Gerçekliğin Dokusundaki Sigara Yanıkları Üzerine

Ne zaman barışacaksınız canavarlarınızla? Gecenin kör karanlığında ensenizden aşağıya süzülen buzdan parmakların teninize kazımaya çalıştığı mesajları algılayabilecek kadar korkusuz, kabuslarınızın ortasında kahkahalara boğulabilecek kadar hafif, metruk mabetlerinizi ateşe verip yola koyulabilecek kadar uyanık olabilecek misiniz? Silip atabilecek misiniz eşyanın o yapış yapış çapağını gözlerinizden? Yattığınız yerden doğrulup burun buruna gelebilecek misiniz var oluşunuzla? Yoksa devam mı edeceksiniz kafanızı öte tarafa çevirmeye? Kaldırım taşlarının arasından filizlenen yabani yoncaları kutsayan yağmur damlaları birer ikişer infilak eder, koca koca antenlerinizden yayılan müstehcen frekanslar yüzünden kafayı sıyırıp rotasını yitirmiş melekler bembeyaz tüylerini etrafa saça saça gömme balkonlarınıza çakılır, bir köşede titreye titreye yok olmayı beklerken, sırf gidecek daha iyi bir yer bulamadıkları için cenabet ayaklarınızın altına serilen kızıl nefesli çöl ifritleri, şampiyonlar ligi ikinci tur kuralarını izlemeye devam mı edeceksiniz sizler? Konsolide bilançolar hazırlamaya? Altının gramını, mazotun litresini kovalamaya? Üzerinize abana gerçekliğin altında acınası orgazm taklitleri yapmaya? Sırf gücenmesin diye birileri?

Beceremiyorsunuz öyle değil mi? Unuttuğunuz pek çok şey gibi ve unuttuğunuz pek çok şeyle beraber. Yalan söylemeyi mesela? Şöyle ışıl ışıl. Keskin. Dumanı üzerinde hikayeler bile anlatamıyorsunuz birbirinize. Korkutamıyor, kışkırtamıyor, üzemiyorsunuz. Zarardır çünkü her şeyin fazlası. Öyle değil mi? Öyle öğretilmedi mi size? Hiç doya doya yüzemediniz söz gelimi. Ruhunuzu kanatlandıracak kadar sarhoşluğa düşemediniz, gözlerinizi köreltecek kadar yükselemediniz, kıskançlıktan minik minik minicik kor tanelerine dönüşecek kadar sevemediniz. Asla titremedi sizin parmaklarınız. Avuçlarınız terlemedi. Kekelemediniz. Öfkeden büyük büyük kabarıp tufanlar üflemediniz. Bilmiyorsunuz yani, rüzgarınızda ufalanan kemiklerden yayılan melodinin nasıl koktuğunu. Dalga duman esrara boğulup yeşermenin getirdiği bilgelikten bihaber, bekliyorsunuz payınıza düşen dakikaların tükenmesini. Elinize tutuşturulan kağıt parçalarının üzerine bırakılmış üç beş cılız kelimeden ibaret replikleriniz, ışıltılı ekranlarınızdan dökülen sterilize kahramanlarınız, şiirini yitirmiş şehir ve bölge planlamacıları tarafından çizilmiş oyun bahçelerini adımlayan tertemiz ayaklarınızla siz, hep kazanan tarafta durmaya devam edeceğinize inandırıldınız.

Hep gözetildiniz.

