Menü Kapat

pazar ayinleri – 1. mektup

KAPLANA DÖNÜŞMEK ÜZERİNE

Çirkinleşebilirim. Öyle keskin, öyle renkli, öyle götünüzün yemeyeceği biçimde çirkinleşebilirim ki hem de bugüne kadar başarıyla altından kalktığınız tüm muhasebe eşitlikleri uçup gidiverir bir anda aklınızdan. Bir çırpıda. Olanca anlamsızlığımla çökebilirim kokuşmuş hayatlarınızın üzerine. Şaşkın şaşkın çıkış kapısını aramayı becerebilirsiniz en fazla. Buradayım lan ben diye fısıldayabilirim kulaklarınıza, saçlarım da burada, parmaklarım da, tırnaklarım da, taşaklarım da burada, gecenin kör karanlığında, tam da gereğinden fazla dramatize edilmiş bir sevişmenin ardından sırt üstü uzanmış olan biteni anlamlı kılacak bir hikaye kurgulamaya çalışırken siz ölümlüler. Çıplak kasıklarınızda dolanan sustalının buz gibi şiirini fısıldayabilirim ustalıkla dekore edilmiş yatak odalarınızın dilsiz duvarlarına. Ezberlediğiniz tüm saçmalıkları unutturabilirim bu sayede. Tertemiz dişlerinizin arasında seneler seneler seneler boyunca gevelediğiniz tüm kelimeleri yutturabilirim size. Beşer beşer hem de. Ne hayatın kısalığı kalır geriye ne de uçuşan kuşlar.

Anlıyor musunuz?

Dizlerimi göğsünüze yaslayıp güm güm yumruklayabilirim biçimli burunlarınızı. Acı. Bir süre sonra alelade bir kelime olmaktan çıkar. Anlamanızı sağlayabilirim. Tüm güçlü kelimelerin aynı fıtrat üzerine var edildiğini. Yıkım gibi. Hiç konuşmadan, sadece acıyı tattırarak kıyamet kehanetleriyle müjdeleyebilirim sizi. Kaşlarınızın arasına işaret parmağımı basar, sizi kendi kanınızla kutsayabilirim. Kusursuz yirmi üç nisan melodileri ıslıklayabilirim bu sırada. Kenar mahallelerdeki göt kadar okul bahçelerinde yankılananlara benzer melodiler. Sararmış bıyıkları ve kahverengi takım elbiseleriyle ellerini uzattıkları her şeyi çürüten bezgin hayat bilgisi öğretmenlerinin kambur gölgelerinde titreşen mini mini birlerin ruhlarını ısıtan melodilere benzer melodiler. Ama yine de, oturtamazsınız olan biteni makul bir çerçeveye. Öyle değil mi? Şimdi, bu ne münasebetsizliktir yani. Ne hakkım vardır benim. Ne diye yanımda sürüklemişimdir sizi, senaryonun bunca uzağına? Neden payıma biçileni üzerime geçirip bir kenarda oturmayı becerememişimdir? Kural kitabı oradadır. Her isteyenin ulaşabileceği kadar yakında. Her kafanın, benimkinin bile alabileceği kadar sade.

Anlıyor musunuz?

Yara izleriyle övünen adamların devri sona ermiştir. Bilardo salonları, kelebek akrobasisi ve yumurta poşetlerini renklendiren yapıştırıcılarla beraber, çöküp gitmiştir. Nasıl haberdar olmadığımı sorarsınız kendi kendinize? Nasıl sıkışıp kalmışımdır o kokuşmuş hikayelerin içinde? Öğrenci değişim programlarının, tezsiz yüksek lisansların, ünvanda yükselme sınavlarının, fotoğraf kurslarının, yaratıcı yazarlık atölyelerinin ve doğa yürüyüşlerinin gerçekliğiyle yeniden tanımlanmış, sarılıp sarmalanmış, arındırılıp parlatılmış bir alemde, sizin aleminizde, bütün bu olan bitenin sahiciliğinden şüpheye düşmek hakkınızdır. O yüzden, bir kapanıp bir açılır terbiyeli ağızlarınız. Göz kapaklarınız titreşir. Parmaklarınız kıpırdanır. Bir yerlerde bir düğme olmalıdır, öyle değil mi? Sistemimi yeniden başlatmanıza olanak tanıyacak bir düğme. Sonra? Sonra normale dönecektir her şey. Sağlı sollu tokatlar patlatabilirim suratlarınıza siz böyle düşünmeye başladığınız zaman. Kulak diplerinizden omurilik soğanlarınıza dek sarsılırsınız ondan sonra. Ufak, ufacık bir kıvılcım yakalar gibi olurum işte ben o tokatların ardından gözlerinizde. Umutlanırım. Sahiden. Belki derim kendi kendime. Belki de halen yastığının altında tabancasıyla uyumaya devam eden bir ermişle beraberimdir şu an? Üzerinizdeki baskıyı hafifletirim ki elinizi uzatıp alabilesiniz silahınızı. Namluyu çenemin altına dayayıp çekebilesiniz tetiği. Nihayet! Tüm hücrelerimle dile gelir diye nihayet diye haykırırdım öyle olsaydı. Yüreğim bayram yerine döner, kasıklarım karıncalanırdı. Nihayet! Ama dediğim gibi, kısacıktır. Birkaç nefeslik bir kutlamadır bu. Sonra yine hayal kırıklığı.

Anlıyor musunuz?

Bir kaplan. Nerede olursa olsun bir kaplandır. Yanılıyor muyum? Bir kaplan sırf üzerine takım elbise geçirdiniz diye kaplan olmaktan vaz geçebilir mi? Dönüşebilir mi başka bir şeye? Sadece işinize geldiği gibi yaşayabilesiniz diye tüm köşe başlarına çivilediğiniz tabelaları takip edebilir mi o? Korkar mı kaybolmaktan? Düşünebilir mi birkaç saniye ötesini sizin düşündüğünüz gibi? O sadece tepki verir. Anın sınırsızlığı içinde, ağzını ne kadar büyük açarsa o kadar iyidir. Siz zavallı kaplan terbiyecilerinin umursadığı hiçbir şeyi umursamadan. Bir kaplanın yönetmesi gereken bir gösteri var mıdır? O kendi kendinin seyircisi olmaktan başka bir şeyle yazgılanmamıştır.  Şu anda ilkelerinizi eşlerinizin sıcacık çamaşırlarına sarıp götünüze sokabilirim. Ama siz, yine de çekecek bir tetik bulamazsınız. Hiçliğin rahminden dünyaya düşen yırtıcılar için yazılmamıştır çünkü kanunlarınız.  Teslim olmak zorunda kalırsınız. Çünkü kaplan, her türlü sebep sonuç zincirinin ötesindedir. İblisi dışarıda tutmak için çizdiğiniz çemberin tam da üzerinde gezinir yumuşacık adımlarıyla. Alyanslarınızın, diplomalarınızın, liderlik becerilerinizin, dolma kalemlerinizi, doğa dostu otomobillerinizin, apartman dairelerinizin, plak koleksiyonlarınızın, önünde dikilip fotoğraf çektirdiğiniz kitaplıklarınızın, dünya görüşlerinizin, yabancı dil sertifikalarınızın ve evcil hayvanlarınızın ve sosyal sorumluluk projelerinizin ve tapındığınız ilahlarınızın ötesinde bir tohum patlıyor zihnimde. Kristal öfke çakıyorum her sabah damarlarımdan içeriye. Aydınlanıyorum. Dönüşüyorum.

Anlıyor musunuz?

Buradayım. Saçlarım, parmaklarım, dişlerim ve taşaklarımla. Ve siz. Siz de buradasınız. Dizlerimin altında. Kostümlerinizden kurtulduktan sonraki güçsüzlüğünüzle. Farkında mısınız? Kendi çizdiğiniz sınırların içinde, yapabileceklerinizin ve yapamayacaklarınızın sahte bilgeliğiyle silahlanmış halde dört dönüyorsunuz. Arıyorsunuz. Kokluyorsunuz. Sesleniyorsunuz. Dişlerinizi geçirebileceğiniz kadar yumuşağını. Ezebileceğiniz kadar güçsüzünü. Emredebileceğiniz kadar sessizini. Buluyorsunuz da. Ah, nasıl aydınlanıyor o zaman suratınız. Görebilseniz keşke. Göremiyorsunuz. Göremediğiniz için tahammül edebiliyorsunuz kendinize. O sayede devam edebiliyorsunuz kendi hastalıklı evreninizde peygambercilik oynamaya. O yüzden sürekli yeni müritler arıyorsunuz kendinize. Cahiller. İlahi mesajı alıp sonsuzlukla dolup taştıktan sonra kafasına sıkmak yerine koyun ağıllarında titreşen baldırı çıplaklara koşan peygamberlere iman etmelerini öğütlüyorsunuz çevrenizde toplanmış kayıp ruhlara. Samimiyetsiz orospu çocukları sizi!

Anlıyor musunuz?

Tekrarlıyorum. Buradayım. Saçlarım, parmaklarım, dişlerim ve taşaklarımla. Beni yerleştirdiğiniz bu yatakta oturuyorum. Kendi vahiylerimin peşinden yürüyüp kendi deliliğimi parlatıyorum. İman etmiyorum. Başka bir şeye dönüşmüyorum. Gözlerimi kaçırmıyorum. Değiştirmeye, kurtarmaya, kandırmaya çalışmıyorum. Sadece geldiği gibi kabul ediyorum. Bırakıyorum, tedavi etmeye çalışın beni. Sigaralarımı alın elimden. Yanıklarıma krem sürün, yaralarımı temizleyin, tırnaklarımı kesin. Ben yine de sırt üstü uzanıp gözlerimi tavana diktiğim an kendimin farkına varabiliyorum nasıl olsa. Yeniden ve yeniden ve yeniden. Çirkinleşebilirim, anlıyor musunuz? Öyle keskin, öyle renkli, öyle götünüzün yemeyeceği biçimde çirkinleşebilirim ki hem de…

Çünkü farkındayım, burada olduğumun. O yüzden, sizin aksinize, yürüyüp gitmek için ışığın yeşile dönmesini beklemek zorunda değilim.


pazar ayinleri – 4. mektup – ölümcül küçükler üzerine
pazar ayinleri – 3. mektup – cepheden sağ dönen piyadeler üzerine
pazar ayinleri – 2. mektup – eve dönmek üzerine

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.

paylaşım