Bok Böcekleri Üzerine

Semi’na ve eta’na. Puf!

Batıyorsunuz, nihayet. İçine boylu boyunca uzandığınız şeffaf bir tabuttasınız. Biçimli, pahalı, ışıltılı. Size özel. Sizin ölçülerinize göre imal edilmiş. Öylece uzanabilesiniz diye. Doğrulamayasınız, kollarınızı iki yana açamayasınız, bacaklarınızı oynatamayasınız, dizlerinizi bükemeyesiniz, dirseklerinizin üzerine abanamayasınız diye. Suratınızı kaşıyamayasınız, yattığınız yerde sağa sola dönemeyesiniz, eski zamanlarda yaptığınız gibi, sıkıldıkça taşaklarınızı sıvazlayamayasınız diye. Hareket edemeyesiniz diye kısacası. Büyük ölçüde. Hem, bu değil miydi istediğiniz? Bizim için yani? Boylu boyunca uzanalım ve hayatımızın geri kalanında hiçbir şeye dokunamayalım. Hı? Kendi iyiliğimiz için? Çıplak ayaklarımızla donmuş toprak üzerinde tepinmeyelim, hastalıklı kafalarımızı suratsız duvarlarınıza çarpa çarpa çatırdatmayalım, titrek parmaklarımızı cüzzamlı suratlarınızda dolaştırıp zehirlenmeyelim diye. Kendimize ve gerçekliğinize zarar vermeden. Öylece bekleyelim diye.

Hüküm sizdeydi zira.

Batıyorsunuz, nihayet. Cayır cayır yanan bir temmuz öğleninde bıraktılar sizi suya. Tıpkı bizi bıraktığınız gibi. Sahildeki kalabalığın gürültüsüyle kirlendi kulaklarınız. Dert etmeyin ama. Unutacaksınız. Bize söylediğiniz gibi. Yeterince zamanınız olacak unutmak için. Sesleri. Kahkahaları unutacaksınız mesela. Kadınlı erkekli, çocuklu büyüklü kahkahaları. Alev almış kumların üzerinde mahşeri bir zarafetle ilerleyen çöl kertenkelelerinin ayak seslerini. Büyük büyük kabarmış damarlarınızda fokurdayan kanın şiirini unutacaksınız. Açıktaki teknelerin motorlarından yükselen homurtuyu unutacaksınız. Martıları bile unutacaksınız. Rüzgarın baştan çıkardığı incecik kumaş parçalarının hışırtısını, dalgaların çağrısını, paramparça olmuş akvaryumlardan halılarınızın üzerine dökülen japon balıklarınızın kuyruklarını pat pat pat vura vura nasıl can çekiştiğini unutacaksınız. Duyamayacaksınız kısacası. Büyük ölçüde. Hem, bu değil miydi istediğiniz? Bizim için yani? Boylu boyunca uzanalım ve hayatımızın geri kalanında hiçbir şeyi duymayalım. Hı? Kendi iyiliğimiz için? Sakallarımızın arasında gezdirdiğimiz cinlerimizin çağrısıyla kendimizden geçmeyelim, apartman boşluklarından yükselen melodilerin peşine takılıp yolumuzu yönümüzü yitirmeyelim, kum fırtınalarınca perdelenmiş iblislerine cevap vermeye çalışırken kafamızı yakmayalım diye. Kendimize ve gerçekliğinize zarar vermeden. Öylece bekleyelim diye.

Hüküm sizdeydi zira.

Batıyorsunuz, nihayet. Bu hızla ilerlemeye devam ederseniz, yaklaşık bir saat ve on dokuz dakika sonra ışığı yitireceksiniz. Daha fazla görüntü yüklemek zorunda kalmayacaksınız zihninize. Nefes nefes ilerledikçe, dibe doğru, en yeniden en eskiye silinmeye başlayacak retinalarınıza kazınmış şekiller. Eşyayı yitireceksiniz. Yanınızdan süzülüp geçen deniz analarını. Salına salına yüzeye yollanan hava kabarcıklarını. Tabuta girmeden evvel yaktığınız o son sigaranın ucundan yükselen dumanı yitireceksiniz. Masaları, sandalyeleri, otomobilleri ve gök kuşaklarını yitireceksiniz. Yatak odalarınızın duvarlarını boydan boya kaplayan rafları tıka basa dolduran kitapların içindeki kelimeleri. Limonun sarısını, kanın kırmızısını. Kahkahanın mavisini bile yitireceksiniz. Bu hızla ilerlemeye devam ederseniz, yaklaşık bir saat ve on dokuz dakika sonra ışığı yitireceksiniz. Saçlarınızı, parmaklarınızı, aynadaki yansımanızı yitireceksiniz. Gözlerinizi yummak zorunda kalmayacaksınız daha fazla. Göremeyeceksiniz kısacası. Büyük ölçüde. Hem, bu değil miydi istediğiniz? Bizim için yani? Boylu boyunca uzanalım ve hayatımızın geri kalanında hiçbir şey görmeyelim. Hı? Kendi iyiliğimiz için? Çatlak tavanlarımızda bir alevlenip bir sönen kıyamet sahnelerini izlerken uykumuzdan olmayalım, gölgeli patikalarda inleye oflaya sevişen unutulmuş tanrıların sırtlarından süzülen ter damlalarıyla göz bebeklerimizi yıkamayalım, yeşil yeşil ışıldayıp kadınımızı baştan çıkarmayalım diye. Kendimize ve gerçekliğinize zarar vermeden. Öylece bekleyelim diye.