Bu sayede hiç çıkmadınız yoldan. Elhamdülillah. Gecekondu mahallelerinin bol baharatlı karanlığında kıkır kıkır kıkırdayan şakacı sustalılar saplanmadı baldırlarınıza. Polis minibüslerinin mavi beyaz ayazıyla büzüşmedi ciğerleriniz. Çankırı caddesindeki tavernaların gölgeli koridorlarını işgal etmiş ter, anason, sperm kokuları arasında el yordamıyla ilerleyip Sarı Nebahat, ama hep Sarı Nebahat, isimli konsomatrislerin sivri mi sivri kristal parçalarıyla efsunlanmış dudaklarında biriken engerek zehrini emmediniz. Hiç kaybolmadınız kısacası. Alem – i beşerde. Kaybolmadınız. O yüzden bir türlü bulamadınız kendinizi. O yüzden yabancısınız kendi kokunuza. O yüzden bilemezsiniz damarlarınızda dolaşan kanın tadını. O yüzden hiç yutmak zorunda kalmadınız onlarca parçaya bölünmüş ön dişlerinizi. Hep başkalarına benzemeye çalışmanız da o yüzdendir ama. Sizden öncekilerin açtığı patikalarda uygun adım yürüyebilmek için götünüzü yırtmanız. Böylesine sönük, sıkkın, yumuşak başlı olmanız da. Çok da dert değildir hani. Öyle değil mi? Göl kıyısında düğün fotoğrafları çektirebiliyor, diploma alabiliyor, doğurabiliyor, dil tazminatları ve ücretsiz yurt dışı seyahatleri kazanabiliyor olduktan sonra yani. Kim neresine taksın havasız kömürlüklerde titreye titreye parmak aralarına iğneler saplayan gök yüzü gezginlerinin yaralı avuçlarında birkaç saniyeliğine vücut bulan mucizeleri? Ne münasebet yani?

Etrafınızı çevreleyen kubbenin belirlediği sınırlar içinde otlayan besili inekler gibisiniz. Usul usul dolanıyor, yargılıyor, cezalandırıyor, bağışlıyorsunuz. Kurallar koyup medeni hukuktaki hak kavramı üzerine tartışmalar başlatıyorsunuz. Ceplerinizde kafa kağıtlarınız, akademik bilgi sistemlerinde kayıtlarınız var. Koca koca şehirleriniz, çirkin mi çirkin apartmanlarınız var. Yüksek tavanlı konferans salonlarında salına salına yaptığınız yürüyüşleriniz var. Nerede konuşup nerede susmanız gerektiğini anımsatan görünmez uyarı mekanizmalarınız var. Varlar yani. Buradalar. Peki. Ötesinde, dışında yani koruyucu kubbenizin, çıplak ayaklarımla donmuş toprak üzerinde sadece benim duyabildiğim melodileri takip ede ede dans ederken hissettiklerim ne olacak? Parmağımı kasıklarımdaki diş izlerinin üzerinde gezdirmeye başladığımda zihnimi mavi mavi çevreleyen alevlerin cazibesi? Tanıdığım ve tanımadığım tüm tanrıların adını aynı yarım nefeste yücelterek boğazladığım biçarelerin ayak uçlarıma dökülen kanlarından yükselen buhar bulutları? O bulutların arasında bir görünüp bir kaybolan alemlerden yayılan ketum enerji? O enerjiyle keskinleşen dişlerim? Sertleşen kemiklerim? Kıvrak vücutlarıyla omuzlarımdan aşağıya atlayıp tamamlamak için onca çabaladığınız homojen çemberlerinizin ortasına çakılıp rengarenk infilak eden cinlerim? Ne olacak? Nereye koyacaksınız ümmetsizlikle ödüllendirilmiş peygamberlerin vasiyetlerini?

