Menü Kapat

pazar ayinleri – 11. mektup

Zarafeti Pastel Renklerle Tasvir Etmeyenler Üzerine

Monet! Hı? Empresyonist hani. Fransız. Ellerinizi göbeğinizin üzerinde bağlamış mini mini minicik adımlarla dolanıyorsunuz. Tual üzerine yağlıboya. İki yüz on dokuz çarpı altı yüz iki. Santimetre. Hapsedilmiş gerçeklik. Her baktığınızda aynı noktada aynı şekilde süzülmeye devam eden nilüferler. Gün doğumları. Sandallar. Mide bulandırıcı! Parlak dişleriniz, ütülü gömleklerinizle izlediğiniz tabloların arasında geviş getirirken ortaya serdiğiniz tablo yani. Görüyorum. İsimlendiriyorum. Pantolonumun içinden tenime temas eden buz gibi metalin şiiri sinir uçlarımı titreştirirken. Yırtık postallarım ve sakallarımın arasına yuvalanmış cinlerimle. Suratımda ekşi bir gülümseme. Avlanıyorum. Hayatta kalabilmek için karanlık inlerinden dışarıya yalnızca Pazar günleri çıkabilen kokarcaları yemek zorunda kalan bir kaplan düşleyin. Becerebilirseniz. Kaplanın suratındaki ekşi gülümsemeyi. Sinir uçlarındaki titreşimi. Deliliğini.

Her şey bittikten sonra ziyaretimize gelen terk edilmiş peygamberlere anlatacağım öykümü. Diyeceği ki, G yumurtaları bulduğunda günlerden pazardı. Gülümseyin. Alelade bir Pazar. Yeterince güneşli, yeterince kalabalık, yeterince delirtici. Pazarlardan bir Pazar. Bir gece önce mideye indirdiği tüm o kahkahaların, sönük bakışların, yapışkan kelimelerin, sigara dumanına bulanmış zayıf hikayelerin, kötü müziklerin, yanmış yağın, ucuz parfümün, çaresizliğin, can sıkıntısının ve kimsesizliğin kokusuyla büzüşmüş ciğerleriyle. Öyle mi? G evinin salonundaki sehpanın üzerinde üç tane yumurta buldu. Bum! Bok, barut, kusmuk tadıyla kutsanmış rüyaların arasından süzülüp nilüferlerin ortasına çakıldığı bir sabah. Hiç tanımadığı insanların başına gelecek türlü musibeti öyküleyen rüyalardı bunlar. Sarhoş, hasta, yorgun olmasına aldırmayan rüyalar. Uykuya dalar dalmaz zihnindeki sahneyi ışıl ışıl aydınlatan rüyalar. Ve pastel değil. Kesinlikle!

Siz rüya görebiliyor musunuz peki sayın hocam? Ruhunuzu besleyecek cinnet tohumlarını beyin kıvrımlarınızın arasına serpmekle yazgılanmış ilahi kanalı canlı tutmayı başarabildiniz mi? Değişebiliyor, dönüşebiliyor, yükselebiliyor musunuz? Horoz gibi kabarıp kuduz köpekler gibi aydınlanabiliyor musunuz? Çekebiliyor musunuz, kozmik boşlukta öylesine süzülen serseri mayınları kendinize? Sanmıyorum. Sanmıyorum zira o ilahi kanalı canlı tutmayı başarmış olsaydınız omuzlarınızda taşıdığınız rütbelere ihtiyaç duymazdınız. Resim sergilerine. Güzel sanatlar fakültelerinin havasız sınıflarına. G’nin reçeteleri ne alemde acaba diye homurdanmazdınız ya da. Alıyor mu ilaçlarını? Dağlıyor mu zihnini? Tık tık tık. Gidi karpuz götlü pezevenkler sizi! Artık rüya göremiyorsunuz öyle değil mi? Yosun tutmuş duvarların arasında nefes nefese koşamıyorsunuz artık. Çıplak ayaklarınızın altında çam iğnelerini hissedemiyor, kemik baltanızla avladığınız düşsel canavarların oluk oluk akan kanından yükselen buharla parmaklarınızı ısıtamıyorsunuz.

