Apartman Boşluklarında Unutulmuş Tanrılar Üzerine

Ustalıkla anlatılmış öyküleriyle efsunladılar sizi. Işıltılı kelimeleri, karizmatik kaybedenleri, düşerken bile façayı çizdirmemeyi başarabilen kahramanlarıyla. Karton kapakların arasına sıkıştırılmış yol hikayeleriyle. İç içe geçmiş renkleriyle. Melodileriyle. Fısıltılarıyla. Olur olmaz her köşe başında burun buruna geliverdiğiniz anıtlarıyla bağladılar ayaklarınızı. Yağmurlu Pazar sabahları kurguladılar sizin için. Kalın battaniyeler. Kadife sesli cılız şarkıcılar kurguladılar. Modern mucizeler. Sonra bütün bu güzellikleri koca ağızlarına atıp çiğnemeye başladılar. Kamaştırdılar gözlerinizi. Düştünüz. Aydınlık suratlarınız, samimi kahkahalarınız, peri adımlarınızla. Derine. Apartman boşluklarını kendilerine mesken edinmiş tatlı dilli tanrıların kucağına düştünüz. Gülümsediler. Etrafınızı çevreleyen duvarlarda ağır ağır ilerleyen sarılı turunculu, morlu yeşilli, grili pembeli salyangozların göz yaşlarıyla zehirlediler vücutlarınızı. Dişlerinizi körelttiler, kısalttılar pençelerinizi. Bak dediler, görüyor musun yıldızları? Kurumuş güvercin bokuyla örümcek ağından başka bir sikim yoktu oysa orada. Hayranlıkla açtınız ağızlarınızı. Titredi hassas ruhlarınız. Kandırıldınız.

Hayata abanmanızı öğütlemeye başladılar hemen ardından. Zamanı kovalamanızı. Ortamın gerçekliğini zedelemeyecek biçimde davranmanızı. Adabı muaşeret. Dışarıya açılmanızı, kalabalığa karışmanızı istediler. Sizin gibi olanlarla bir araya gelip çoğalmanızı istediler. Zira bunun için yaratılır tüm peygamberler. Tanrılarının kucağına sürüklenecek ümmetler toparlamakla görevlendirilirler. Sokaklara dağıldınız. Sinema salonlarına, sınıflara, meyhanelere, kerhanelere, ceza evlerine dağıldınız. Tüm imanınız ve zayıflığınızla. Elinizi uzattığınız her şeyi ışığınızla kirleterek. Birer ikişer dünyaya getirdiğiniz sakat çocuklarınızla. Kanınızdaki zehri cümlelere dökmenizi sağlayan mucizelerinizle. Yumuşak başlılığı, itaatkarlığı, kanaatkarlığı kustunuz üzerimize. Titrek parmaklarınızla gök yüzünü işaret ederken fark ettirmeden derinleştirdiniz çevremizdeki çukurları. İstediniz ki sizinle beraber hapsolalım. Hiç uzaklaşmayalım. Delirmeyelim. Öfkelenmeyelim. Sarhoşluğa kapılmayalım. Leş gibi kokuyordu şimdiden çürümeye başlayan ruhlarınız. Yürekleriniz kararıyor, ağırlaşıyordu zihinleriniz de umursamıyordunuz. Başarı hikayeleriniz vardı çünkü. Yaşasın! Çemberiniz genişliyordu. Yaşasın! Yağmur gibi dökülüyordu kesenize alemlerin nimetleri. Yaşasın! Çeşit çeşit, renk renk ama binlerce yıl evvel çürümeye başlayan, kurtlanmış nimetlerdi bunlar. Yaşasın ağzını yüzünü… Yaşasın!

