“Şiirimin İktidara Gelmesini İstemem”

kitap-lık’ın çıkması ve programının belli olması ile bana yol göründü: Çanakkale! Art arda yayımladığımız üç Ece Ayhan kitabıyla ilgili olarak söyleşi yapacaktım. Bir altın çağın adamının söyleyeceği çok şey vardı. Aşağıda konuşulanların tümünü değil, ancak Ece Ayhan’ın ‘okey’lediği kısımları okuyacaksınız. Konuştuklarımız mı? Sanırım o bende bir anı olarak kalacak.
Cenk Koyuncu

CENK KOYUNCU: Çanakkaleli Melahat’tan söz etsek?

ECE AYHAN: Son Şiirler’deki ‘Son’ sözcüğü belki de bundan böyle şiir yazmayacağım anlamına gelmiyor. Kitabın adı gerçeklikte Son Sivil Şiirler idi, ‘Sivil’ sözcüğünü ben unutmuşum.

‘Sivillik’ kavram olarak da, yaşayış olarak da bizim topluluğa gelmedi, daha yeni yeni ve yavaştan, yavaştan giriyor eh biraz aramıza.

Shakespeare’in saatlerce süren oyunlarım ayakta seyredenlere İngiltere’de sivil denirdi. Bizde, Türkçede yalnız çırılçıplak anlamına gelir. 1943 yılında Dolmabahçe’nin camisinin arkasında biz kopiller denize ‘sivil’ girerdik. İlk sivilliğimiz belki de böyle başlamış olabilir.

Ne de olsa Çanakkaleli Melahat’ın çocukları olarak anılıyorduk, anılıyoruz. Biz 1943’te girdik Beyoğlu’na, şimdi Çanakkale köyünde oturuyorum ama hâlâ kafamız orada ya neyse.

Çanakkaleli Melahat, devletin dışmda ya da uzağında bulunmayı seçmiş bir sivil kahramandı. Fakir anası, Anafartalı. Hâlâ duruyor çift kapılı evi Beyoğlu’nda: Hasnungalip sokağı 13 numara (Galatasaray Kulübü ve kitapçı Simurg’un sokağı), arka kapı ise Anadolu Sokağı 17/ 19.

Çanakkaleli Melahat her olasılığa karşı hep çift kapılı evler tutardı. 1940 ile 1970 yılları arası gerçekten de fuhşun altın çağı’ydı.

1970 yıllarına doğru ‘Buluşma Evleri Yönetmeliği’ni İstanbul Emniyeti çıkardı. Necdet Uğur Emniyet Müdürüydü. Ama başıbozuk olan Çanakkaleli Melahat tasını tarağım topladı ve polis mıntıkasının dışına kırlara, uzaklara çıktı. (‘Sivillik’in bir başka anlamı da ‘Başıbozuk’tur. Sözgelimi asker 1 kuruş, başıbozuk 2 kuruş yazardı. Hırkai Şerif ilkokulunda okurken Karagümrük’teki çadır tiyatrolarında. İşte ben bu yüzden güncelerime
Başıbozuk Günceler adını taktım, büyük uçurtma kuyruğu gibi.)

Avcılar’da (kışlık yeri), Menekşe’de (yazlık yeri, püfür püfür) bile, ne olur ne olmaz, evleri yine çift kapılıydı.

Bence, aşağı yukarı bütün kadınlar biraz Çanakkaleli Melahat olabilir. Şimdi 1993’te Cümhuriyet meydanına Çanakkaleli Melahat’ın tunçtan ve dönen heykelini dikeceğiz. Geçenlerde Çanakkale’ye gelen ünlü ressam Cihat Burak da krokisini çizecek. Çanakkaleli Melahat’m fotoğrafı bulunursa bir resmini de yapacak. Heykeli Gürdal Duyar’a yaptıracağız, geniş kalçalı ve koca memeli Anadolu tanrıçası Kibele gibi, yalnız heykeldeki Çanakkaleli Melahat şalvar giymiş ve sol omuzunda mermi yerine başka bir şey taşıyacak o ayrı!

Kısacası Cumhuriyete bir de bu açıdan bakılmalı. Ben Çanakkaleli Melahat’ı, kendi köşesinden sivilliği en iyi anlatan kadın olduğu için seçtim. Bir de cumhuriyete Çanakkaleli Melahat’m gözüyle bakılmalı yani. Tabii Ankara’daki devletin, iyice ve olabildiğince dışında ve uzağında.

Söylemek gereksiz belki, sivil bir toplumda orospu da, pezevenk de, serbest şairler de bulunacak bizim gibi. (Ben kendime kimi zaman etikçi, kimi zaman serbest şair diyorum ya).