A şehrinden yola çıkan arabanın B şehrinden yola çıkan arabayla ne zaman karşılaşacağını hesaplayabildiğiniz, D’Hondt sisteminin nasıl işlediğini izah edebildiğiniz, üzerinde isminizin yazdığı plastik kartlarla bir şeyler satın alabildiğiniz için mi küstahlaştınız böylesine? Kurumuş kan damlalarınızla renklenmiş tek bir kaldırım taşı olsun var mı peki o her köşesini avcunuzun içi gibi bildiğiniz şehirlerinizde? Adınıza dokunmuş tek bir tılsım? Vücudunuzu düşleye düşleye okunmuş tek bir beddua var mı? Taşıyabiliyor musunuz parmak uçlarınızda, yüzünü dahi anımsayamadığınız sevgililerinizin keskin kokusunu? Yara izlerinden ne haber peki? Hastane hikayeleri? Ölmüş dostların isimleri? Tek bir kadının baldırlarından yaydığınız titremeyle depremler var edebilir misiniz? Kendinizi yakmayı hiç denediniz mi ya da? Zihninizi? Ruhunuzu? Yüreğinizi veya vücudunuzu? Kolunuzda açılan deliklerden dışarıya taşan çocukluk anılarının rengi nedir? Bilir misiniz? Ne kadarına tahammül edebilirsiniz acının? Ne kadar ileri gidebileceğinizi yokladınız mı hiç? Topuklarınızdan ayıkladığının şişe parçalarının üzerine yansıyan kıyamet kehanetlerini okuyabilir misiniz? Sahra çölündeki bir mağara duvarına bundan on binlerce sene evvel kazınmış resimlerin ilmiyle ilimlendiniz, bozkırın ortasında çürümeye terk edilmiş Alman panzerlerinin küflü kimsesizliğine yuvalanan tilkilerden bahseden öyküler anlattınız mı? Yıldız ışığı altında yan yana dumanlandığınız dişsiz ihtiyarların çatlak kafalarında gürleyen rüzgara bıraktınız mı kelimelerinizi? Sırtınızı yasladığınız çıplak mezar taşlarından yayılan soğuk damarlarınıza lanetlenmiş evliyaların radyoaktif kederini pompalarken. Söyleyin. Bu ne küstahlıktır öyleyse?

Sahiden.
Ne zaman barışacaksınız canavarlarınızla? Gecenin kör karanlığında ensenizden aşağıya süzülen buzdan parmakların teninize kazımaya çalıştığı mesajları algılayabilecek kadar korkusuz, kabuslarınızın ortasında kahkahalara boğulabilecek kadar hafif, metruk mabetlerinizi ateşe verip yola koyulabilecek kadar uyanık olabilecek misiniz? Kucaklayabilecek misiniz deliliğinizi? Kaybolabilecek misiniz? Vurabilecek misiniz kendinizi nereye vardığı belirsiz göç rotalarına? Kendi kervanınızın bekçisi olabilecek misiniz? Verebilecek misiniz hakkını, henüz alemler yaratılmazdan evvel ruhunuza üflenen ilahi nefesin?

Yoksa içine sığındığınız kubbenin üzerinize çökmesini bekleyeceksiniz? Hep öyle. Kıpırdamadan. Makul makul. Akıllı akıllı. Dudaklarınızı kemire kemire seyredeceksiniz, biliyorum. Sıcacık oturma odalarınızın bir köşesinde, televizyonun karşısındaki kanepede mesela, sırtını size dönüp uyuklayan eşlerinizi seyrettiğiniz gibi seyredeceksiniz. Parça parça genişlerken gerçekliğinizin üzerinde açtığım sigara yanıkları, dökülürken kubbenizden içeriye dervişler, katiller, kumarbazlar, kundakçılar ve göçebeler. Ve meczuplar ve karasevdalılar ve kendi hiçliklerinde boğulup vücutlarını yitirmiş isimsizler. Çiçekleriniz solar, duvarlarınız çatlar, çürürken enerji tasarruflu buz dolaplarınızdaki yemekleriniz. Kulaklarınızı tıkayıp şampiyonlar ligi ikinci tur kuralarını izlemeye, konsolide bilançolar hazırlamaya, altının gramını, mazotun litresini kovalamaya devam edeceksiniz. Çünkü? Çünkü bunu seçtiniz. Birileri donmuş toprağın üzerinde çıplak ayaklarıyla dans ederken sizler, kendi ellerinizle yonttuğunuz putların altında ezileceksiniz.

Uyanın.


pazar ayinleri – diğermektuplar