Menü Kapat

Pazar Ayinleri – 8. Mektup

Kozmik Kukla Tiyatroları Üzerine

Toprağa ektiğiniz tüm medeniyetlerin tohumları aynı zehre gebedir. Mizansen. Tekrarlana tekralana efsunlanmış mizansenler. Canlı. Kötücül. Aydınlık. Yatak odalarınızdan okyanus çukurlarına.  Akıl hastanelerinden kum tepelerine. Cami avlularından bozkırlara. Üst üste binmiş gerçekliklerinizin daha uzun ömürlü olmasını sağlamak için kurgulanmış mizansenler. Aydınlık yüzlü misyonerlerinizin tatlı dilleri ve ütülü kıyafetlerini kullana kullana kafamıza çaktığı mizansenler. Yan yana dizilip boyun büküşleriniz. Alkışlarınız. Göz yaşlarınız. Tebessümleriniz. Trafik kurallarınız ya da. Kutsal kırmızıyla ulu yeşil. Okul bahçelerine toplayıp bağıra çağıra marşlar okuttuğunuz evlatlarınız. Uygun adım. Smart Casual. Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürlüğü. Sakal tıraşı. Sabah otobüsü. Mesai öncesi hızlı kahvaltı, hı? Kesekağıtlarınızda simitleriniz. Ve nasıl da ölü ölü ışıldar o pazartesi sabahlarında perdelenmiş gözleriniz. Kurban bayramları Toplu intiharlar. Pazar ilahileri sonra. Elektronik duyuru başlığı altında monitörden monitöre ulaştırdığınız vahiyleriniz. Ganj veya. Nehir olan hani? Aydınlanmak için, anlıyor musunuz?

Başlangıçta hepsi hepsi üç minik kuralınız vardı halbuki. Hayatta kalmak için. O kadar. Sade. Karnınızı doyurduktan sonra canlandırdığınız ateşin karşısına bağdaş kurduğunuz sırada mesela. Rüzgarın etkisiyle eğilip bükülen sararmış otların köklerini mesken tutmuş ihtiyar ifritlerin şiirleri kulaklarınızda, dökülürken parmak uçlarınızdan güzelce ezip dudaklarınıza sürdüğünüz kenevir yapraklarının yeşili, kaslarınız gevşemiş, ısınmışken çıplak baldırlarınız ve birer ikişer tünerken biçimli omuzlarınıza, jilet kuyruklu şakacı iblisleriniz, kendi kendinize anımsatmakla görevlendirildiğiniz üç kristal levha. Güçlü olmalısın. Hızlı olmalısın. Hareket halinde olmalısın. Zira bir parça da olsa büyü taşıyabiliyordunuz o günlerde avuçlarınızda. Rotadan sapmamak için koca koca kubbelerin biçimsiz gölgelerine ömür sermediğiniz, uyanmak için dijital saatlerinizin ruhsuz dındınlarıyla kulak sikmediğiniz, takım elbiselerinizin üzerinde secdeye durmadığınız, tohum tespihlerinizi havuz problemleri çözmek için kullanmadığınız günlerdi.

Karın boşluklarınızda muhafaza ettiğiniz kara deliklerden rengarenk dalgalar halinde yayılırdı katatonik şizofreni illetinden muzdarip ateş böceklerinin tecavüzüne uğramış banka memurelerinin kıkırdamalarından dem vuran ilahiler. Başınızdan aşağıya döktüğünüz bir avuç kum görünmez olmanızı sağlayabilir, doğru kelimeleri doğru sayılarda tekrar ederek derin, serin, karanlık çöl kuyularında istirahate çekilmiş kızıl başlı engereklerin bilgeliğini tadabilirdiniz. Tırnaklarınızı kısacık kesip küf kokulu metinlerdeki anlatım bozukluklarını nasıl kovalayacağınızı öğreneceğiniz havasız sınıflara hapsolmak yerine nemli yosunların üzerine uzanıp kucağınıza aldığınız peri kızlarının masmavi göğüslerinin arasından süzülen ter damlalarını emebilirdiniz. Yükselebilir, patlayabilir, binlerce parçaya bölünüp yeniden birleşebilirdiniz. Ne yoksunluk krizleri budayabilirdi ruhunuzun kanatlarını ne de genel bilgi taraması yapan işkembe suratlı komiser yardımcıları. Her yeni güne başka bir surette uyanır, her geceyi ayrı bir kabusun gökkuşağına dokunarak uğurlardınız. On parmağınızda on keramet olurdu da dokunduğunuz çakıl taşları dile gelirdi. Ahir zamanda gök yüzünü kaplayacak uçaklardan, uzay boşluğunda süzülen uydulardan, stadyumlardan, otomobillerden, kısa dalga frekanslarından, antidepresanlardan, boşanma davalarından, transkriptlerden, motorlu taşıtlar vergilerinden,  göt kadar apartman dairelerine sıkışmış çekirdek ailelerden, kalabalık bulvarlardan ve alışveriş merkezlerinden bahseden kıyamet öyküleri anlatırlardı size. Güzelce delip boynunuza astığınız kertenkele kuyruklarına dizerdiniz o çakıl taşı suretindeki ölü hikayecilerin fosillerini.

