalan iki üç ayını doğup büyüdüğü yerde; Doğu Karadeniz’deki annesinin yanında geçiriyor. Bir yandan unuttuğu şeyleri hatırlamaya çalışırken, bir yandan da yeni olan her şeyi izlemeye başlıyor. Tek bir farkla elbette: Her şeye son kez bakmak zorunda olan bir adamın gözleriyle bakıyor.

Filmin çekimleri sırasında Özcan Alper, Yusuf’un dağ evinin önündeki manzaraya nasıl bakması gerektiğini Yusuf karakterini oynayan Onur Saylak’ a anlatırken şöyle bir anlatım yapıyor:

-Sen burada manzarayı izlemiyorsun. Bu ağaçlar, bir daha bu rengiyle göremeyeceksin. Bu karı bir daha bu şekilde göremeyeceksin. Hep şunu düşün ‘son kez bakıyorum’. Bu bir nevi vedalaşma gibi.

Özcan Alper’in vicdan borcu, Yusuf’un son kez baktığı ağacın yeşilini hafızanıza kazımaktır. Bir daha o şekilde göremeyeceği karı üzerinize yağdırmaktır. İşine gelmeyen her şeyi umarsızca unutan insanın beynine elektroşok vermektir. Filmin son sahnesinde taşınan tabutun içinde yalnızca Yusuf değil, Habil ile birlikte Kabil de yatmaktadır.  Yusuf’un çaldığı tulumun sesi belki de Özcan Alper’in vicdanının sesidir ve bir ağıda eşlik eder.

Dilediğimdir ki; zaman hepimiz için farklı akıyordur ve Yusuf hala orada, o tepenin yeşilini ve bir daha o şekilde göremeyeceği karın beyazını izliyordur.