Menü Kapat

pazar ayinleri – 4. mektup

Ölümcül Küçükler Üzerine

Terk edildiniz. Bundan binlerce sene evvel. Tam da en olmadık zamanda terk edildiniz. Çölü geçerken mesela. Yıldız ışığıyla aydınlanan kum taneleri üzerinde tek sıra oluşturmuş ilerlerken. Vıcık vıcık suratlarınız çilekeş tebessümlerinizle maskelenmiş, karanlık ruhlarınız iki yüzlü imanınızın büyüsüyle hafiflemişken, çıplak topuklarınıza bulaşan kemik tozlarından yayılan öykülerle minik minik zehirlenirken terk edildiniz. Puf! Korkutucu. Mevzunun farkına vardığınız an develerinizi durdurup bohçalarınızı yere sermiş olmalısınız. Birbirinize yaklaşıp çocukları ürkütmemek için fısır fısır konuşmuş, öfkelenmiş, hayal kırıklığına uğramış, yapayalnız hissetmiş olmalısınız. Orada, yıldızların altında, rüzgar ayak izlerinizi örter, sırtınızdan süzülen ter damlaları hastalıklı vücutlarınızı titretirken gözlerinizi kocaman kocaman açıp ufku taramış olmalısınız. Muhteşem manzara, öyle değil mi? Dizlerimin dibine bağdaş kurmuş kızıl saçlı kadının çıplak göğüslerine yıldız haritaları nakşederken sizi düşlüyorum. Ayak seslerinizi. Soluk alış verişlerinizi. Yüreklerinizi ele geçiren ürpertiyi ve tebrik ediyorum tüm benliğimle. Tebrik etmeli zira, size sunulan bütün o sınırsızlığa rağmen kaybolmayı becerebilmenizi.

Sayenizde buradayız. Varlık ile hiçlik arasındaki bu bulutun içine hapsolmuş durumdayız. Sırf yapacak daha iyi bir şey bulamadığınız, yeniden yola koyulmayı beceremediğiniz, kalplerinizi rüzgarın fısıltısına açıp ruhlarınızı deliliğin rengarenk enginliğinde eritmeye cesaret edemediğiniz için ellerinizle inşa edip leş kokulu tezek parçalarıyla sağlamlaştırdığınız kerpiç duvarların arasında çatır çutur sikişen siz biçarelerin cenabet torunları olan bizler! Keten pantolonlarımız var burada. Işıltılı makosenlerimiz, ütülü gömleklerimiz ve reçetelerimiz var. Bacak bacak üstüne atmış oturuyor, öfkeden bahsediyoruz. Özgürlükten. Tedavi yöntemlerinden. Kendimize hakim olabildiğimize inanıyoruz. Samimiyetle hem de. Dinamiğin ilahi prensiplerine, asansörlere, üst geçitlere, ana yasanın bilmem kaçıncı maddesine inanır gibi inanıyoruz. Parmaklarımızı benden tarafa uzatıp bir arada yaşayabilmek için diyoruz. Yutkunuyoruz. Sırıtıyoruz. Buradan çıktıktan sonra diye devam ediyoruz. Kaldırım taşlarından yayılan soğukluğu hissedebiliyor, birbirimizi incitebiliyor, hesap cüzdanlarımızı işletip önümüze bırakılan bir takım kağıt parçalarına karalanmış işaretlerin ne manaya geldiğini çözebiliyoruz ya. Tırnaklarımızı kesip ağaç diplerine işeyebiliyoruz ya. Bu kadarı yetiyor bize, aldanmak için var olduğumuza dair efsuna.

Terk edildiniz. Çölü geçerken tanrınızı yitirdiniz. Tanrınızla beraber öfkenizi, renginizi, sesinizi, nefesinizi yitirdiniz. Varlığınızı yitirdiniz. Yolda yitirdiğinizi yolda aramanız gerekirken oturup beklemeyi seçtiniz. Göremediniz. Görebilseydiniz ihtiyar inekler gibi geviş getirmek yerine gider ateşe verirdiniz kendinizi hiçliğinizi kanıtlayabilmek uğruna. Görebilseydiniz konut kredisi taksitlerinden, seçim sonuçlarından, albüm satışlarından, bireysel emeklilik poliçelerinden ya da kamu personeli seçme sınavlarından başka bir şeylere takılıyor olurduk. Görebilseydiniz birbirimizi düzmek için tılsımlar dokumaktan vaz geçerdik. Görebilseydiniz küstahlığı bir kenara bırakıp yerlere kapanır, özgürlükten bahseden öyküler okumaktan vaz geçer, ünvanlarımızdan, kıyafetlerimizden, pörsümekle yazgılanmış derilerimizden kurtulmamızı sağlayacak kadar usta bir kasap aramaya başlardık. Güzelce temizlesin diye bizi. Çengellere assın. Kanımızı akıtsın, çeksin nefesimizi. Tüm parmak izlerinden arınalım isterdik. Lekelerden, çürüklerden, binlerce senedir ruhumuza işleyen işaretlerden arınalım. Öyle bir kasap bulalım ki ilk günkü gibi çırılçıplak kalalım.

Fırtınalar götürsün ölümcül küçüklerinizi. Kaybolduğunuz gerçeğinin altında kalmamak için inşa ettiğiniz şehirlerinizi. Bulvarlarınızı fırtınalar götürsün. Ara sokaklarınızı, apartman boşluklarını kaplayan kavrulmuş soğan kokularınızı, kapı önü paspaslarınızı, marşlarınızı, bayraklarınızı fırtınalar götürsün. Evlendirme dairelerinizi, diyanet işleri başkanlıklarınızı, cemaatlerinizi, vergi usul kanunlarınızı, nöbetçi eczanelerinizi, müfredatlarınızı fırtınalar götürsün. Sağ elimin işaret parmağını kadının omuzlarında gezdiriyorum. Gözleri kapalı. Dudakları, manzaramızı örten tüm perdeleri şak diye lime lime edebilecek keskinlikte bir tebessümle aydınlanmış durumda. Anılar diye fısıldıyor. Anılarını da götürsün fırtınalar. Elbette. Fırtınalar götürsün anılarınızı da. Zaferlerinizi, yenilgilerinizi, bilgelik hikayelerinizi fırtınalar götürsün. Öğütlerinizi, haritalarınızı, kullanma kılavuzlarınızı. Eşyanın işgalinden kurtulamıyoruz madem, çeşit çeşit kıyametle ödüllendirilmeyi dileriz biz de.

Sana müjdelenen patikaların şiirlerini öğrenmelisin diyorum kadına. Kelimeleri iplere geçirip boynunda taşımalısın. Melodiyi dişlerinin arasında muhafaza etmeli, sıralamayı unutmamak için doğru formülü vücuduna kazımalısın. Anlıyor musun? Diye soruyorum. Kafasını sallıyor. Bir bok anladığı yok halbuki. Tüm istediği anılarından kurtulmak. Ama fazlasını alacak. Ölümcül küçükler. Hakikatle aramıza gerilen perde ölümcül küçükler kullanılarak dokunmuştur. Yer çekiminden merkez hakem komitesi kararlarına dek tüm kuralların temelinde ölümcül küçükler yatar. Soluduğun hava, saçlarından süzülen su damlaları, ayak parmaklarını çevreleyen toprak. Hepsi ölümcül küçüklerce kuşatılmıştır. Kumun üzerine serdikleri deva bağırsaklarının fokur fokur karanlığından çekip çıkardıkları alternatif gelecekleri birkaç bakır parçası karşılığında insanlara satan falcıların beyinleri ölümcül küçükler tarafından tutuşturulmuştur. Temizlenmelisin. Anlaştık mı? Yeniden kafasını sallıyor. Ölümcül küçükler terk edilmiş ataların tarafından yontulan putlardır. Buradan başlıyor yolculuğumuz. Belli belirsiz kafamızı salladığımız bu andan. Durup dinlenmeksizin bir şeylerin feci biçimde ters gittiğini haykırıp duran cinleri ciddiye almaya başlar başlamaz, şöyle bir titreyiveriyor eşyanın sürekliliği.

Terk edildiniz. Terk edildiniz ve sizin imansızlığınız yüzünüzden can çekişiyor alemler. Neredesin diye soruyorum kadına, atalarımın kaybolduğu çöldeyim diyor. Ne yapmak istiyorsun diyorum, ayağa kalkıp yürümek istiyorum diye yanıtlıyor. Sadece yürümek. Doğru noktaya vardığımı hissedene dek adım adım adım ilerlemek. Şehirler geçmek istiyorsun diye tamamlıyorum sözünü. Şehirler geçip anılar tüketmek istiyorsun. Ölümcül küçükleri önüne katan fırtınanın ortasında olmak istiyorsun. Peki benim kim olduğumu biliyor musun diye fısıldıyorum. Sen benim kasabımsın diyor ışıl ışıl gözlerle. Ünvanlarımdan, kıyafetlerimden, pörsümekle yazgılanmış derimden kurtulmamı sağlayacaksın. Çengellere asacaksın beni. Kanımı akıtacak, nefesimi çekecek, tüm parmak izlerinden arınmamı sağlayacaksın. Lekelerden, çürüklerden, binlerce senedir ruhuma işleyen tüm işaretlerden. Lütfen.

Terk edildiniz. Terk edildiğinizi fark ettiğiniz an arkada bıraktınız beni. Kurban? Belki. Ve şimdi torunlarınızla birlikteyim. Üç oda bir salon evrenlerinizde gönlümce geziniyorum. Kumdan çıkardığım bıçağımla beraber, ki ay ışığında muskalar okuya okuya keskinleştirdim onun ucunu. Karşıma bağdaş kurup oturan adamlarla kadınlara ben kimim diye soruyorum. Benim kim olduğumu biliyor musun? Ve kesiyorum parmaklarını. Kulaklarını. Dillerini. Bir şekilde sizin duvarlarınıza temas eden organlarını. Müjdelediğim patikaların şiirlerini öğretiyorum onlara. Kelimeleri iplere geçirip boyunlarına asıyor, dişlerinin arasına melodiler gömüyorum. Güzelim vücutlarına formüller kazıyor, pimlerini çekiyor, fitillerini tutuşturuyor, gürül gürül tutuşsunlar diye hiçliğe postalıyorum. Torunlarınızı.

Çemberin üzerindeyim. Size doğru geliyorum. Sondan başa. Ve yolumu alevler içinde koşuşturan torunlarınızla aydınlatıyorum.

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.

paylaşım