Cepheden Sağ Dönen Piyadeler Üzerine

Tavandan aşağıya sarkan yeşil yeşil yemyeşil bir damlayım ben. Soğuk. Yapışkan. Fakat enteresan biçimde canlı. Sırt üstü uzanmış gülümsüyorsun. Çıplak. Ve lekelerimi bırakacağım üzerine. Zihnine. Yapışacağım. Titizlikle bir araya getirdiğin kavramlara bulaşacak, özlerine işleyecek, zehirleyecek, ekşi ekşi kıkırdayacağım. Ben ve bu noktaya ulaşana dek ruhumda filizlenen tüm diğer benlerle beraber. Ellerimin tersleriyle ağızlarımı örterek titreteceğim omuzlarımı. Sen yine hep aynı sen olarak kalmaya devam edeceksin elbette bu sırada. Korkma. Kitaplarının üzerinden akacağım, kıyafetlerinin, halılarını, sinema biletlerinin, seçmen kütüklerinin üzerinden akacağım. Uyanamayacaksın. Akşamlardan bir akşam olacak perdelerinin arkasından yuvarlanıp giden. Cumalardan bir Cuma.  Eve dönüşlerden bir eve dönüş. Damarlarında dolaşan alkolün miktarı artmış olacak en fazla. Kontrolü kaybetmene sebep olmayacak kadar tabii. Hassas terazilerde ayarlanıp titizlikle mideye gönderdiğin damlalar.

Kıyamet senaryoları fısıldayacağım ben bu sırada. Duymayacaksın. Benlerden bir beni ön plana çıkartacak, sivriltecek, hızlandıracak, parlatacağım. Ama yine de şöyle bir gözlerini kısmayı başaramayacaksın. Ben sırf daha sağlam çakılabilmek için yirmi yaşımın nöbet kulelerine tırmanmış olacağım halbuki o sırada. Yeniden. Kompozit başlığım, G-3 piyade tüfeğim, postallarım, çelik yeleğim ve gırtlağımdaki İskenderun cigarası tortusu ve kafamda yankılanan şarkılar ve soğuktan uyulan parmaklarım ve turuncu mu turuncu bombalar olacak dişlerimin arasında tıkırdattığım. Ekşi ekşi sidik kokacak yine kulübenin içi. Kum torbalarının arasında hiçbirimizin ulaşamayacağı bir dinginlikle dolanan akrepler olacak. Akreplerin hafif perdeden okuduğu ayetlerle kendinden geçen pervaneler tepemdeki projektöre güm güm vururken gözlerimi gecenin içinden tanrının eteklerine dek uzanan çayırların uğultusuna dikip gömleğimin düğmelerini açacağım. Kasaturamı sol göğsümün altına yaslayacak, Ankaradaki bir apartman dairesinin bilmem kaç senelik tavanından üzerine düşen yeşil yeşil yemyeşil bir damlanın görevini başarıyla yerine getirebilmesi için derin, serin, karanlık bir kesik daha atacağım. Kan akıtacağım.

Buradayım diye başlayacak tüm kıyamet senaryolarım. Buradaydım ya da. Ya da burada olacağım. Aynı anda yedi kere yetmiş bin alemin bokuna bulanmış asker topuklarımla. Uykusuzluğumla. Sırf sigara paramı denkleyebilmek için leş nefesli Trabzonlu müteahhitlerin tombul çocuklarının yerine nöbet tuttuğum kerahat vakitlerinde boğazıma dizilen nefretimle, vücudumdaki kasatura lekelerimle, ufalanan kemiklerimle… Senin orada olduğun gibi buradayım. Diye başlayacak yani. Buradaydım ya da. Ya da burada olacağım. Kıyamet kehanetlerimi dillendirirken. Er gazinolarının kaşarlı tost, bayat çay, terli çorap kokuları sinmiş vıcık vıcık karanlığında tecavüze uğrayan on dokuzluk çilli oğlanların sımsıkı kenetlenmiş dişlerinin arasından taşan havayı tarif etmeye çalışacağım sana. O havayı solumak zorunda kalmanın neye benzediğini mesela. Burnumdaki yanmayı, ciğerlerimdeki daralmayı, yüreğimde birbiri ardına patlayan rengarenk havai fişekleri. Sabah koşturmacasına dalınca bir gece önceki çilli oğlan çocuklarının öteden, duvarların, korkulukların, dikenli tellerin, nizamiye kapılarının, çok katlı subay lojmanlarının, o subay lojmanlarında akşama kadar kahve içe içe göt büyüten çakma sarışınların ardından, düşlemeye bile cesaret edemeyeceğin uçsuz bucaksız hayal alemlerini idare eden çıldırmış tanrılar tarafından buraya, bana postalanmış iradesiz varlıklar olduğunu düşlemeye başlamanın kasıklarıma saldığı istemsiz titremeden bahsedeceğim.

Belki de bahsetmeyeceğim ama?

Çünkü nereye gidersem gideyim. Ne kadar yükselirsem yükseleyim. Ne kadar delirirsem delireyim. Yine de sana toslamaktan kaçamayacağımı biliyorum artık. Ardımda bıraktığım tüm şehirlerde buna benzer apartman daireleri olacak. Tüm apartman dairelerinde buna benzer yataklar. Tüm yataklarda üzerine abanmış vaziyette ben. Aklında hep kel kafalı Fransız tarihçilerin ne anlama geldiğini kavrayamadığın sikik teorileri dolanacak. Hep hakim olacaksın jargona. Makro iktisadi denklemlere. Bilgisayar programlarına. İsimlere, seslere, modellere. Aşinalığın verdiği küstahlıkla soyunacak, ne kadar çabalarsan çabala çıplak kalamayacaksın. Çıplak kalamayan birine sebeplerden bahsetmenin ne manası var? Diye soracak içimden bir ses. Cepheden sağ dönmekle cezalandırılmış mağlup piyadelerden, zamanında patlamayı becerememiş bombaların kederinden, er gazinolarında tecavüze uğrayan oğlanların ışıl ışıl çillerinden bahsetmeyecek nihayetinde okuduğun hiçbir kitap. Otuz dokuz sen on bir ay üç hafta altı gün yirmi üç saat elli dokuz dakika ve elli dokuz saniye yaşındaki kasaturalarla kendini kesmenin hazzından, göğsünden süzülen kan damlalarının açtığı kapılardan ya da.

Halbuki tüm kutsal kitaplar kendilerince müjdelemiştir benim düşüşümü. Tavandan aşağıya sarkan yeşil yeşil yemyeşil bir damlaya dönüşüşümü. Duvarlarına ümmetlerini yitirmiş peygamberlerin unutulmuş vahiylerinin karalandığı kimsesiz odalarda bir başıma oturup zihnimde ardı ardına patlayan yıkım düşlerini ezberlemekle yükümlüyümdür ben. Yükümlüydüm ya da. Artık özgürüm. Düşüyorum. Tavandan aşağıya. Yolun karşısındaki sokak lambaları gölgeliyor üzerimde kıvranan vücudunu. Düşüyorum. Gecekondu mahallelerinin derinliklerindeki evliya mezarlarında yetiştirilen cigaraların kutsal dumanlarıyla doluyum. Azizelerin kaval kemiklerinden elde edilen karışımlarla efsunlanmış tozları serptim beyin kıvrımlarımın üzerine. Kavanoz kavanoz bahar rüzgarı pompalıyor kalbim. Avuçlarımda çürümüş güvercin yumurtaları, dilimin ucunda zehirli engerek pulları taşıyorum. Göz bebeklerimin üzerinde oynaşan şakacı cinlerin şarkıları dolduruyor kulaklarımı. Yıkımın ardından üzerinize serilecek toz yığınlarının uğultusundan bahsediyor bu şarkılar. Boşluğun soğukluğundan. Kurak rahimlerin karanlığından.

Tüm olası var oluşlarımı gerçek kıldım da öyle düşüyorum. Tek bir damlada topladım tüm benliklerimde biriken öfkeyi, yeşil yeşil yemyeşil vaziyette, o güzelim göğüslerinden dışarıya bıraktığın yedi kısacık nefesin sonsuzluğundan geçerek, düşüyorum. Birazdan, paramparça olacağım üzerinde. Soğuk. Yapışkan. Fakat enteresan biçimde canlı. Etrafa saçılacak, içinde kaybolacak, üzerinde kalacağım. Lekeleyeceğim. Yapışacağım. Akıp gideceğim. Çoğalacağım.

Cepheden sağ dönmekle cezalandırılmış mağlup piyadeyi göreceksin önce. Odanın bir köşesinden, kitaplığının oradan mesela, doğrulup üniformasını düzeltecek, elinde kasaturası yürüyüp gidecek. Zamanında patlamayı becerememiş bombaları toplayan tecavüzcüyü göreceksin sonra. Parmak uçlarına bulaşmış çiller kızıl kızıl parlayacak, dinmek bilmeyen ereksiyonuyla duvarları parçalayacak. Sonra bir başka ben doğrulacak sonra bir başkası daha. Pervaneler doluşacak içeriye, kanatlarının arasında gezdirdikleri iblislerin çığlıklarıyla beraber. Tanımadığın dillerde edilmiş küfürler yankılanacak zihninde. Damarların genişleyecek, karnın şişecek, ufalanmaya başlayacak kemiklerin. Korkacaksın. Korkma diyeceğim. Yanında, içinde, ötende olacağım. Çıplak bacaklarının arasından yayılacak kıyamet. O eğitimli kafan ilk defa bir boka yarayacak belki de. Etrafa alev topları yaymak üzere infilak etmeden önce duyduğun son kelimeler, senden kilometrelerce ötede bir belediye binasını ateşe veren tecavüzcüye ait olacak.

İğrençsiniz ulan ibneler diyecek. Hangi ara diktiniz bunca binayı. Hangi ara doldurdunuz böyle içlerini. Hangi ara unuttunuz, götünüzde patlayacak kıyametin alametlerini! İğrenç, cahil, küstahsınız. Sonsuza dek bu harabelerin arasında kalmakla yazgılanacaksınız.


pazar ayinleri – 4. mektup – ölümcül küçükler üzerine
pazar ayinleri – 2. mektup – eve dönmek üzerine
pazar ayinleri – 1. mektup – kaplana dönüşmek üzerine