EVE DÖNMEK ÜZERİNE

Eve dönmek. Tedavinin, cezanın ya da nasıl isimlendiriyorsanız onun uzunluğuna göre şekillenen bir çember çizdikten sonra, ellerin ceplerinde terminale inmek. Valizinde cesedin, kafanda ışıl ışıl motivasyon cümlelerin, yoksunluktan ufalanan kemiklerinin üzerinde dolanan buzdan parmaklar olduğu halde, karşılayanın olmadan. Bir yerlere varmışsın gibi hissetmeden eve dönmek. İlk defa yaşıyorsanız fena his değildir aslında. Fazla dramatize etmemeyi başarır, siz yoldayken bir şeylerin ister istemez değişeceğini, bazı dostların öleceğini, bazılarının delireceğini, bazılarının da bıraktığınız taburelerin üzerinde bıraktığınızdan daha bitik vaziyette, ama kesinlikle bıraktığınız taburelerin üzerinde,  neyi beklediklerini bile unutmuş vaziyette beklemeye devam ettiklerini aklınızda tutar, her boku anmaz, her köşe başında durup hülyaya dalmaz, olur olmaz mekanlarda karşılaştığınız alakalı alakasız her tipin eline yapışmazsanız.  Tadında bırakırsanız yani, fazla sulandırmamayı başarırsanız eğer, fena his değildir.

Bir de şaşırmamak gerekir tamam mı? Nihayetinde siz çekip gittiniz diye çürümeye ara verecek değildi şehir. Trafik lambaları yanmaya devam etti. Orospular bacaklarını ayırmaya devam etti. Torbacılar tek kullanımlık mucizeler pazarlamaya, babalar işe gidip gelmeye, anneler ise gün ortası miskinliğinin tüm ihtişamıyla çöreklendiği serin, sessiz, nefessiz oturma odalarında hatimler indirmeye. Tekrarlıyorum. Şaşırmamak gerekir tamam mı? Şehir hep aynı şehirdir zira. Sizin de o uzun istirahat esnasında pek değiştiğiniz söylenemez ayrıca. İnsanlar da şehirler gibidir çünkü. Bir kere inşa edildikten sonra sonsuza dek var olmaya devam ederler. Terk edilirler, yaralanırlar, genişler, aydınlanır, kararırlar ama hep orada dururlar. Oldukları gibi. Tüm çirkinlikleri ve cazibeleriyle.  En fazla toprak serilir üzerlerine. Ama değişmezler.  Var oluş, sonsuza dek çürümekle yazgılanmayı  getirir beraberinde zira.

O yüzden girizgahı fazla uzatmadan akıntıya karışmakta fayda vardır. Ben öyle yaptım mesela.  Bundan önceki  seferlerde yani. Terminale indiğim günle beraber becerebildiğim kadar hızlıkeskinyüksek bir kırk sekiz saat tasarlayıp oynadım ve üzerimizden akıp giden tüm o pazartesilerden bir pazarteside, babamın banyosunda hem de, aynanın karşısına geçip yüzümü tıraş köpüğüne buladım. Temmuz ayındaydık.  Kontrole gitmek üzere evden çıktığım an dağılıverdi iki gündür gerçekliğin üzerini örten nostalji tülü. Temmuz güneşi tüm ibneliğiyle iğneliyordu ensemi. Ellerimin titremesi boğazımda yeni bir kesiğin belirmesine sebep olmuş, arkada bıraktığım hoş geldin partisinin yan etkisi midemden burun deliklerime gümbür gümbür ilerleyen alev topları ve adım attıkça kalın bağırsağımdan taaaa kuyruk sokumuma kadar uyuşmama yol açan amansız bir basur krizi olarak kendini göstermişti.

Ankara. Elinden geldiğince samimi karşılamıştı beni. Şimdi de geri alıyordu işte verdiklerini. İnleye inleye basamaklarını tırmandığım Balgat otobüsünde tüm sevimliliğimle hoş bulduk lan hoş bulduk diye homurdanıyordum. Yanımda oturan tip bir şimdiden buruşmuş takım elbiseme, bir gömleğimin yakasındaki kan lekesine, bir kıpır kıpır kıpırdayan parmaklarıma bakarken ben boğazımdaki yumruyu yutmaya çalışıyordum. Sabah sabah ihale olmak istemedim o yüzden pezevengin oğluna. Oturduğum yerde hafifçe kıpırdanıp usul usul yellenmekle yetindim küfür etmediğim zamanlarda. Kazanamayacağımı biliyordum çünkü. Ama insan fırsatını buldukça ufak tefek ibnelikler yaparak kendisini şımartmayı da bilmeli. Öyle değil mi?


Kurumsal hayatın göbeğine paldır küldür daldığım o uğursuz nisan sabahından bu yana gözümü en çok korkutan kavram şu “konsept” denen zamazingo olmuştur kesinlikle. Her masanın, her sandalyenin, her afişin, her monitörün, her çay bardağının, her saksının, her kapının, her acil durum talimatnamesinin, her hademenin, her sineğin, her toz zerresinin, her sahipsiz küfrün ve her takım elbiseli vücudun duracağı yer bellidir. Söylenecek sözler. Atılacak kahkahalar. Öfkeyle sıkılan dişler. Bırakılan nefesler. Onar saniye uzunluğundaki özgürlük düşleri. Masada tıkırdayan parmaklar, cep telefonu melodileri, faks makinesi cızırtıları, yangın tüpü tıkırtıları, kıymetli evrak muhafazalarından paslı paslı yayılan gıcırtılar ve çocukluk düşlerinin uğultuları. Titizlikle inşa edilmiş bir mikro evren. Tanrımızı da kendimiz gibi sapık, kindar, içten pazarlıklı ve otorite manyağı bir puşta dönüştürdükten sonra yumurtladığımız ilk kavram konsepttir bence. Anlıyor musunuz? Dünya bir oyun bahçesi falan değil artık. Alelade bir maket. Bir karınca yuvası. Bu sayede gittiğiniz her yerde evinizdeymiş gibi hissediyorsunuz zaten. Bu yüzden götünüzü de yırtsanız, uzaklaşamıyorsunuz.

Eve dönmek için yola çıktığım Cuma akşamından bu yana mideye indirdiğim çeşit çeşit nanenin fokur fokur fokurdaya fokurdaya iç içe geçtiği bağırsaklarımdan dışarıya sinsi sinsi taşan kebapçubukkrakeranasonbeyazpeynirızgaraböbrektahinliçörekmenemençaytırnakkasıktüyübiraacıbiberpeygambersakalıtavuksotevedahasıvedahası aromalı gaz bulutlarıyla tütsülediğim Balgat otobüsünü Sıhhiye köprüsünün altında kaderine terk edip emniyet binasına gittiğimde hiçbir şeyi ve hiç kimseyi yadırgamadan bana gösterilen sandalyeye oturduğum gibi ellerimi kucağımda kenetleyip uslu uslu beklemeye başlamamı sağlayan şey de bu konsepttir işte. Herkesin ve her şeyin gerçekliği yıllar evvel formüle dökülmüştü nasıl olsa. Rolüm bellidir. Sıkıntı yoktur. Size de aynısı olacak. Omuzlarınızı silkip ceketinizi çıkaracaksınız belki de. Dahili hattan on yirmi yediyi çevirip kendine  bir orta kahve sipariş eden asık suratlı memuru izleyeceksiniz. Saatleriniz sıfır dokuz sıfır sıfırı gösterirken herkesin ve her şeyin arasına karışmayı başardığınızı hissedeceksiniz. Yeniden.  Kendinizden nefret bile edemeyeceksiniz o sırada ve kandırıldığınızı fark edeceksiniz. Feci biçimde kandırıldığınızı.

Elhamdülillah diyelim. Ya da hayırlısı olsun.

Sonra?
Sonra buradasınız işte. Sizden önce sırasını savmış binlerce isimsiz biçarenin ağırlığıyla şeklini yitirmiş bir sandalyenin üzerinde, sırf birilerinin adınızı seslenmesini bekleyerek geçirdiğiniz dokuz saatin ardından.  Bir kaba işeyip, birkaç kutu dolusu kan verdikten sonra, dede yadigarı gecekondunuzun damında bağdaş kurmuş oturuyor, birkaç yüz metre aşağıdaki Ovacık mezarlığını seyrediyor olacaksınız sanırım. Tıpkı benim seyrettiğim gibi.  Mermer blokların arasında ışıl ışıl yükselen sokak lambalarını. Lambaların aydınlattığı döşeme taşlarını. Issızlığı. Terk edilmişliği. Mezarlık konseptini seyredeceksiniz. Ufaklığımda, rahmetli sağken yani, mahalleli çekip gitmemiş, mezarlığı mesken tutan çingenelerin uğultusu dinmemişken henüz, el ayak çekilip tüm ev ahalisi uykuya daldıktan sonra gizli gizli tırmanırdım ben bu dama. Valizimde taşıdığım cesetlerimin hiç biri doğmamıştı  daha. Sokak lambalarının yerinde çingene ateşleri yanardı. Karşı komşunun ihtiyar atı  karanlığı ürkütmekten çekinircesine usul usul kişner, bir yerlerde birileri tarafından bıçaklanan başka birileri “Yandım Anam” diye inlerdi. Ünlemli. Tıpkı şimdi olduğu gibi, sizin üstünüze geldiği üstüme üstüme gelirdi koca gök yüzü. Yola çıkmakla alakalı hayaller kurardım. Okyanusu, otoyolları, çölleri düşlerdim. Sıkılır, öfkelenir, üzülürdüm. Öyle ki, sonunda tamı tamına on yedi çekirge öldürüp cesetlerini boynumdaki muskanın içine saklamadan rahatlayamazdım. O günlerde sahiden yol alabileceğime inanırdım.

Dama çıkarken yanınızda getirdiğiniz battaniyenin altına girip uzanacaksınız. Dama tırmanmadan evvel yukarıdaki fırından satın alıp yarısını yediğiniz kıymalı pideyi bir gazete kağıdına sarıp koynunuza alacaksınız. Sigaranızı tazeleyecek ve etrafınızı çevreleyen çevre yolunda vızır vızır ilerleyen araçların motor homurtularının kulaklarınızı okşamasına izin vereceksiniz. Bir iki üç dört beş nefes. Kışı burada geçiremezsin diyecek içinizden bir ses. Kışa daha çok var diye yanıtlayacaksınız. Valizdeki cesetten bir an evvel kurtulmalısın diye çıkışacak bu sefer aynı ses.  Sabah güneşi odaya vurmaya başlayınca leş gibi kokacak zira. Kimseyi de ikna edemezsin o saatten sonra, cesedin aslında sana ait olduğuna. Bırak orada çürüsün diye homurdanacaksınız.

Fareler kemirsin kulaklarımı. Göz bebeklerim aksın. Dilime örümcekler, burun deliklerime bok böcekleri yuvalansın. Etim sıyrılsın kemiklerimden. Etim sıyrılsın ki öğütüp öğütüp burnuma çekeyim o kemiklerimin tozlarını. Kış gelende. Tombul mu tombul ocak bulutları tepemizde süzülmeye başladığında mesela. Karın altında kaldığında tüm mezar taşları, fırının oradan yürüttüğüm şu tenekenin içinde koca bir ateş yakarım. Cebimden çıkardığım kemik tozlarımı cigarama karıştırıp büyük büyük nefesler asılırım.  Her gün bir başka versiyonumu yok eder, rahatlarım.

Nihayetinde geri döneceksiniz yani. Öyle veya böyle salacaklar sizi de. Tüm fazlalıklardan arındıktan sonra, kendimi yeniden kurgulamalıyım diye homurdanacaksınız. Sabahları avludaki kara dut ağacının dibine işeyecek, otobüslere binecek, sandalyelere oturup isminiz seslenilmesini bekleyeceksiniz. Pıt. Pıt. Pıt.

Kusuruma bakmayın ama, ne yaparsanız yapın iyileşemeyeceksiniz.


pazar ayinleri – 4. mektup – ölümcül küçükler üzerine
pazar ayinleri – 3. mektup – cepheden sağ dönen piyadeler üzerine
pazar ayinleri – 1. mektup – kaplana dönüşmek üzerine