0.

Fıtratı kaotik olanın basit, tutarlı ve durağan bir malumata indirgenmesi gerekir: Bu, ‘öteki’yi anlamada yaygın yaklaşım olsa gerek. ‘Öteki’, şehir ise, süreç daha da yeğinleşiyor. Aşağıda, şehri anlamada, onunla hemhal olmada denediğim kişisel yordamlardan kimileri sayılıp dökülüyor.

I. Şehrin Tabiatı

1.1.

Bir video çekmeyi planladım: Her daim kalabalık bir bulvara bakan en yüksek binanın tepesinden; aşağıda hesaplanması mümkün olmayan bir ritmle – demek ki / belki, ritmsiz – akan kalabalığı görüntülemek. Sonra, ritmi çok kuvvetli ve seçik bir müziği kuvvetli hoparlörlerden bulvara salmak. Müzik çaldıkça kalabalığın üyelerinin adımlarında, yürüyüş ritmlerinde birden bire bir düzen tesis edilebileceğini, bir uyum yakalanabileceğini düşünüyordum. Müzik sustuğunda, yukarıdan kaydettiğim düzende kaosun yeniden vücuda geleceğini zannediyordum.

Şehrin yayaları böyle tabii bir şiddetle güdülebilir mi? Bu, bir iktidar uygulaması olabilir mi?2

1.2.

Kırsalda uygulanan ilkel ve pastoral bir “şehircilik” yöntemini anlattıklarını anımsıyorum. Bir yolun izleyeceği rotayı tayin etmenin en basit, etkili ve ucuz yolu, arazide bir eşeği salıvermekmiş; sonra da onun izleyeceği yolu takip etmek.3 Bir şehir planının ekonomisi bu temel düzeyden çok daha karmaşık olsa gerek.4

1.3.

Bir şehri planlama sürecinin, şehir denen eylemler ve ilişkiler alanını var eden örüntü ve programların, sofistike ve karmaşık olduğunu teslim etsem de; şehre yukarıdan, çok yukarıdan bakınca onun gelişimine tabii bir veçhe atfetmekten alıkoyamıyorum kendimi. Devlet Planlama Teşkilatı binasının 16. katında, orada memur olarak çalışan bir arkadaşımın ofisinden başkente bakıyorum. Şehir planlama bir bilim, bir uzmanlık, yahut buna benzer bir şey olduğundan, eğitimini almış arkadaşım; Ankara’nın planından, cumhuriyetin ilk yıllarında modernist plancıların coğrafya üzerinde uyguladıkları akılcı örüntülerden bahsederken, benim kentin gelişiminde etkili olan tabii ilkeleri teşhis etmeye çalışmam, ironik.

Yine de, hayli romantik bir edayla, gördüğüm manzaraya doğal örüntüler atfediyorum: Bu dev hücrenin hudutlarında tabii bir evrimin izlerini arıyorum. Ona tepeden baktığımı, orada sağlıklı olmasa da bir doku, kanserli bir lezyon gördüğümü hayal ediyorum. Şehir, benim tahayyülümde, arkadaşımın ve meslektaşlarının ona dayatmak zorunda olduğu akılcılığa direniyor. Hasta ve kontrol edilemez bir tabiat fikri, şehre, nedense daha çok yakışıyor. Bu fikir, hem pür ve masum tabiat fikrinin büyüsünü ortadan kaldırıyor; hem de akıldışılığa kapı açıyor. Akıldışılıktan kastım, şehrin asla tümüyle akla hafsalaya sığmayacağı, tam olarak anlaşılamayacağı… Şehirde, onu anlamaya meyleden aklı aşacak bir şeylerin her zaman varolacağını varsaymak zorunda hissediyorum. Bu gelişimin, daima akılcılıktan gizlenecek, bilinçdışı ilkelerini hissetmeye meyilliyim.

2. Akılcılık ve İktidar Üzerine

2.1.

On yıl kadar önce yayınlanan bir reklamı anımsıyorum. Reklam, bir bankanın, cumhuriyetin en eski bankasının, ‘kurucu’ tarafından kurulmuş olan bankanın reklamı. ‘Kurucu’nun partisiyle ve orduyla sıkıfıkılığından ve  pek tabii ki kimi finansal sebeplerden, hala ülkenin en kuvvetli bankası bu. Reklamda bankanın kurulmasına ilişkin bir anlatı aktarılıyor: ‘Kurucu’nun bankayı kurmaya karar verme anı canlandırılıyor. Akabinde, bir simülasyon başlıyor: Başkent panoramasını, bankanın kurulduğu binanın bir penceresinden izliyoruz. Kamera panoramayı kat ederken şehir gözlerimizin önünde hızla gelişiyor, binalar inşa ediliyor, yollar yapılıyor, kuleler ve bulvarlar başkentin çorak tepelerini dolduruyor bir kaç saniye içinde. Kuruluş mitinin bilgisayar destekli inşası, büyülenmiş izleyicinin gözleri önünde gerçekleşiyor. Bankanın kendine atfettiği kuruculuk niteliği, bu görselleştirmede vücuda geliyor. Banka kendini şehrin gelişiminin bir şahidi olarak tanımlıyor; ne ki edilgen bir izleyici değil, bilakis bu gelişimin en önemli etkenlerinden biri olarak.5 Ancak bu gelişimde payı olanlar onu yukarıdan izleme hakkına sahipler. Dahası, onların, bunun tarihini yazma, görselleştirme, anlatma hakları da var. İktidar, akılcılaştırma hakkını da beraberinde getiriyor. Akılcılaştırma, yukarıdan bakmayı ve öngörmeyi gerektiriyor. İrtifa, akılcılık ve iktidar bu metaforik sahnede kesişiyorlar. Böylece ‘yüksek merciler’ terimi daha bir anlamlı hale geliyor.6

Modernist ilerleme fikri; failleri parti, ordu ve banka ile şehrin yüzünde böyle vücut kazanıyorlar. Kurumlar, şehirlerde olan biteni akılcılaştırma marifetiyle modernizasyon sürecine müdahale hakkını buluyorlar kendilerinde. Onlar cumhuriyeti kuran ve modernize edenler ne de olsa. Böylece banka, bu süreçle özdeşleştirilmekten hicap duymuyor; bilakis, bundan memnun. Modernizmle faşizm arasındaki kısadevre bu özdeşleşme marifetiyle gerçekleşiyor.

2.2

Ne ki şehri inşa edenle kullananın tahayyülü kimi zaman birbiriyle çelişir. Yahut, daha açığı, inşa eden, şehri kullanacak olanın eylem imkanlarının hepsini tüm çeşitliliği içinde öngöremez.7 Devlet, sanırım, kimi eylemlerin akılcılaştırılamayacağının, yahut, hesaplanamayacağının farkındadır. Ne ki akıldışılığın da bin bir türü var.

İki meczup var, bildiğim. Bunlardan biri semt pazarının düzenlendiği pazartesi günleri, kalabalık caddenin bir kenarında, dizlerini kendine çekmiş oturur, ileri geri sallanır, mırıldanır durur; gelen geçenin bir iki domates, elma gibi sebze, meyveden oluşan bağışlarını kabul eder. Bu meczup kimseyle konuşmaz, kimsenin yüzüne bakmaz; incecik yakışıklı yüzünde karmaşık ve sıkıntılı bir ifade, sırtında eprimiş bir ceket, öylece oturur. Onun şehirdeki rotası tahmin edilebilir bir rotadır. Pazartesileri, yaşadığı yerden çıkar, caddenin kenarındaki yerini alır, hep aynı yere oturur. Tüm gün orada oturduktan sonra ganimetini toplar, yaşadığı yere döner. Bu, devletin, şehri kullananlardan beklediği mutlak rotadır. Neyse ki bir başka meczup daha var: Diğeriyle hemen hemen aynı yaşlarda olsa gerek. Yaz mevsiminde dahi ayağında postallarla, sırtında kalın mı kalın bir gocukla dolanır. Yüzünde gururlu, hatta çevresindeki herkes ve her şey süfliymişçesine aşağılayıcı bir ifade, hızla sokakları arşınlar. Toplumun en özgür bireyi gibi görünür; bu özgürlüğü ahlaksızlığa, saldırıya vardırmaya da yeltenmez. Gündüzün, geceleyin, onu pek çok farklı yerde gördüm şehirde. Rotası, ritmi sabitlenemeyen, kestirilemeyen bir meczup o. Devlet için tehlikeli olan, işte, odur. Özgürlüğünü ahlaksızlık sınırını ihlal edecek denli genişletseydi dahi daha tehlikeli olamazdı. Tahmin edilemez bir kuvve saklı onda.8

İlk meczubun yaya olarak şehirde kat ettiği metin/dokuma bir yasa maddesi ise, ikincininki anlamı üzerinde sonu gelmez pazarlıkların yapılacağı atonal bir şiir. İkinci, şehrin anlamını genişletir; belki gelecekte bir anlama kavuşacak yepyeni cümleler, deyimler, hatta yeni kelimeler yaratır.

3. Şehir ve Anlam

Belli ki şehrin panoramik görüntüsü, onu düzenleyenlere, yahut düzenlediğini sananlara ayrılmış, sokaktaki adama değil. Yukarıdan bakınca kente bir düzen, düzenli bir doku, resimsel bir kompozisyon atfedilebilir. Şehir oradan bakınca bir gösteridir. Ne ki onu yukarıdan bakınca bir gösteriye çeviren şey tam da aşağıda sımsıkı uygulanan gözetim ve düzendir. Gözetim ve düzen, akılcılaştırmanın vücuda geldiği iki durum. Demek ki kentin panoramik görüntüsü romantik ya da artistik bir itkiyle elde edilirse, çelişik. Halbuki iktidarın perspektifiyle bakılınca pek tutarlı. İktidarın çeşitli veçhelerince dayatılan sahte ilerleme, gözetimi gereksiniyor; düzenin ihtişamlı uygulaması da şehri mutlak bir gösteriye dönüştürüyor.

Ne ki zeminde bambaşka bir anlam akıyor. Şehirde vücuda geldiği haliyle gelişim, düzensizliği deneyimlemenin önünü açıyor. Şehirde kullanılan elektrik, ulaşım, aydınlatma gibi teknolojiler vatandaşların tümüyle kontrol edilemeyecek bir yaşamı sürdürmelerine yarıyor. Şehirde dolaşan biri olarak ben dükkanların ışıklı levhalarını kendimce bir cümle, bir paragraf, giderek daha geniş bir metin olarak yanyana dizebilirim. Bu dizimi ve biçimi sadece kendim belirlerim. Gece aydınlık olan pencerelerle karanlık olanların istatistiğini tutabilirim. Bu ışıklı noktaları birleştirerek kendimce muhayyel canavarlar çizebilirim. Tamamen öznel bir şehir tarihi yazabilirim, sözgelimi, şehrin her köşesini kendi hatıralarımla örebilirim. Şehir bu olanakları tam da düzenden ötürü içerir. Birinin düzeni kötüye kullanmaya meyletmesi yeterlidir. Demek ki şehir onu akılcı biçimde tanımlama ve tarifleme girişimlerinden kaçışları da içerir. Şehir, kimsenin bilemeyeceğidir.9

0.

Şehri bilemem. Sadece metaforlar, metonimik manevralar, anlatılar marifetiyle tarifler getiririm. Ne ki onu formüle edemem, bilgimi doğrulayamam; şehri bütünüyle kavrayamam. Bir şeyler hep benim tahayyülümün dışında kalır. Şehir, ben ona ilişkin bir hissiyat geliştirmeden anlama kavuşamaz. Bilgi değil, anlam da değil: Hissiyat. Ne yukarıdan panoramik bakış, ne zemindeki yaya deneyimi zihnimin şehri tek bir kavrama indirgemesine yeterli olur. Şehir, bilmediğimdir. Bildiğimi sandığım, şehrin bir hali olabilir ancak; binlerce, milyonlarca kurgudan sadece biri. Onun uzamıyla, zamanıyla ilgili devşiredurduğum tüm bilgiler ister istemez önceden verili, bence kurulmamış (ama, belki, neyse ki bence seçilmiş) bir başka yapı(ntı)nın içine birikir. ‘Çivisi çıkmış’ denir ya; işte, sanki herkesin kafasında şehrin, onunla ilgili imgeleri, sayıları, söylenceleri bir (sadece bir) biçimde birbirine tutturan, onlara anlam bahşeden, bu anlamları doğru güdümde (!) okunur eyleyen bir çivisi vardır. Tam da bu çivinin özelliğidir beni şehir gerçekliğinden uzaklaştıran. Bildiğim, bildiğimi zannettiğim, bir sürü almaşığın arasından bir birikme biçimidir. Şehrin gerçekliği ise, bilmediğimden, herkesin bilmediğinin yekûnundan müteşekkildir. Şehrin sıklıkla gittiğim yerlerinden; benim ve belki başka yerden gelenin dahi bir anlam yükleyip seyrettiğimiz, yaşadığımız, alıştığımız, ‘bil’diğimiz yerlerinden başka, daha önce hiç bulunmadığım, hakkında hiçbir şey bilmediğim yerlerini görünce anlarım bunu: Bilgi alanımın hiçbir zaman gerçekliği kaplayacak denli genişleyemeyeceğini; tanımlarımın, tahâyyülümün hep eksik kalacağını; hatta tam da o eksiklikle ‘ol’abileceğini ancak; ve şehrin (istersem ‘dünyanın’ da diyebilirim; yahut, belki, ‘ötekinin’ de; ben dışındaki her şeyin de) bilmediklerimden oluştuğunu; bilmediğim, bilemeyeceğim olduğunu..

