Siyah-Beyaz Cennet, Rengârenk Yeryüzü

Eski Ahit’te Genesis miti anlatılırken cinsel ilişki için İbranice “ya ,da” fiili kullanılır. Bu fiil hem “bilmek” hem de “cinsel ilişki” anlamına gelir. “Ve Adem karısı Havva’yı bildi.” Pleasantville de modern bir Genesis miti kuruyor. İnsanın “bilme”sinin onun cennetten kovulmasına neden olmasının, kendini acılar ile zevklerin bir arada bulunduğu yeryüzünde var etmesinin hikâyesi. Pleasantville sadece Genesis ile kalmıyor tarihteki bazı dönüm noktalarından da kesitler barındırıyor. Kısacası Pleasantville izleyiciyi egemen düşünüş biçiminin çarpıklıklarıyla yüzleştiriyor. 

Film, 1950’li yıllarda geçen sit-com Pleasantville’in adının, ABD haritası üzerinde belirdiği bir görüntüyle açılıyor. Açıkça Pleasantville Amerika’dır diyen yönetmen, diğer yandan anlatısıyla evrensel bir hikâye oluşturmayı da başarıyor. Birbirine zıt iki karakter, David ve Jennifer, “nerd” ve “popüler liseli kız” tiplemeleri olarak karşımıza çıkıyor. Ebeveynleri ayrı olan David, mutsuz ailesinin travmatik deneyiminden kaçmak için bol gülme efektiyle örülü, klişe bir Amerikan ailesinin öyküsünü anlatan Pleasantville’e veriyor kendini. Film buraya kadar klasik bir Hollywood gençlik hikâyesi anlatacağına inandırıyor bizi. Ta ki kumandanın kırılmasının ardından, TV tamircisinin çağrılmamış olmasına rağmen evin kapısında belirmesine kadar.

TV tamircisinin içeri girmesiyle duyduğumuz şimşek sesi sihirli bir anlatı dinleyeceğimizin ilk işaretini veriyor. Jennifer ve David tamircinin getirdiği kumandayı kullanınca, TV dizisinin içine giriyor ve sit-com’daki ailenin çocuklarının yerine geçiyorlar. Afallıyorlar, fakat TV tamircisinin, hapsoldukları bu dünyadan çıkamayacaklarını belirtmesiyle, durumu bir nebze de olsa kabulleniyorlar. TV tamircisini Pleasantville denilen diyarın tanrısı olarak ve değişime direnen yapısıyla dinsel bir iktidarı temsil ettiğini düşünmek mümkün. Pleasantville başlangıçta patriyarkanın bariz bir şekilde hissedildiği kusursuz bir kurgu olarak karşımıza çıkıyor. Öğrenciler basketbol oynarken, atılan topların hepsi potanın içinden geçiyor. Schopenhauer –cennet için- her istediğimizin gerçekleştiği kusursuz bir dünyada en nihayetinde, buna bir son verme arzusu duyacağımızı söyler. David ve Jennifer da, Schopenhauer’ın tespitine paralel olarak, erkek için tasarlanmış kusursuz cennettense “bilerek” yeryüzünü yeğliyorlar. Jennifer (Mary Sue) bu insani ihtiyaçlar ve zevklerden yoksun topluluğun cinselliklerini fark etmelerini David ise restoranda beraber çalıştığı Bill’in görev tanımının dışına çıktığında ambale olması üzerine Bill’e ne yapacağını tane tane anlatarak düşünme yetilerini geliştirmesini, topluluğun diğer sakinlerinin de entelekti keşfetmelerini sağlıyor.

Yönetmen entelekt ile dünyevi zevkler arasında bir denge kuruyor. İkisinin de gerekli ve önemli olduğunu, Jennifer ve David’in karakterlerindeki değişimlerle vurguluyor. Jennifer’ın sevişmesiyle ilk defa bir rengi -şehveti sembolize eden kırmızıyı- görüyoruz. David’in kitapları hatırlamasıyla, sayfaları boş kitaplar hikayelerine kavuşuyor. “Bilme”ye cesaret edenlerin renklendiği ve kadraja renklerin yavaş yavaş girdiği bu dünyadaki yenilikler iktidar sahibi ticaret örgütünü rahatsız etse de, eril iktidara başkaldırılana kadar hiçbir önlem alınmıyor. Betty’nin evden kaçması ve yemek yapmaması, başka bir ev kadınını gömlekte ütü izi bırakması, bu kodamanları kadınları hizaya çekmek için yeni kanunlar oluşturmasına neden oluyor. Film, toplum sözleşmesinin hegemonik bir erkek kurgusu olduğunu ve erkeğin iktidarını korumak için oluşturulduğunu söylüyor.

David’in, Bill’e hayatın dayatıldığı gibi olmak zorunda olmadığını göstermesi üzerine restoranda yaptığı işi monoton ve anlamsız bulmaya başlayan Bill anlam arayışını sanatla tatmin etmeye çalışıyor. Yönetmen sadece sanatı anlamsız varoluşumuza, anlam kazandıran bir faaliyet olarak görmüyor. Sanatın dönüştürücü potansiyelinin, sokakta ortaya çıkabileceğini belirtiyor. Erkekler (siyah beyaz erkekler),ressamın çarpıcı renkler kullandığı eserlerini paramparça ediyor. Kitapların yakılması akla Ray Bradbury’nin ünlü distopyası Fahrenheit 451’i getiriyor. Ray Bradbury Fahreneit 451’de itfaiye teşkilatının kitapları yakmakla görevli olduğu bir distopya yaratmıştır. Yönetmen kendi anlatısıyla Fahreneit 451 arasında ilişki kurarak, izleyiciyi “Bu kusursuz bir dünya değil, bir distopya.” diyor ve dürtüyor. Sanatın devrimci niteliği, 1 Mayıs günü, Bill’in önceki çalışmalarının tahrip edilmesi üzerine sokak duvarını tuvale dönüştürmesiyle gösteriliyor. Film, konvansiyonel yapısıyla da bu argümanı bir bütün olarak destekliyor. Yönetmenin film anlatısı için konvansiyonel bir yöntem izlemesi sanatın dönüştürücü gücünün insanlara ulaştığı sürece işlevselleşebileceğini söylüyor. Etkileyici duruşma sahnesinde David, iktidar sahiplerinin aşk, öfke gibi duygularını harekete geçirerek, onlara sahte hayatlar yaşadıklarını fark ettiriyor ve onları da kendilerinden biri haline getiriyor. Film, David’in eski hayatına dönmesi ve annesine “olması gereken” diye bir şey olmadığını söylemesiyle bitiyor. Pleasantville, hegemonik erkeğin dayattığı ideali, “olması gereken”i yerle bir ediyor ve alternatif bir dünya tahayyül ediyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir