Durup bekledi orada. Elindekini sıkıp, oturduğu yerin tam karşısındaki duvara, aşağıya dikti gözlerini. Hiç ayırmadı. Yummadı da. Bakamazdı insan. Kesintisiz bakamazdı o ‘bakma ‘ya. Duvar delinirdi, harç dökülür, tuğla patlar ve kahır yağardı üstüne insanın. Öyle de olmuştu. Sağında bir köşede yer tutmuştuk. Dik değil bükülü durduk. Patlayan tuğlanın içindeki suretlerin utanmaz oylumu dik durmaya engeldi.

Gidilmez miydi oradan?

Gidilmezdi. Niye gidilsin?…hiç becerilemedi bu. Ceset, safra dolu savaş meydanları terkedilemedi hiç. Doğa kusursuz denge(!) sunardı beri yanda. Tercih eden ayağını silkeleyip giderdi o yana.

Yok, gidilemedi.

Yoktu içerde o maya.

Pislik sevilmez. Pislik gibi hissetmek…

cenazede baş eğiktir. Ölünün canlı kalan parçalarının gözüne durulmaz. Durulamaz. Bulanır yürek.  Katil olmanın kıyısı ayak izi doludur.  Ama inleme acıtır.  Kim inlese.

 

Gider kimisi. Gelmez bile. Suni çimenlerde böcek yaşamaz. Kurtçuk yuvalanmaz. Kulağa kaçan ve kırkayak yalancı toprakta dolanmaz. Karınca delmez o toprağı. Düzen dışı ot bitmez.

Tür çeşitlenmez. Renk çoğalmaz. Kurgu bozulmaz. Aynı çimensi görünür orada.

Yaşamaz. Yaşar gibidir sade. Üstünde aynısı gezer. Aynısıdır o iki ayaklı. ‘Çimensi’.

Dipte kurtçuğu istemez. Devamı olan sahici çimeni feda eder buna. Güneş, sahte rayihalar, renkler bulunur. Orada gözler buluşabilir. Her renk. Her cinsiyette. Badem, çipil, iri, çekik, kısık ve patlak gözler. Uzun takma ve kısa kirpikli gözler. Tümü.

 

Çimensi üzerinde gezenin gözlerinin arkası yoktur. Bir karar bu. Bir tercih. Bulantıya ve bok kokusuna karşı alınmış sert, geri dönüşsüz bir tedbir. Göz arkası dolu olunca, göz göze duramaz.  Arkası dolu olan gözün yapacakları belirsizdir. Kirli mavi boyalı, ecza kokulu bir koridorda, oturulan ağaç koltuğun tam karşısındaki duvarı delebilir. O zaman o belalı savaş meydanında kim duruyorsa, üstüne sıçrar duvardan. Ne varsa görünür. Ne varsa gözün deldiği duvardan öbürlerine yansır. Cenazelerdeki gibidir baş. Ama hep eğili değil, bir inip bir kalkmalı;  durup durup bakmalıdır. Mavi ecza kokulu koridorun altında beton; altında… altında … daha altında…kurtçuklar, ve karınca tünelleri vardır. Ve bulduğu her delikten fırlamaya hazır ot türevleri. En hakikisinden. 

Durup bekledi orada. Aslında bekleme değildi. Bekleme gibi boş değil. Bir sürü şey olmada . olmuşların, olacakların gezginliğinde. Elinde çizgili bir penye. Mor-beyaz çizgili. ‘O’nun.

Üstünde tüylenmiş, çok güz ve kış devirmiş kaşe kaban. Özensiz toplanmış omuz hizası saçlar. Birbirine çakılı kaşlara düşen talihsiz perçemler. Bariz yanan kaşlar…gözlere en yakın, yanmada…Otuzsekiz yıldır duran ağzı, kilitli değildi hiç bu kadar.  Zor değil bunu bilmek.  Yirmi yıl fazla yaşanmış ‘parça’sından, tam yirmi içi dolu mevsim eskisi.