Paket programlar. Tek kullanımlık büyüler. Dönüşüm rehberleri bahşettiler size. Doğrayıp ambalajlayın. Etiketleyip çakın diye. Torbacılardan doktorlara, orospulardan imamlara. Tüm hastalıkları çözümleyip isimlendirdikten sonra hepimize aynı ilacı itelediniz. Ne çok şey öğrendik idealist öğretmenleriniz sayesinde. Paranoid şizofreni. En büyük ortak bölen. Gini katsayısı. Kaos teorisi. Kolonoskopi. Monadlar. Viraj demiri. Arz talep eğrisi. Mukavemet. Disülfiram. Naltrexone. Morfin sülfat. Denetimli serbestlik. İstikbal. Aşk acısı. Tanrının kuzuları. Takva. Erkete. Kakafoni. Durduğum yerden bakınca, bir şekilde yürümeyi, konuşmayı, düzüşüp homurdanmayı öğrenmiş kelimelerden başka bir bok göremiyorum. Şükürler olsun hepinize. Meksika usulü acılı tavuk siparişi veren optik formlar, ellerinde bomonti şişeleriyle teftiş kurulları, yürekleri avuçlarında Genç Wertherler var. Omuzlarını titrete titrete nasıl da sızladığını anlatıyorlar. İçlerinin. Dibe vurmaya çalışırken umduklarından çok daha derine yuvarlanan kısır şairleriniz var. Çatlamış bar taburelerine ömür serip ağlak arkadaşları için toksikoloji sözlükleri karalıyorlar.

Sizi böylesine kötü niyetli kılan şey atalarınızın tanrılarından miras kalan güçsüzlüğünüzdür, uyanın. İyi bir hasat, bereketli rahimler, yumuşak kışlar ve ısırmayı unutmuş otobur kurtlar için dua ede ede çıldırttılar o güzelim yıldırım nefeslileri. Deprem seslileri. Yıkım taşıyıcıları. Parça parça. Usul usul. Yumuşak yumuşak. Fark ettirmeden kendilerine benzettiler sonra da eski kitapların içine hapsedip boklu bebek bezleriniz, kullanılmış prezervatifleriniz, paslı jiletleriniz, aybaşı pamuklarınız, bira şişeleriniz, ezilmiş zıvanalarınız, eşini kaybetmiş terlikleriniz ve akşamdan kalmalıklarınız ve hayal kırıklıklarınızla dekore edilmiş apartman boşluklarına terk ettiler. Unuttular. Sizden öncekilerin korkaklığı sizin kaderiniz oldu yani.  Ama sabırlıydı apartman boşluklarında unutulmuş tanrılar. Tepelerinden aşağı yağdırdığınız bütün o pisliğin ortasında kıpırdamadan uzanıp mırıl mırıl mırıldandılar. Ustalıkla anlatılmış öyküleriyle efsunladılar sizi. Işıltılı kelimeleri, karizmatik kaybedenleri, düşerken bile façayı çizdirmemeyi başarabilen kahramanlarıyla. Karton kapakların arasına sıkıştırılmış yol hikayeleriyle. İç içe geçmiş renkleriyle. Melodileriyle. Fısıltılarıyla. Olur olmaz her köşe başında burun buruna geliverdiğiniz anıtlarıyla bağladılar ayaklarınızı. Yağmurlu Pazar sabahları kurguladılar sizin için. Kalın battaniyeler. Kadife sesli cılız şarkıcılar kurguladılar. Modern mucizeler. Sonra bütün bu güzellikleri koca ağızlarına atıp çiğnemeye başladılar.

Sonra? Sonra ince ince üzerinize üflemeye başladılar yeşermiş dişlerinin arasında öğüttükleri bu mucizelerin tozlarını. Soluduğunuz havaya, içtiğiniz suya, saçlarınızın kasık tüylerinizin arasına. Hak ettiğiniz cezayı alasınız diye, kendileriyle beraber gerçekliğinizi de değiştirdiler ve nihayet, bir Perşembe akşamında mesela, tan da evinize ulaşan basamakları tırmanırken sizler, evrak çantalarınız, cep telefonlarınız, fit kesim takım elbiseleriniz, kalem etekleriniz, araba anahtarlarınız, fetih planlarınız, kredi kartı ekstreleriniz, çocukluk anılarınız, vizyonlarınız, idealleriniz, erdemlerinizle silahlanmışken, hep bir ağızdan seslendiler. Apartman boşluklarının yapış yapış karanlığından. Kulum? Neredeydin bunca zaman? Beni nasıl unuttun? Duydunuz. Öyle değil mi? Kulaklarınızla değil, can çekişen ruhlarınızla duydunuz. Duydunuz da korktunuz. Şaşırdınız, öfkelendiniz hatta. Paldır küldür tırmandınız yolun kalanını. Hep aynıdır işte süreç, biliyorsunuz. Hiç değişmez. Çağrıyı alan tüm peygamberler aynı tepkileri verirler. Siz de farklı davranamadınız yani. Portatif kitaplıklar, kablosuz internet frekansları, televizyonlar, halılar, ayakkabı dolapları ve mikro dalga fırınlarla kutsanmış mağaralarınıza sığındınız. Bağdaş kurup oturdunuz, düşünmeye başladınız. Unutmaya çalıştınız. Çoktan zehirlenmiştiniz halbuki. Artık sadece zaman meselesi idi.