C.K.: “Ren düşüncesi? “

E.A.: Ben ‘Ren düşüncesi’ demeyi yeğliyorum. Çünkü işin içinde 1789 da var, Hegel de, Hölderlin de, Marx’da… Kısacası, insan düşüncesinin bu dünyada vardığı en güzel ve en yetkin durak. Değişmeyi ve gelişmeyi ancak onlarla anlıyorsun. Yani yeni sözdizimlerine ve yeni dilbilgisine erişmeye doğru. ‘Ren düşüncesi’nin Osmanlılığı “Bizans’ta bir Sülale değişmesi” olarak görmesinden gocunulmamalıdır. Ortadoğuda insan kendisiyle buluşmaya gitmiyor da, 1000 yıldan beri kendi kendini aldatıyor. Üstelik ufalarak ve küçülerek aldatıyor. İnsanın kendi kendini yaralaması ne korkunç bir şey. Sözgelimi, şimdiye dek kitapları yakıyorlardı, şimdi 1993’te şairleri hem de alkışlayarak yakıyorlar!

Kimse (bütün eleştirmenler, yani Ahmet Kabaklı, Rauf Mutluay, Atilla Özkırımlı… vs. gibi) kaygılanmasın. Ben ne düşüncemin ne de şiirimin iktidara gelmesini istemiyorum, istemem. Hatta şair bile olmadığımı söylüyorum! Yanlış bir meslek seçtiğimi sonunda arıladım. Ben olsa olsa biraz etikçi olabilirim o kadar!

Nedense şimdiye dek bizim şiir otoriteleri, kahyalar; bir dünya güzeli olan ‘Ren düşüncesi’ni sevimsiz ve esrarengiz gösterdiler. Sanki dünya bir kışlaymış!

1955’te, İstanbul’da oturuyoruz ama Ankara’da üniversitede okuyoruz parasız yatılı gibi. Alaturka mı iyidir, yoksa alafranga mı, tartışılıyor. İşte “münazara” günleri! Ulunay, Milliyet’te yazıyordu: “Uhreviyet âlemini örten aklî perdenin aralanıyormuş zehabını veren hissi, bilmem alafranga verebilir mi?” Yani alaturka daha iyi demek istiyor. Ama yazdıkları cafcaflı. Salâh Birsel de öyle şimdi. Kesinlikle düşünce diye bir şey yok! Karagöz-Hacivat karşılıklı konuşması! İşte bunu zıtların çatışması sanıyorlar!

C.K.: Bir de ‘kambur’ olayı var?

E.A.: Bugünlerde gazeteler kurnazlıkla Kamu İktisadi Teşebbüsleri devlete kamburmuş diye yazıyorlar. Oysa ve ama kimse ayağa kalkıp da ‘devletin biz insanlara kambur olduğu’nu belirtmiyor.

C.K.: Bir Askeri Şairin ölümü!?

E.A.: 1984’ten beri şiirlerimi ve yazılarımı Beyaz dergisinde yayınlarım. (Sözlükler başka şey yazarlar ama ben hep şiirlerimi Ankara’da Muzaffer Erdost’un Pazar Postası’nda, sonra da İstanbul’da Memet Fuat’ın Yeni Dergi’sinde yayımladım. Aşağı yukarı bütün şiirlerimin % 90’ı buralarda çıkmıştır.) Kendisini şiir kahyası kılan Mehmet H. Doğan 10 yıldan beri çıkmakta olan Beyaz’ı almıyormuş, Turgay Özen’in, Mustafa Irgat’ın, Sami Baydar’ın şiirlerini yıllığına koymamış. Bu arada ‘Bir Askeri Şairin Ölümü’ şiirim de alınmıyor. Olabilir. Ama insan 1992’de bir şiir yayınlamış gibi gösterilmemelidir.

Yeri gelmişken açıklayayım: Ben bir zamanlar Dağlarca’yı şiirin müstahkem mevkisi olarak bilirdim. Ama 1946’da Amerika’dan Missouri zırhlısı geldi ve Dağlarca’yı ikiye böldü. Ve Dağlarca hükümet şairi oldu. Ve aynı yıl yayımlanan ‘Aybaşlarında Memnundu’ şiirinin ilk dizesi şöyledir (Çakırın Destanı) “Memnunuz cihandan ve hükümetten.” Ben etikçiyim ve bunları elbette kentimizin kütüğüne sabit kalemlerle tükrükleyerek yazacağım. Bir önyüzbaşı böyle yazmışsa ben ne yapayım! Ben bir okurum. Bizim şiir otoriteleri böyledir işte!

Ece Ayhan – 1993

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir