Modern sanayi toplumu, şimdiye kadar Yunanistan’da ve Roma’da geliştirilen klasik çizgilerde örgütlenmiştir. Fransız Devrimini takip eden Sanayi dönemi boyunca, bütün farklı Yönetim biçimlerinin denendiği devreler yaşanmıştır. Bu değerli bir deneyim olmuştur. Platon’un aydınlar otokrasinin [enlightened autocracy], meşru hükümetin yerini alan az ya da çok aristokratik nitelikteki askeri diktatörlüğün ve (halk demokrasisi denilen en son baskısı dahil olmak üzere) çeşitli demokrasi biçimlerinin hiçbirinin, bırakın yaşamın gelişip serpilmesi ve zenginleşmesini mümkün kılmayı, insan ihtiyaçlarını dahi karşılayıp tatmin edecek bir hükümet biçimi yaratamadıkları ortaya çıkmıştır.

Bir nebze öncü romantizmin [coşumculuk] varlığına karşın sanayi toplumuna baştan itibaren hâkim olan yeni görüngüler [fenomen], bizzat makine tekniklerinin kaçınılmaz sonucu olarak bütün geçim vasıtalarının giderek toplumsallaştırılmasıdır. Sosyalizmden toplumu, insan faaliyetinin merkezi, anlamı ve amacı yapan kapsayıcı bir ilkeyi anlıyoruz. Bu evrimin kimilerince ilerleme olarak kabul edilmesi, kimilerince ise insan özgürlüğüne karşı giderek büyüyen bir tehdit olarak yorumlanması önem taşımıyor. Her iki tutum da aynı kapıya çıkıyor. Toplumsallaşma şu veya bu şekilde yayılacaktır. İnsan ancak bu olguyla yüzleşirse gelecekte çevresine hâkim olabilir. Bu bilgiyi, kurtuluş araçlarını geliştirmek için kullanmalıyız. Kazanmak için kendimizi kaderci zorunluluk ilkesinden kurtarıp seçim yapma ve kendi kaderini tayin etme gücüne yeniden kavuşmamız hayati önem taşımaktadır.

Özgürlüğün koşullarını sağlayan toplumsal yapıya situkratik düzen adını verdik. Kalkış noktası, Kierkegaard’ın durumlar felsefesinin Hıristiyanlıktan arındırılmasıdır. Bu, İngiliz iktisat doktrini, Alman diyalektiği ve Fransız toplumsal eylem programları ile birleştirilmelidir. Bu, hem Marksist doktrinin kökten gözden geçirilmesini, hem de büyümesi İskandinav kültür kavramından kaynaklanan tam bir devrimi gerektirir.

Bu yeni ideolojiye ve felsefe kuramına situoloji diyoruz. Situoloji, bütün suni ayrıcalık biçimlerini dışlaması nedeniyle sosyal demokrasi ilkesini temel alır. Bireyin özel yeteneklerinin yetersiz kişiler için tasarlanmış anonim bir toplumda ezilmemesini ve beşeri yaşamın tüm kültürel çeşitliliğiyle gelişebilmesini sağlayan yegâne mevcut güvence budur. Sartre, herkes benim gibi davranırsa ne olacak sorusunu sürekli sormamız gerektiğini söyler. Bizim cevabımız hepimizin can sıkıntısından öleceği. İnsanın yaşamıyla kumar oynayabilmesini istiyoruz. Bu ancak herkes bireysel hareket etme özgürlüğüne sahip olursa gerçekleşebilir.

Birinci Durumcu Enternasyonal 1957’de Paris’te kuruldu. İşlevi Situolojiyi formüle etmek ve geliştirmekti. Son beş yıl içerisinde bazı ciddi görüş ayrılıkları ortaya çıktı. Bu durum, İngiltere, İtalya, Hollanda, Belçika, Norveç, Almanya, Danimarka, İsveç ve Finlandiya’daki çok sayıda Durumcu yoldaşın arka arkaya ihraç edilmesine yol açtı. Sürekli yaşanan bu çalkantıların hareketi tehlikeye attığını söylemeye gerek bile yok. Öyle gözüküyor ki, birinci Durumcu Enternasyonal giderek avangartlar için uluslararası bir eğitim okulu, ciddi sanatçılar için bir tür olgunlaşma enstitüsü hâline geliyor. Durumcu hareket bu amaçla kurulmamıştı. Çeşitli gerilimler 10 Şubat 1962 tarihinde Paris’te doruğa ulaştı. Parisliler, konsey toplantısında Alman Gruppe Spur (Münih) durumcularını ihraç ettiler. Bunu tam da grubun Batı Almanya’da neo-Nazi yetkililer tarafından yargılandığı bir sırada yaptılar: Grup yozlaşmış [dejenere] sanat (entartete kunst) yapmakla suçlanıyordu. Paris bildirisinin yoldaşlarımızı sırtlarından bıçaklamak anlamına geldiğini tarihe bir not olarak düşmek bizim için üzüntü verici; Alman yetkililer, Gruppe Spur’u mahkemede kötülemek için bu bildiriyi kullandılar. Paris, ancak kararın açıklanmasından sonra birdenbire Alman Durumcuları desteklediğini açıkladı. Geç kalmış anlamsız bir jest.