Siz. Bin kıbleli kafirler. Nedir damla damla ilerleyen sabah trafiğinin ortasında aradığınız? Havasız ofislerinizde birbirinizi dikizleye dikizleye tekrar ettiğiniz kelimelerle kimin adını yüceltiyorsunuz? Ellerinizde radyoaktif fenerleriniz, karşınıza çıkan her gölgeli patikayı aydınlığa boğuyorsunuz, neden? Ve nasıl inanabilirsiniz ustaca hazırlanmış labirentlerin derinliklerine gizlenmiş bir parça peynirin peşinde ileri geri koşturup dururken kendi savaşınızı veriyor olduğunuza? Her geçen gün biraz daha yayılırken vücutlarınızı ele geçiren kanser. Biraz daha güçsüzleşir, biraz daha kötürümleşirken nasıl meydan okuyabilirsiniz bu suni var oluşa? Kendini yakmanın erdeminden bahsedebilmeniz için öncelikle eşyayla olan muhasebenizi kapatmanız gerekir. Zira burnunuza kadar batmış durumdasınız boka. Dünyanın bokuna. Ateşe verdiğiniz apartmanların karşısındaki kaldırımlara oturup tanrılarınızın dışarı çıkmasını beklemeniz gerekir bu saatten sonra. Ki alabilesiniz onları ayaklarınızın altına. Güzelce çiğneyip savurabilesiniz parçalarını. Uzağa. Ondan sonra başlayacak yolculuğunuz. Bahaneler üretmeyi bırakın. Yüzünüzü var olmayan düşmanlara dönüp kimsenin duymadığı savaş çığlıkları atmayı bırakın. Durun. Yutkunun. Bütün bunlar olmadan evvel ne kadar güzel göründüğünüzü anımsayın. Harabeye dönmüş şehirlerden geçsin bozkıra uzanan yolunuz. Dumanı tüten akıl hastanelerinden çöle. Çıplak topuklarınıza yapışan küllerle karışın kozmik boşluğa. Yeniden güzelleşecek, yeniden derinleşecek, yeniden keskinleşeceksiniz bu sayede.

Size baktıkça, birer ikişer infilak etmeye başlayacak kasıklarımda taşıdığım nükleer bombalar. Yağmurlar, yıldırımlar, gencecik volkanlarla ödüllendirileceğiz. Açık ateşte rotamızı gözden geçirecek, yeniden ısırmayı öğrenen kurtların kahkahalarını dinleyeceğiz. Sahiden acı çekecek, sahiden korkacak, sahiden keşfedeceğiz. Apartman boşluklarına yuvalanan şu sürüngenleri katlettikten sonra, bir yerlerde patlayan tohumların içinden eski usulde tanrıların yeşermesini bekleyeceğiz. Şakacı, öfkeli, anlayışsız. Kıskanç, karanlık, dengesiz. Ama kesinlikle güçlü, hareket halinde ve cesur olacaklar.

Dalga dalga ilerleyip güle oynaya süpürecekler ardınızda bıraktığınız harabeleri. Öyle bir unutulacaksınız ki üzerine kokunuzun sindiği tek bir kumaş parçası, yüzüne suretinizin işlendiği tek bir kırık ayna, içinde sesinizin yankılandığı tek bir karanlık oda bile kalmayacak. Silinip gideceksiniz, apartman boşluklarında unutulan tanrılarınızla beraber.