Post-Marksizm’e Kısa Bir Giriş

Klasik Marksizm, sınıf çatışmacı tarih yorumu, diyalektik materyalist bakış açısı ve radikal duruşu ile kitlelerin dikkatini çekti. Arkasından gelen  bir çok teorisyeni etkiledi, üzerine çok fazla kafa yoruldu. Sayısız kitap yazıldı, sayısız yeni teori kendini Marx’ın savlarına temellendirdi ve birçok kez uyarlandı ve yorumlandı. Şimdi bu yorumlardan birine bakacağız. 21. Yüzyıl yorumu! 21. Yüzyıl uyarlaması, postmodern yaklaşım ya da kısaca post-marksizm diyebiliriz.

Göze çarpan bir farkla başlamak istiyorum. Post-marksistlere kadar, Marksizmin bütün yorumları, Marksizmin temel paradigmalarına dokunmadı ve genelde toplumsal modifiyelerin önüne geçmedi. Geçenler ise (Gramsci, Trotsky, Bernstein,Lenin, Mao vs.) Marksizm pastasının kremasını değiştirmekten öteye gidemedi. Marx’ın üstyapı meselesi kabul ettiği öğelerin de sınıf savaşınımında rolü olduğunu öne sürmek (örneğin, “kültür”) veya burjuva meselesi addedilen öğelerin de önemini vurgulamak (örneğin, “ideoloji”) gibi. Yine bunların dışında, o zamanlar en fazla eleştiri hedefi olan proleterya diktatörlüğü, Marksistler için çok önemliydi ve gerek Enternasyonallarde gerek Sovyet Rusya’da ve hatta Çin’de proleterya diktatörlüğü eleştirisi hoş karşılanmadı. Hatta sosyalistler içinde, proleterya diktatörlüğüne bakış açıcısı, bir nevi “turnusol kağıdı” vazifesi gördü. Marksizme gelen eleştiri ve yorumların, o zamanlar bu denli radikal ve yoğun olmamasını, postmodernitenin şart koştuğu düzenlemelere ihtiyaç olmamasının yanı sıra, bu Bolşevik despotizmine ve ortodoks Marksizm muhafazakarlığına bağlamakta hata görmüyorum. Bir nevi, köpeksiz köyde değneksiz gezen post-marksistlerin, öncekilere nazaran daha radikal oynamalarına bakalım.

Artık büyük anlatıların, büyük ideallerin ve vaadlerin zamanı olmadığı, her fikrin küçülmeye gittiği iddiasında olan post-marksistler, çok radikal, dünyayı değiştirmeye yönelik şiara da temkinli bakıyor. Bu bağlamda, Marksizm gibi, devrim, iktidar, diktatörlük, evrensellik gibi radikal paradigmalar barındıran siyasi görüşlerin de küçülmeye gitmesi bekleniyor. Ütopyalar, “tek bir doğru ya da gerçek var” düşüncesi, ‘gerçeği’ kovalama arzusu, dünyayı değiştirme fikri, insanlara cezbedici gelmiyor. Fukuyama’nın da dediği gibi, tarih bitti! Neo-liberalizm ile devletin bile minimalleştiği dönemde, proleterya iktidarı, kulağa ne kadar hoş gelebilir ki? Evrensellik düzleminde de, Miliband ve Poulantzas ayrımını örnek verebiliriz. “Peki post-marksistler, devrimden umudu kestiler mi?” sorusuna ise , net bir yanıt veremiyoruz, zira aralarında bir fikir birliği yok. Ama yüzleşmek zorunda olduğumuz katı bir gerçek var ve bu da devrimi yapması gereken sınıfla yakından alakalı.

Günümüzde, sınıf kavramı belirsiz ve iç içe. Bu bağlamda, post-marksizmin sınıf ayrımı, klasik Marksizmin biraz sulandırılmış hali. Bunun temel sebebi de yükselen beyaz yakalılar. Klasik Marksizm’de fabrikada ya da madende emekçi olmayanın işçi sınıfına ait olmadığı düşünülürse,  beyaz yakalılara kolayca ‘burjuva’ diyebiliriz. Peki günümüzdeki sınıf ayrımı, “işçi değilse, o zaman burjuvadır” önermesini kaldıracak basitlikte mi? İşçi – Burjuva ikili karşıtlığına indirgenebilecek durumda mı? Klasik Marksizmde, işçi, kuvvetli, büyük pazulu, zincirlerini kıran bir figürdür. Peki, bir işçi gibi emeğini satan, üretim araçlarına sahip olmayan, çalışmak zorunda olan ve sömürülen bir beyaz yakalı, ezilen sınıf sayılabilir mi? Gelişmiş ülkelerde çalışan nüfusun %90’ı, Türkiye’de % 50’si beyaz yakalı iken bu kategorilendiremediğimiz sınıfı, devrimin neresine koyacağız?