Bu tür bir bocalama, durumcu eylem programının düşünsel [entelektüel] düzeyde kansere yakalanmış olduğunu gösteriyor. Kanserin kökeni eski tarz, klasik ve aşırı katı örgütlenme kalıplarına bağlı kalınmasında yatıyor.

Bu hastalığın yıkıcı etkilerinden korunmak amacıyla Danimarka temsilcisi Jaqueline de Jong, Situationist Times dergisindeki yazısında merkezî örgütlenmeyi feshederek örgüt-karşıtı bir Durumcu programla yola devam edilmesini önerdi. Artık özel formalitelere gerek olmadan isteyen herkes özgürce Durumcu olabilecekti. Durumcu ideolojinin gereklerini, uygun olduğuna inandığı en iyi şekilde yerine getirmek bireyin kendisine kalmış bir şey olacaktı. Bu, kabul etme ve ihraç etme sorunlarını tamamen ortadan kaldırıyor.

Fransız-Belçikalı Durumcular grubu, Internationale Situationiste ve Copenhagen Journal dergilerinde yayınlanan makalelerinde bu öneriye kesin “Hayır” yanıtı verdiler. Drakabygget etrafındaki İskandinav durumcular grubunun (Sekreterya: Jorgen Nash) Durumcu Enternasyonal’den ihraç edildiği ilan edildi. Ayrıca, bir dizi kibirli suçlamayı bize yöneltmeyi uygun gördüler; bu suçlamaları derhal reddettik. Ne olursa olsun Durumcu devrimdeki rolümüze sadık kalacağız. Görevimizi yapmaya devam edeceğiz. İşte bu belge, 2. Durumcu Enternasyonali kurduğumuzu açıkça ilan ettiğimizin tanığıdır. Bu eylemi tarihsel zorunluluğun ışığında değerlendiriyoruz. Böyle davranmak zorunda bırakıldık. Aynı zamanda, bölünmenin yalnızca geçici olacağına inanıyoruz. Kendi Durumcu evrimimiz ile Paris kökenli olanını, Doğu Avrupa Durumcu Hareketinin izleyeceğini öngörüyoruz. Her biri kendine has sorunlar ve tutumlar içerisinde gelişme gösterecek bu üç grup, gün gelecek Durumcu Enternasyonalde bir araya gelecektir.

Avrupa için en iyisi, hakiki farklılıkların ve çeşitli yaklaşımların bastırılmaması olacaktır. Aksine, bu karakteristik farklılıklar Situkratik bir topluluğun gelişiminde hayati bir rol oynayacaktır.

İşin tuhafı Situkratik tarih, bölünerek önce 2. Sosyal Demokrat Enternasyonali, ardından da Komünist Enternasyonali ortaya çıkaran Komünist Enternasyonalin geçtiğimiz yüzyılda izlediği yönelimi aynen takip etmiştir. Bizde süreç daha hızlı ilerledi. Yaşadıklarımız, sosyalist hizip hareketlerinin ortaya çıkışına yeni bir ışık tutuyor. Süreç, geçmişte olduğu gibi insanların toplumsal yapıdaki değişiklikleri açıklamaya çalıştıkları zaman genellikle yaptıkları üzere bir özeleştiriyle açıklanamaz yalnızca. Yine de, iki hareket arasında bariz bir koşutluk bulunuyor.

Niels Bohr’un tamamlayıcı nitelikteki kuramı, bir kimsenin aynı anda hem konumun hem de hareketin betimlemesini yapamayacağı gözlemine dayanıyor. Bu soyut bir bilimsel gözlemden daha öte bir şey. Aslında, konum ile hareket arasındaki bu uyuşmazlığa benzer bir şey Bohr’un kendi bilimsel yöntem ve prosedürlerinin de altında yatıyor. Yaşadığımız anlaşmazlıktaki karşılıklı suçlamaları ve tacizleri bir an için unutalım. İskandinav ve Fransız programlarının eş derece anlamlı, zekice ve doğru olduğunu varsayalım. O zaman göreceğiz ki aramızda temel bir varsayım farkı bulunmaktadır. Tüm önyargıları bir kenara bırakırsak, Paris’ten Guy Debord’un bakış açına göre sorunun tümüyle bir konum sorunu olduğunu göreceğiz. Aynı şey, durumun bu analizi için de geçerlidir. İskandinav bakış açısı tamamen farklıdır; görüşü, harekete ve hareketliliğe dayanır. Bu fark kavranır kavranmaz, iki grup arasında ayrılık olması doğal ve kaçınılmaz gözükür. İki karşıt eğilimin kendi iyilikleri için çalışmalarına izin vermek üzere yolları dostça ayırmalıyız. Bu iki eğilimi aynı kalıba dökmeye yönelik bütün girişimler gerilime ve çatışmaların artmasına yol açacaktır. Dolayısıyla, 2. Durumcu Enternasyonalin kurulması bir ileri ya da geri gitme meselesi değildir. Temelden farklı olan iki varsayımın ve programın işleyişinden kaynaklanan Durumcu ikiye bölünmenin doğal bir sonucudur.

En azından sistemli ve akılcı bir tartışmanın mümkün olacağı zamana kadar Paris’in konumuyla ilgili sorunlardan uzak durmak istiyoruz. Konumsal Durumculuk, projeler yaparak yola koyulur. Bu tipik Latin modelidir; İskandinav Sosyal Demokrasisi ise planları bizzat durumun kendisinden ortaya çıktığı için reformcu olarak adlandırılır. Bu yöntem şu an için Fransız düşünce tarzına oldukça yabancı gözüktüğünden tabu olarak görülüyor. Bu farklar, Fransızlar ile İskandinavlar arasında herhangi bir yakın işbirliği olasılığını otomatik olarak imkânsız kılıyor. Bu argümanda taraflardan hiçbirisi doğru fikirlerin kendi tekelinde olduğunu iddia edemez.

Yunan-Roma düşüncesi siyaset ve toplum kuramında yerleşmiş durumda. Bu bizim düşünce tarzımızın tam tersidir, çünkü bizler emek harcamaya değen bütün faaliyetlerin merkezinde insan oğluyla kızının ve birey olarak insanın durduğuna inanıyoruz.

Sartre’ın skolastik felsefesine insancıl [hümanist] denmişti, ancak aslında insan oğluyla kızı toplum merkezci bir yaratıktır. Fransız ve Belçikalı Durumcular Pascal, Dekart, Grace ve Gide ile aynı ilkeleri temel alırlar. Eylem duygudan önce gelir. Duygu ilksel, yansıtıcı olmayan zekâdır: Tutkulu düşünce/düşünme tutkuyu. Fransız yönteminin yanlış olduğunu ya da başarıyla kullanılamayacağını söylemiyoruz. Yalnızca bu iki bakış açısının birbiriyle bağdaşmadığını söylüyoruz, ancak birbirlerini tamamlar hâle getirilebilirler. Son olarak: Bu temel farkları gözardı etmeyi seçen İskandinav siyasetçileri bunu kendi sonlarını hazırlamak pahasına yapacaklardır. Boric duygusal tepkisi onlara nahoş bir sürpriz hazırlayacak.

2. Durumcu Enternasyonal serbestçe örgütlenen bir harekettir. Özerk çalışma gruplarından oluşan gönüllü bir birliktir; Stockholm’de üzerinde görüş birliğine varılan programı kısaca şöyle açıklanabilir:

Bilime ve Düşünsel Yaşama Özgürlük.

Bilimsel bilgi bir yerde toplanmalıdır. Bilimin başarıları toplumun tümüne aittir. Bütün insanlığın bilimsel keşiflerden faydalanması sağlayacak dünya çapında bir örgüt kurulmalıdır. Devletlerin ve devlet birimlerinin bilimsel buluşlara el koymasına izin verilmemelidir. Bilim, bir baskı veya terör aracı olarak kullanılmamalıdır.

Yeni dünya örgütü Unesco’ya benzeyecektir, ancak hiçbir siyasal güç grubunun veya ittifakının hâkimiyeti altında olmayacaktır. Merkezi Prag olmalıdır. Ancak, Çekoslovakya Sovyetler Birliği’nin uydusu olmaktan kurtarılmalıdır. Bu kesinlikle uygulanabilir bir taleptir.

Bilimsel bilginin ve teknolojik becerilerin dünya genelinde eşitsiz dağılması kaçınılmaz bir zorunluluktur. Bu nedenle, bilimin küresel ölçekte toplumsallaştırılması imkânsızdır. Ancak, bilimin başarıları herkesin kullanımına açık olabilir ve olmalıdır.