Hüküm sizdeydi zira.

Batıyorsunuz, nihayet. Nefesiniz camı buğulandırıyor. Biz aşinayız o buğuya. Biliyorsunuz. Bir adınız vardı sizin de eskiden. Öyle değil mi? Kıyafetleriniz, saçlarınız, tırnaklarınız vardı. Düşündükçe kıkırdıyoruz. Ayakkabılarınızı boyardınız mesela. Koridorlarınıza serdiğiniz gazetelerin üzerinde, ağzınızda sigaralarınız olduğu halde. Neyse ki arınmaya başladınız. Kokulardan. Üzerinizden geçen tüm o öğretmenlerin, eski sevgililerin, akrabaların, mesai arkadaşlarının, devriye memurlarının, komşuların, doktorların, torbacıların, çocukluk anılarının, roman kahramanlarının, orospuların, gece bekçilerinin, otobüs şoförlerinin ve imamların rengarenk kokularından. Arınmaya başladınız. Koklayamayacaksınız kısacası. Büyük ölçüde. Hem, bu değil miydi istediğiniz? Bizim için yani? Boylu boyunca uzanalım ve hayatımızın geri kalanında hiçbir şeyi koklayamayalım. Hı? Kendi iyiliğimiz için? Sırf vuslata varan yolu unutmamak için çantamızda taşıdığımız iç çamaşırlarına burnumuzu göme göme temel muhasebe eşitliklerini unutmayalım, boşlukta açan çiçeklerin müjdesini beynimize serpmeyelim, adım attıkça etrafa yaydığınız çürümenin etkisiyle yüzümüzü buruşturup okyanus çukurlarına sığınmak için yola koyulmayalım diye. Kendimize ve gerçekliğinize zarar vermeden. Öylece bekleyelim diye.

Hüküm sizdeydi zira.

Batıyorsunuz, nihayet. Kaldırım taşlarının, kanalizasyon borularının, antik çağdan kalma tünellerin, dinozor fosillerinin, kömür damarlarının, her biri yedişer metre uzunluğundaki heybetli evliya cesetlerinin, sahipsiz inlemelerin, kimsesiz mezarların, hazine odalarının, dokuz kere doksan dokuz bin basamaktan mütevellit cenabet merdivenlerin aşağısına. Dibe. Sıfır noktasına ilerliyorsunuz. Sizin için ama yalnızca sizin için kurgulanan o sahnenin karşısına. Kadife kanatlarını çırpa çırpa yüreğinizdeki odacıkları tavaf eden çıplak peri kızlarının himayesinde. Oksijen solumayacaksınız artık. Bozkır rüzgarı dolanacak damarlarınızda. Saçlarınız uzamaya devam edecek elbette, kabul. Ama her bir telin rengi farklı olacak bundan sonra. Asla tadına varamayacağınız renkler! Tüm dünyevi dokunuşları, yansımaları, sesleri, kokuları yitirdikten sonra kaybolacak tat alma duyunuz da kısacası. Büyük ölçüde. Hem, bu değil miydi istediğiniz? Bizim için yani? Boylu boyunca uzanalım ve hayatımızın geri kalanında hiçbir şeyi tadamayalım. Hı? Kendi iyiliğimiz için? Dişlerimizi alemlerin özüne saplamayalım, kasıklarımızdan yayılan titremeyi dilimizin üzerinde eritip kafayı bulmayalım, dudaklarımızı yosun tutmuş kaya parçalarını mesken edinen salyangozların efsununa bulamayalım diye. Kendimize ve gerçekliğinize zarar vermeden. Öylece bekleyelim diye.

Hüküm sizdeydi zira.

Semi’na ve eta’na. Puf!

Zaman dönüp dolaştı. Hı? Karşınıza oturup gülümseye gülümseye anlatma sırası bize geldi. Kaplan doğruluyor kafesinde diyeceğiz parmağımızı sallaya sallaya. Duyuyor musunuz nefesini? Beton zemini kutsayan pençelerinin tıkırtısını? Adım attıkça esneyen kürkünden yayılan tozlu hikayelerin uğultusunu? Duyabiliyor musunuz? Duyuyorsunuz. Duyuyorsunuz duymasına ya duyduğunuzu kabullenecek cesaretten mahrumsunuz. Yoksa gökdelenlerinizin tepesinde şükür secdelerine kapanmak yerine üç aylık satış hedeflerinizi gözden geçirir miydiniz? Kaplan sıyrılıyor parmaklıkların arasından, seyredin! Bizim için hazırladığınız etiketleri çıplak popolarınıza yapıştırırken. Damarlarınızı sakinleştiricilerle doldurup camdan tabutlara yatırırken, sizi. Seyredin. Yaşama hakkınıza saygı duyduğumuz için? Hı? Düşündükçe kıkırdamadan edemediğimizi söylemiş miydim? Evet. Yaşama hakkınıza saygı duyduğumuz için dibe postalayacağız sizi. Gözden ırak, kendi kendinize çürüyüp gidin diye. Mademki ilahi dokunuşun etkisiyle ışıl ışıl ışıldayan alev ejderlerine dönüşmek yerine dertop olmuş bok böceklerine dönüşmeyi seçtiniz. Mademki duymazdan gelip inkar ettiniz!

Batacaksınız yani. Kaplan uyanır uyanmaz. Nihayet ve puf!

Hüküm sizde değildir artık zira.


pazar ayinleri – diğermektuplar