Güneş penceredeki buzu iyiden iyiye eritiyor. Sular pencere köşesinden odaya damlıyor. Odaya sadece damlayan suyun sesi hakim. Persephone henüz yeraltında. Zamanı gelmedi. Sükunetini bozması oldukça uzun sürdü Zeus’un kızının. Sessizlikten süzülüp gelen ışık parıltıları onu getiriyor aylar sonra: Persephone’yi. Burada ışık demek sıcaklık demek, huzur demek, iç kıpırtısı demek. Onun aydınlığıyla aydınlanmak istiyor. Buranın ırmaklarında kutsandı, ellerini uzatıyor zaman ötesine. Hades’in hastalıklı sevgisi yüzünden tutkuları çekilip alınan, hissizleştirilen Persephone bu tutsaklık günlerine kısa süreliğine veda ediyor. Önce bir baş dönmesi, uçuşan nesneler, dürülen bir ruh, damağında tanımlanamayan bir tatla yeryüzünün kalbine değiyor. Sonra sessizlik… Derin bir sessizlik… Elbette mevsim, ilkbahar

bernini

Yılın bu vaktinde sanki ilk kez nefes alıyormuşçasına taze havayı ciğerleriyle birleştiriyor,  bir yandan ışığa bakarken, kulakları uzun süreden sonra ilk kez kuş sesleri işitiyor. Küçük bir anı, bir resim yakalama umuduyla bahara ait manzarayı izliyor. Bezgin ve kırgın bakışlarının koyu gölgeleri Hades’in onu kaçırışındaki çaresizliğinin, verdiği kurtulma mücadelesinin kanıtı belki de.

Çarpıntılı bir zaman diliminde unutulmuş gibi hissediyor geri dönmesi gerektiğinde, geçmişi yok; geleceği çalınmış. Sonra birden gece oluyor, gün kırılıyor, hüzünlü çiçeklerin solma vakti geliyor. Umut, ortalıkta hiç gülmeyen, somurtkan yüzüyle Persephone’nin yüzüne bakıp gitti. Gökyüzü: Tek bir yıldız bile yoktu. Karanlık, yalnızca karanlık. Hiçbir ucunu tutamıyordu gördüklerinin, akıp gidiyor. Bir hüzzam şarkı eşliğinde, gözleri kapalı, asla kesilmeyecek bir baş dönmesi gibi dipsiz bir uçuruma düşüyor. Gözleri öylece gökyüzünde. Dalıp gidiyor, gözleri kapalı.