Varlığı ve hiçliği çıplak topuklarınızın altında hissetmenin neye benzediğini bile anımsayamıyorsunuz ama artık. Bırakın büyünün doğasını anlamayı. Tıka basa dolusunuz dünyanın bilgisiyle. Cümle gerçeğinizi bir araya getirip uç uca ekleseniz de yürüseniz üzerinde, yine de ulaşamayacaksınız hakikatin en dış çeperine bile. Yetmedi çünkü size değil mi? Üç kristal levhanın himayesindeyken kurtlarla koşmak mesela. Fırtına bulutlarını takip ede ede kör kargaların kanatlarına rehber olmak. Çölün enginliği, gecenin örtüsü yetmedi. Parmak uçlarınızdaki kerametlerden asansörlü daireler için vaz geçtiniz. Isıtmalı koltuklar. Emeklilik ikramiyeleri. Unvanda yükselme sınavları için. Sanat galerileri, günlük gazeteler, otobüs terminalleri için. Bilmemnerdeki bilmemnesikim köprüsünün altında aptal aptal sırıtırken çektireceğiniz fotoğraflar için. Önce avuçlarınızdaki o bir parça büyüyü gömdünüz kurtlanmış incir ağaçlarının dibine sonra fazlasıyla cahil, basit, gösterişsiz bulduğunuz tanrınızı. Daha fazlası lazımdı size zira.

Kabak, sarımsak, mercimek ve soğan. Hı?

Tek bir dünyevi sütunu ayakta tutabilmek için kaç kadim mucizeyi yok etmek gerekir, hiç hesapladınız mı? Peki sordunuz mu hiç kendinize, ben ne kadarıyla doyarım diye? Ne kadarı kafi gelir yani? Ne zaman yetecektir? Siz. Dokuz beş mesailerinde ruhunuzu kurban ede ede besleyip büyüttüğünüz tanrılarınızı her köşe başına çaktığınız o dünyevi sütunların tepelerine oturttunuz. Kozmik kuklalara dönüştünüz. Dönüştünüz de verdiniz iplerinizi ellerine. Hafta sonu tatilleri, senelik izinler, yüzme havuzları ve sokak lambaları uğruna.  Sonra biraz daha. Biraz daha ve biraz daha. Akıl sağlığınız için, hı? Çıkmaz sokakların karanlığında kendi halinde tutuşup sönen cin düğünlerini dağıttınız da ne oldu? Meczupları sürgün edip peygamberlerin o güzelim kafalarını ilaç dolu kovalara batırarak tamamladığınız bu çimentolu yonga levhalardan mütevellit çemberlerin içinde salyalarınızı akıta akıta volta atarken birbirinizi parmaklamaktan başka bir bok düşünebiliyor musunuz artık?

Mucizelere olan inancınızı kaybetmek pahasına ulaştığınız bu ilimle ne kadar uzağa kaçabilirsiniz? Cevap verin. Bir otoyol benzinliğinin ekşi ekşi sidik kokan gece yarısında mesela, tam da suratınızı duvara dönmüş işerken ensenizde gezdirmeye başladığım sustalının maksadını çözebilir mi icra iflas kanunlarınız? Uğruna günahsız çocuklarınızın kahkahalarını sunduğunuz şu koca medeniyetiniz nasıl durdurabilir o an beni? Gözünüzü açın. Güçsüzün hakkını korumak için duvarlar inşa etmek isteyenler yalnızca çobanlar ve kasaplardır. Siz altlı üstlü meleşirken onlar da bir kenarda oturup iplerinizi çekiştirirler. Sürüklenirsiniz. Sürükleniyorsunuz. Sürükleneceksiniz. Hakikatten uzaklaştıkça daha da acımasızlaşır oyunun kurallarına uymamanın cezası.  Sahneyi zamanında önce terk edemezsiniz. Yorulamazsınız. Sıkılamazsınız. Payınıza düşen kelimelerden başkasını kullanamazsınız.  Mavi gömlek. Kırmızı kravat. Gri takım elbise. Hanımlarımızın saçları, miniklerimizin çantaları. Puf!

Ellerim ceplerimde düşüyorum kafa üstü. Çemberinize.  Avuçlarımda kalbini kırdığınız mecnunların atomik göz yaşlarıyla doldurduğum fişekler. (S)-N-metil-1-fenil-propan-2-amin. Ve hep karın boşluklarınıza gömeceğim o fişekleri. İğdiş edilmiş kara deliklerinizin hatırasının ince ince tüttüğü noktalara. Yapış yapış mizansenlerinizle hasta ettiğiniz bu alemin yakasından düşün diye. Kukla oynatıcılarınızın himayesinden kurtulun, kısır şafaklarımızı rengarenk patlayarak aydınlatın diye.

Sürgün ettiğiniz meczuplar geri dönsün, peygamberleriniz uyansın, parlamento binalarınızda cin düğünleri tertiplensin diye. Yeniden. Kel davul, kuru ayaz. Mahşerin kıyısına salıncaklar kurarak. Darma duman edilmeli kozmik kukla tiyatronuz. Devrilmeli dünyevi sütunlarınız. Arz – ı endam. Omuzlarımıza tünemiş jilet kuyruklu şakacı iblislerimizle beraber.  Üç kristal levhadan başkasına ihtiyaç duymadığımız zamanlara geri dönebilmek için. Hızlı, güçlü, hareket halinde olarak. Yitirdiğimiz tüm sihri geri kazanabilelim diye.

Amin deyin!


pazar ayinleri – diğermektuplar

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.

paylaşım