Sanat insanlığın yararına olmalıdır. Sanat ve kültür ancak siyasal müdahaleden uzak olduğu zaman gerektiği şekilde işlev görebilir. İnsanlar için özerk kültürel faaliyet merkezleri ve kolejler kurulması gereklidir. Bu kurumlar, Prag’daki yeni Unesco’nun himayesi altında olacaktır.

Emek hareketi bir zamanlar en değerli şey olarak görülürdü. Bugün, aklı pahasına hep daha fazla maddi fayda elde etme çabasıyla memeleri sıkılan bir süt ineğine benziyor. Bununla beraber, genel olarak bakıldığında maddi standartlarımız o kadar da yükselmemiştir. Bir yandan tüketici aklına sahip olan, öte yandan da envai çeşitte dükkân sahipleri tarafından kontrol edilen bir toplum manzaramız var. İş hayatında, siyasette ve kültürel olaylarda işin başında bu insanlar var. Durumcu hareket aklın özgürleşmesini istiyor.

Gezegenler arası MUTANT [mutasyona uğramış] iktisadi genişleme programının başarısı için çalışmalıyız: Askeri niyetlerden tamamen vazgeçilmesi, tüm atom bombalarının tahrip edilmesi. Yine de eğer insanlık ölüme mahkûmsa, hepimizin birden yok olmasını tercih ederiz. Bunker [reform karşıtı aşırı sağ eğilimli] aristokrasisinin devamını destekleyen planlara karşı çıkıyoruz.

Durumcular ve İskandinav Asiler

İskandinavların kötü, hatta başkalarının planlarını gerçekleştirmek söz konusu olduğunda daha da kötü planlamacılar olduğunu kabul ediyoruz. Teori ile pratiği her zaman birbirinden ayırmıyoruz. Teorilerimizi olayın ardından üretme eğilimindeyiz. Şimdi Durumcu evrime dahil olmuş durumdayız ve gerçekleştirilebilir hedefler için plan yapma aşamasındayız. Fransız tarzı bunun tam tersidir. Onlar başlamadan önce her şeyin tertipli olmasını isterler ve herkes düzgün bir şekilde sıradaki yerini almalıdır. Onlar için “ya sıraya gir ya da defol git” durumu söz konusu. Strateji olarak, bedeli ne olursa olsun cepheden saldırılara inanırlar. Zayıf cepheden saldırılar yaparak düşmanın ekmeğine yağ sürdüklerinin ve güçlerini boşa harcadıklarının farkında değilmiş gibi gözüküyorlar. Bu, düşmanı böylesi saldırıları kışkırtmaya teşvik eder. Biz bu stratejiye inanmıyoruz.

Bir başka önemli fark şudur. İskandinavlar reform için mücadele ederken Fransızlar Devrimi amaçlıyorlar. Biz geçmişin üzerine inşa ediyoruz ve geçmiş deneyimlerden yeni fikirlerin doğmasına izin veriyoruz. Bu organik bir ilke olarak tanımlanabilir, buna aşırı-muhafazakârlık da denilebilir.

Günümüzde muhafazakârlık, ilerleme, devrim ve gericilik gibi terimler anlamlarını kaybetmişlerdir. Liberalizmin terminolojisi de aynı ölçüde saçmadır ve modası geçmiştir. Esasen geleneğin yönlendirdiği Kuzeyin durumlar felsefesi açısından bu türden ibareleri kullanmanın hiçbir anlamı yoktur. Bizim gücümüz tam da burada yatıyor. İdeolojimizi ve çalışma ilkelerimizi buna dayandırıyoruz. Eğer Fransız Durumcuları görüşümüzü kabul edemiyorlarsa, kendi planlarını yapmalı ve bağımsız olarak yola devam etmeliler.

Durumcu mücadelenin anlamını kavrayamayacak bazı kişiler vardır. Yaşadığımız bu çatışma onlara anlaşılmaz gelecektir. Ancak, bir gün bu evrenin Avrupa açısından çok önemli bir olay olarak görüleceğine gönülden inanıyoruz: Belirleyici bir atılımın hemen öncesi. Sözlü mücadelenin boş olduğunu düşünenleri şunu söylüyoruz: Söz savaşı dünya savaşından daha iyidir.

İMZALAYANLAR:
Jorgen Nash (Danimarka)
Jens Jorgen Thorsen (Danimarka)
Gordon Fazakerley (Birleşik Krallık)
Hardy Strid
Staffan Larsson (İsveç)
Ansgar Elde (İsveç)
Jacqueline de Jong (Hollanda)
Patrick O’Brien (İrlanda)
(Ağustos 1962 Stockholm Konferansı üyeleri)

1962’de Situationist Times dergisinin 2. sayısında yayımlanan bu bildiri 2. Durumcu Enternasyonal’in kuruluş bildirgesidir.