Bu ancak özgürlük hissiyle gelir: Şehri, her defasında farklı bir şeyle karşılaşıyor gibi, sıkılmadan, pek çok şekilde okuyabilirim. Yepyeni bir gösteriyle, yeni bir gözetimle, güncellenmiş bir düzenle, yeni icat edilmiş bir iktidar mekanizmasıyla, ve bunlara karşı taptaze bir anarşiyle, yayalarla karşılaşırım her defasında, ona ne zaman yönelsem.

Osman Şişman

1 Dipnotlar, metne, yazıldıktan epeyce sonra düşülmüş şerhlere işaret etmekte.

2 Biyopolitik müdahalenin çeşidi bol. Sesin, müziğin kullanımıyla icra edilenlerden kimileri, ilk aklıma gelenleri, şunlar: TV’de yayınlanan reklam kuşağına, önceki ve sonraki yayınlara nazaran daha şiddetli bir ses bandının eşlik etmesi; Ebu Graib’de yüksek sesli müzikle işkence hadiseleri; alışveriş merkezlerinde çalınan müziklerin, satın alma davranışının ritmini kontrol etmek üzere seçilmesi; her türlü marş ritmi; vs. Mimarlık yordamıyla icra edilen biyopolitik müdahaleler üzerine güncel bir yazı için bkz. Levent Şentürk, “Mimarlığın Biyopolitika Sözlüğü: [Arch-Bio-Politics]”, Arredamento Mimarlık, Ekim 2009

3 Le Corbusier şöyle buyuruyor: “Dolambaçlı yol eşeklere özgüdür. İnsan düz, doğru yolda yürür.” Aktaran, Enis Batur, 2002, “Kıyamet ile Yeryüzü Cenneti Arasında Bay Modulator”, Kediler Krallara Bakabilir içinde, s. 258, İstanbul: Sel

Elbette daha karmaşık. Ne ki, mimar-tanrının bir önceki dipnottaki vahyi ve benzerleri, modernist tasarımın topografik ve tarihsel karmaşıklığın, olumsallığın üstesinden gelmek için uygulamaya meyyal olduğu indirgemeci, dolayısıyla basitleştirici yordamlarına da ilham veriyor, öte yandan.

5 Kurulmuş olanın, onun içinde yaşayanların ve sonradan onda çeşitli değişiklik yapacak olanların, Kurucu’ya borçları, minnetleri hiç bitmiyor, nedense. “X’in ilkelerinin izinden ayrılmamak” gibi örnekleriyle ulus-devletçi siyasette de böyle bu, modernist mimari projelerde de: Binanın, kampüsün, kentin, ülkenin ‘mimarı’, olası değişiklikler, eklemeler, çıkarmalar sözkonusuysa ilk danışılacak merci kabul ediliyor; ondan icazet alınmaksızın o alana müdahale edilemiyor. Modernist ‘yapı’nın her türlüsünün tasarrufu, hep Kurucu’ya ait; yahut, ‘onun temsilcisi’ olduğunu iddia edenlere, ‘ilelebet’.

