Bir yerden bir yere veya bir kişiden başka bir kişiye zorunlu mekanların getirdiği tesadüfi yaşamlara ya da  kan bağı vasıtasıyla gelişen başka birlikteliklere  hatta ta başından anne karnından başlayarak süregelen sığıntı yaşamlarımız. Sürekli kaçan sığınan bedenlerimiz  ağaç kovuklarına… mağaralara. Sığındığımız şeyler gün geçtikçe değişmiş başka nesnelere dönüşmüş nesne olmaktan çıkmış bir müzik fikir de olabilmiş ama  bunlar sığınılacak beden arayışı son bulduğunda yöneldiğimiz şeyler. Beden arayışı ya da bedende aradığımız ruh arayışı mesaimizin büyük bir kısmını kaplar olmuş. Sığınılan bedenler ise gün geçtikçe yüklediğimiz ağırlıktan çökmüş biz ise onların bu çöküş haline tahammül edememiş onları hiç devrilmeyecek bir duvar olarak gördüğümüzden sırtımızı dönüp daha sağlam duvarlar aramışız. Bu tüketim çılgınlığının getirtiği sonradan öğrenilmiş davranış  belki. Biz her şeyi tüketiyoruz dünyayı, ağaçları, evleri, müzikleri, bedenleri, duyguları aç zombiler gibi dolanıp her şeyi ruhsuzlaştırıyoruz. ya hiç sığınmayanlar onlar  – ya Nietzsche nasıl dayanıyordu bu kadar, ya yalnızlığın getirdiği söylenen güç- onlar hakkında söyleyecek bir şeyim yok  bildiğim bir şey de. tek söyleyebileceğim belki bir ev arıyoruz Ursula’nın da dediği gibi; ”Genel zaman kuramı eve dönmenin mümkün olduğunu söylüyordu yeter ki evin şu ana dek hiç bulunmadığınız bir yer olduğunu anlayın”