 

Hiç kumanda edilememiş bir ömür bellidir. Vücut dışı bir deri gibi. Hiç kimsenin ‘harika projesi’ olmamıştır. Hedefi olmamıştır. Beklenmemiştir. Özlenmemiştir. Öyle sanılmıştır. Kumanda edilememiş ömürlerin ana renkleri aynıdır. Ara tonları sürpriz taşımaz.

 

Bir gün, tek bir gün kaptanı olunmamış bu geminin içinde  isyan başlar. İlk kez.

İlk kez gidişata itiraz edilir. Hem de öyle ki;  bütün itirazsız sineye biriktirilenlerin öcünü alan bir kararlılık ve kesinlikle. O güne kadar hiçbir yoldan sızmayıp, hep kabını oyan zehirli atığıyla beraber. Yaşamı hem kendisi, hem başkaları için dönüştürmeye başlar o gün. Zamanın imbiğini parçalayıp gelir. Yeni bir devir başlar. Bu yıkım var etmek için. Böyle sürer. Kendi için değil, kopan dalı için ‘ses’ li varlık döngüyü kurar.

Başlatır yaşamı.

 

Kim ki sineye bir pençe sokar, kim ki kuzgunun sabrını sınar, kim ki sürgün dalı alır gövdeden; peşine lanet düşer. Hep düşsün.

Ve bir kuzgun öyle bekler yavruyu.

Bakan gözü yırtıp. Kimyayı bozup.

Gitmeyi bilir herkes. Kalkılır yürünür koridor boyu. Çok uzun değil. Sonra küçük bir antre. Kapı. Günlerden perşembe. Aylardan şubat. Yıllardan su. Suda bir damla. Deli gibi, dört nala bir akış. Gidilirdi. İstense. Olabilse. Baş çevrilebilir. Vücut oradan alınıp götürülür. Çok uzağa. Daha uzağa. Bir otobüse binilir. Cam kenarına oturulur. Otobüsteki her bir insanın anlık var oluşuna dahil olunur. Etraf seyredilir. Şehir düşündürtür. Kuşa bakılır. Yola.

 

Gidilir.

 

Uzaklaşılmaz.

 

Uzaklaşma bu dünyaya ait değildir. Hiçbir laboratuvar koşulunda sağlanamaz, denenmez, bulunamaz, çıkarılamaz. Uzaklaşma denetlenemez. İstenip var edilemez.

Gidilir. Gidilebilir. Ama öyle.

Dizlerimiz hep bükülüydü. Çizgili penye hep sıkılı. Baş aynı;. ‘kalk, bak, düş’.

Duvar delik. Önünden geçen yaralı. Saatlerce. Asırlarca.

Koridor ucunun çift kapısı milyonlarca kere açılıp kapanmışken, dünya zamanlarının dışı bir zaman diliminde açılmaya başladı yine. Başka türlü açıldığı oradan belliydi. O dünya dışı zamanda bir dirsek görüldü. Gri pantolonlu bacaklar. Bir adam. Öbür yanda aynı dünya dışı zamanda akan bir adam daha. O siyah pantolonlu. Dünya zamanlarından birinde, sıradan bir ütünün marifeti çizgisi olan. İki adamın ortası vardı. Dünyanın ortası. Göğün ortası. Çiçeğin ortası. Yaprağın ortasında damarı. Elma diliminin çekirdekli ortası. Göbeğin çukur ortası. Yüreğin ortası. Ciğerin içi.

 

Adamların ortası.

 

Birinin sağ, birinin sol koluyla tuttuğu iki kol. Taze kollar. Taze vücuda takılı. Ceylan boyun. Küllü kahve bukleler, yeni yeşermiş. Hiç çabalanmadan pasparıl.