Rüyalarınızla beraber şehvetinizi de yitirdiniz, biliyorum! Şiirinizi. Euro dolar paritelerinin arasında geziniyorsunuz kadınlarınızın gergin sırtlarını düşlemek yerine. Kasıklarınızdaki yangını kanun hükmünde kararnamelerle söndürüyor, öfkenizi final ödevlerinin şekil şartlarını belirleyerek kurutuyorsunuz. Böyle olur muydu rüya görebilseniz? Akıl hastaneleri inşa edip dikkat testleri kurgulayabilir miydiniz? Sentetik uyuşturucularınızla kurutmaya çalıştınız bizdeki o kanalı. Tuzağa düşürdünüz. Sömürdünüz. Yasalarınızla. Adab ı muhaşeret kurallarınızla. Disiplin talimatnamelerinizle. Tedavi ettiniz sonra. Gombrich için, hı? İyi okuyun, sanatın öyküsünü. İyi okuyun emi? Sonra anlatın birbirinize. Koca memeli rehberlerinizden arakladığınız cümleleri yıkık dökük Fransızcanızla dışarı kusun. Bunları çizdiği sırada katarakt hastasıymış biliyor muydunuz? Les Nympheas! Aşağı yukarı iki yüz elli tane. Giverny mahallesindeki göletler!

Tepeden tırnağa balçığa bulanmış vaziyette çıkıyorum o göletlerin içinden. Bataklık çamuru.  Ve sakallarıma yapışan nilüferleri yiyor cinlerim. Zarafetten bahsediyorsunuz. Ölü gibi kokuyorsunuz. Pıtır pıtır damlıyor üzerimden bin sekiz yüz doksan beş senesinden bu yana tek bir dalgalanma bile yaşamamış o göletlerin çürük suları. Yayılıyor, sivri topuklarınızın altında çınlayan zeminlere. Karoları karartıyor. Yakıyor halılarınızı. Parmak uçlarıyla üzerimdeki balçığı şekillendiriyor kadınım. İnce boyunlu kırılgan çiçeklerle yumuşak, yumuşacık bir dokunuşun uyandırdığı yoğunluğu pastel renklerle tasvir etmek kafirliktir diye mırıldanıyor üzerime volkanlar resmederken. Tılsımlar. Kum fırtınaları. Çöl canavarları. Boşluğu yara yara ilerleyen mermiler ve keskin gülümsemeler. Katlanamıyor. Katlanamıyorum. Sikik çarşafların üzerine bırakılmış suratsız kemanları çizmekle ödevlendirdiğiniz öğrencilerinizin zihnine çaktığınız biçimsiz yansımanıza!

Buradayım.

Rüyalarım ve kıyamet yumurtalarımla beraber. Çıplak parmaklarıyla yerleştirdi üzerimdeki balçığa koruyucu büyülerini. Anlıyor musunuz? Avlanıyorum. Pantolonumun içinden tenime temas eden buz gibi metalin şiiri sinir uçlarımı titreştirirken. Zarafeti pastel renklerle tasvir etmeye çalışmayacak kadar deli kalabilmiş olanın hatırına! Karanlık inlerinizden dışarıya yalnızca Pazar günleri çıkabilen siz kokarcaları takip ediyorum. First evet flower grown in space makes its debut! Puf! Sizi ışıl ışıl rüyalara boğacağız. Keskin. Göz bebeklerinize saplanacak. Milyonlarca iğne ve rengarenk olacaklar. Ceplerimize doldurduğunuz sakinleştiricileri tezek duvarlı izbelerde yaşamış atalarınızın mezarlarından çaldığımız kafataslarının içinde ezip üzerine işeyecek sonra da tüm vücudunuzu bu güzelim karşımla kaplayacağız. Kaba olduğumuzu söylüyorsunuz ya. Söz, daha da kabalaşacağız.

Çünkü, buradayız. Halen. Temizlenmiş ve delirmiş halde. Terk edilmiş peygamberlerle karşı karşıya oturup sigara saracağımız gün için hikayeler biriktiriyoruz. Rüya görebiliyoruz. Şehvet duyabiliyoruz. Öfkelenebiliyoruz. Kurumadık yani. Canlıyız ve öyle kalacağız. Sahte deriden dikilmiş evrak çantalarınızı sallaya sallaya var oluşunuzun sağlamasını yeniden ve yeniden ve yeniden yapabilmek için korunaklı odalarınıza koştururken biz akşamdan yağan yağmurun hatırasıyla nemlenmiş banklarda oturup peşinizden gelen sinek sürülerini izleyeceğiz. Gerçekliğiniz dağılacak ama yine de çıkamayacaksınız yoldan. Maalesef.

Gülümseyecek. Hafifleyecek. Kıkırdayacağız. Bizden kurtulamayacaksınız.


pazar ayinleri – diğermektuplar

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.

paylaşım