Filmlerde askeri stratejilerin tartışıldığı sahnelerin dekorunu, aksesuarlarını anımsayalım: Belli bir ölçeğe göre yapılmış maketler üzerinde hareket ettirilen araç gereç modellerini, askeri birlik temsillerini; yahut, bölgeye ait planların, haritaların üzerine çizilen manevra oklarını. Mimarlıkla askerliğin temsil gereçlerinin birbirine bunca benzemesi, tesadüf m’ola?

7 Christopher Alexander’in - sonradan bu tür yöntemlerden, çabalardan ve kavrayışlardan tümüyle vazgeçse de- Hindu kasabası tasarımında, şehrin yapısının rotasını öngöremeyeceği yere yine de uzanıp, kenti eylem ve işlev örüntüleri üzerinden bölgeselleştirme, gelecekteki genişlemeleri bu tür kategorilerin, kümelerin içinde gerçekleştirme önerisi; belki Le Corbusier’nin La Ville Radieuse’ündeki genişleme önerisinden daha insaflı, daha doğaldır. Yine de evrensellik, sonsuzluk, ölümsüzlük arzuları, aynı türde bir sapkınlığa işaret ediyor gibi görünüyor bana: Mimarlığa, mimarlara özgü bir sapkınlık mı bu?

8 Artık, bu meczubun devlet için tehlike olduğunu düşünmüyorum: Sadece devletin elinin erişemeyeceği; istatistikle, sayımla, kamusal hizmetlerin çoğuna eşlik eden gözetimin her türlüsüyle dahi erişemeyeceği, bilinirin alanına dahil edemeyeceği mikro-pratiğin modeli olarak kabul edilebileceğinden, olsa olsa tekinsizdir bu meczup.

9 2 ve 3 numaralı bölümlere ilham olan fikirler, Michel de Certeau’nun, Türkçe’de geçenlerde Gündelik Hayatın Keşfi I: Eylem, Uygulama, Üretim Sanatları adıyla Dost Kitabevi’nce yayınlanan kitabındaki 1 ve 3 numaralı kısımlarda yeralıyor. Ne var ki yazımından uzunca bir süre sonra tekrar yukarıdaki metne baktığımda, bu iyimserliğine ilişkin bir eleştiri getirmekten alıkoyamıyorum kendimi. Yani aslında de Certeaugil iyimserliğe yönelik bir eleştirim var: Doğrudur, kontrol ve gözetim bir yere kadar işleyebilir ancak; olumsallık, karmaşıklık, tahmin edilemezlik, rastlantı gibi düzen karşıtı hesaplanamaz düzenekler ve pek tabii ki kişilerin metis marifetiyle kontrolün içindeymiş gibi yapıp dışına çıkma faaliyetleri, eninde sonunda bu cendereyi özgürlüğün de cirit attığı bir alan olarak yeniden kurar sürekli. Buna diyeceğim yok. Ne ki, şehre dair kişisel imgeler kurma olanağına çok da güvenmemeli. Bu şairane kurgu, bir yerden sonra, ne olursa olsun kendi hayatını yaşamaya olanak sağlayan çeşitliliğin tatmin ediciliğiyle, kişiyi baskıya direnmekten, ona karşı yıkıcı faliyetler geliştirmekten alıkoyabilir. Şehri kendimce yeniden oluşturduğum anların pek çoğunda, elbette hakim kurucu fikre ve iktidara çalım atmaktayımdır; ne ki, asıl mesele, attığım çalımın, çelmeleme arzumu söndürmemesine dikkat etmektir.

Şehrin, modernist stratejiler marifetiyle vücuda gelmiş tasarımına karşı mikro-taktiklerle yeniden üretimi gibi direniş yöntemleri, artık kendi stratejileriyle yetinmeyip köşeyi bucağı da taramak isteyenlerin bile diline pelesenk olmuş durumda, maalesef. İsrail ordusunun Filistin mülteci kamplarına düzenledikleri saldırıları tasarlarken ve kavrarken, de Certeau’nunkileri de içeren postyapısalcı kuramsal gereçleri nasıl iç ettiklerini (ve içine ettiklerini) görmek için bkz. Eyal Weizman, “Duvardan Geçmek: Kent Planlama Eylemi Olarak Askeri Operasyon”,Arredamento Mimarlık, Ekim 2009