 

Ağaç koltuk kırıldı. Düpedüz kırıldı. Duvar yukarı doğru tümüyle çatırdamaya, kolonlar sallanmaya, uğultu kulağı delmeye başladı. Kadın sesi… kadın böğürmesi…kadın inlemesi, altında bir kuzu ağlaması. Ayakla çiğnenen mor-beyaz…

 

Bükülü değildik artık. Gitmemiştik. Uzaklaşmamıştık.

 

Sonra şiir başladı. Kadın şiiri. Çağıl çağıl bir ninni.

Sırası vardır. Bilmelerin sırası. İnsan dokunmayı bilir. Hayvan sürtünmeyi ve koklaşmayı bilir. İnsan sevişmeyi öğrenmez. İnsan sevişmeyi derin bir kesikten dışarı akıtır. Çekirdeğinden çıkarır. Zorlanmadan. Zorları bilir insan. Öğretilenler eksiktir hep. Öğrenilenler tamdır. Dil derin kesikten akanları anlatmaya yeltendi mi  kirletir, öldürür onu. Sevişme dilin işi değildir, sevme sessizdir. Söz uçan bir balon gibi asılıdır sevmenin elinde. El gevşese de olur. Gevşemese de.

Bilmenin sırası, her adımda son zannettirir.

Sevişmenin gerçekliği noktalar bilmeyi. Oysa ne doğurgandır hayat.

Sevişme çoğalır

Sevme çoğalır

Hayvan özgürlüğünde olur sevi; yavaş gelir.

Koridor ve tavan yerle bir olmadan gördük göreceğimizi. Savrulan parçalar ve zerreler içinde. Suyu çekilmiş bir elin ıslak parçasına uzanan sevişgenliğini. Taze dalların, kuru toprağa istekle başını daldırışını. Hepsini gördük. Dünya dışı zaman akmadaydı.  El, küllü kahve telleri kurtardı renkli bir lastikten. Özünü içinde tutan topuz dağıldı. İşte o an oldu olanlar. Depreme aldırmaksızın, bu tuhaf zamanı durduran kokuyu duyduk. Gitmemeyi sağlayan. O kokuyu.  Bunun içindi her şey. Bu hakikat dolu, bu çıldırtıcı var olma için. Ölümden süzülmüş başlangıcı, çirkin kabuklardan yarılıp fırlamış bir filizi kattık içimize. Bunun içinde her şey, sırf bunun için. Asırlarca bunun için bükülü durduk dünya dışı zamanlarda. Bunun için terketmedik savaş meydanlarını. Bu koku için.

Şüphe yoktu, bu koku onu kendinden ötelere salan sahibi kadar sarhoş edemezdi bizi. Tam o kadar ayıltamazdı.

 

Bir tutam saç öyle öpülmezdi. Hiç öpülmedi. Bir tutam saç, bir hasretli dudak onca alt metni, uçsuz bucaksız olasılığı, düşünce tortusunu dolanmadı. Hiçbir öpüş bunca derine gömmedi pembe tomurcuğunu. Bir yanak yanağa öyle değmedi. Bir gözyaşı, başka bir tuza karılmadı öyle. Yok, görmemiştik. Hiçbir kan, hiçbir sevişmede öyle çağlamadı. Bütün bu sahiciliğin şahitleri, yeniden doğduk o gün. Ölmenin karşısında bir çare yarattık. Olmuştu işte.

Bilmelerin en güzellerindendi o gün. Gitmemiştik. Bunun için.

 

Kurtlar kuzuları kapmaktaydı.

 

Dünya dışı vakitlerde depremler oluyordu.

 

Bir mavi koridorda, pis bir ecza kokusunu sildi aşk.

Bir kuzu evine döndü. Belki kısıtlı bir vakte kadar.

Olsundu.

 

Ne sahiciydi çimenler. Kurtçuklar, kulağa kaçanlar, genç kırkayaklar, dolambaçlı binlerce karınca tüneli, betonun altında, çok altındaydı.

Özgürce. Gerçekten. Tam aslı gibi.

Mükemmeldiler.