Aslında Herkes Ezilen Olabilir.

Bir insanın sosyal statüsünün iktisadi olarak belirlendiğini savunan Marx’a karşı, Gramsci, kültürel eklemlenme ile de hegemonya sağlanabileceğini öne sürmüştü. Kültürel eklemlenme dediğimiz şey ise, ezilen sınıfın yanı sıra, bir kültürün de ezilebileceğinin kanıtıdır. Marx’ın işçi-burjuva indirgemeciliğine karşın, bir kadının erkeğe, bir öğrencinin, bir öğretmene, bir çocuğun bir ebeveyne, bir Asyalının bir beyaza, bir homoseksüelin bir heteroseksüele ve nice değişkenin birbirine karşı olan savaşınımı, post-marksizmde kendine yer bulabiliyor. Eklemlenme, her zaman yatay değil, yukarıdan aşağı ya da aşağıdan yukarı da olabiliyor. Farklı iktisadi sınıflardan bireyler, bir amaç uğruna bir araya gelebiliyor.

Konuya ilgi duyuyorsanız ve daha fazla okuma yapmak isterseniz, (Klasik Marksizmi bildiğinizi varsayarak) Gramsci’den başlamanızı öneririm.

1 yanıt: “ Post-Marksizm’e Kısa Bir Giriş ”
  1. Öncelikle merhaba,

    Post-Marksizm gerçekten irdelenmesi, üzerinde konuşulması, tartışılması gereken bir konu. Ancak Post-Marksizm eleştirisine “ortodox marksist” etiketi yapıştırmak da lafazanlığın bambaşka bir boyutu.

    -Yazıda iddia edildiği gibi fabrika ya da madenlerde çalışmayan kişilerin “işçi sınıfına” dahil edilmediği söylemi gerçeği yansıtmıyor. Marks’ın döneminde işçi sınıfının ezici bir çoğunluğu bu prototipte olduğu için bu realite üzerinden formülasyon sağlanmıştır. Bugün hizmet sektöründe çalışan emekçiler, plaza işçileri, beyaz yakalılar, AVM’lerde zor şartlar altında çalışan insanlar da fabrikada emeğini satarak geçinen insanlar kadar emekçidirler. 1 Mayıs afişindeki zincirini kıran pos bıyıklı fabrika işçisi görüntüsü günümüze uymasa da o zincirler halen daha işçi sınıfının; fabrika işçilerinin, hizmet sektöründeki işçilerin, emeğini(edim ya da saat olarak) satarak geçimini sağlayan herkesin ellerinde.

    Post-Marksizm, post-modern hayatın haylaz ideolojilerinden biri bana göre. Sınıfsal karakterin değiştirilip, makro politik mücadelenin bölünerek “mikro mücadelelere” evrilme sürecidir kısaca. Tüm ezilen-ezen ilişkilerini formülize eden marksizm’in sınıf söylemlerini geride bırakarak mesela; “yeşil hareket”,”eşcinsel hakları”,”hayvan hakları” gibi alanlarda mücadele edilerek küçük-burjuva radikalliği(allah kahretsin çok ortodox’um) seromonisinden öte bir şey değil ve nitekim 1991 sonrası neo-liberal dünyada-özellikle günümüz özelinde avrupa ve ABD’de- bu radikallik “sol muhaliflik” olarak adlandırılmakta.

    Zaman, koşullar ve yaşananlar marksizm’i yanlışlamadı, kalıpçı, tek tipçi ve vulgar bir anlayışı da mahkum ederek marksizm’in halen yaşadığımız çağa yanıt verebildiğini gözlemliyorum. Bu yüzden post-marksizm hedef saptırmaktan, mücadeleyi farklı yönlere çekmekten başka bir işe yaramıyor ne yazık ki.

    *Yazınızda bahsettiğiniz Fukuyama ve “Tarihin Sonu” garabeti ile ilgili bir yazı kaleme almıştım, dikkatinize sunarım.

    http://gazetefatih.com/fukuyama-hakliysa-845m.htm

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir