Menü Kapat

2 sayfa içinden 366

geceyarısı kitapları – II

sel yayıncılık geceyarısı kitapları yayın dizisisinden bir bukle daha önce sunmuştuk. son dönem okuma fırsatı bulduğumuz 3 eser ile devam edelim istedik. tesadüfen hepsi fransız yazarlar olmuş. yine tek oturuşta ve mümkünse gece okumanız gereken, pek başarılı baskılar olmuş. huzurlu geceleriniz olsun.


EMILE ZOLA – DENEYSEL ROMAN

ahlakçı deneyciler olarak rolümüzü özetliyorum. faydalı ve zararlı olanın işleyişini göstererek insana ve sosyal olgulara dayanan determinizmi ortaya çıkarıyoruz; böylece, bir gün onlara egemen olmamız ve onları yönetebilmemiz mümkün olacaktır. … bizim işimizin yanında, doğaüstüne ve irasyonelliğe dayanarak her hamlelerinin ardından metafizik kaosun derinlerine düşen idealist romancıların yaptıklarına bir bakın. Güce de ahlaka da sahip olan bizleriz.

bildiğiniz gibi emile zola, natüralizm akımının edebiyattaki öncülerinden. deneysel roman ise kendisinin natüralist bir manifestosu. deneysel tıbbın yöntemselliğini edebiyata uygulayan, iyi bir romanın niteliklerini bir bilimsel makale gibi tane tane ele alıp açıklayan zihin açıcı bir eser. 1880’de kaleme alınmış. biz günümüzde yapay zekaya kitap yazdırabilir miyiz diye tartışıyoruz.

deneysel roman

gustave flaubert – bibliyomani

giacomo adama yaklaştı ve yeryüzünde onu anlayabilmiş yegane insanmış gibi hayranlık ve saygıyla gözlerinin içine baktı.

bazı insanların doğuştan gelen mi ya da bir şekilde gelişim aşamasında oluşan mı derseniz bir yeteneği olduğu aşikar. bana daha ziyade doğru ortam ve şartların el verdiği bir şey gibi geliyor. flaubert şüphesiz edebiyat alanındaki nadir yeteneklerden biri, karşımızda ise 1837 yılında yayınlamış bir eseri var, bibliyomani. kendisi bunu yazdığında 14 yaşında. gerçek bir olaydan esinlenmiş ve geleceğine dair harika bir spoiler vermiş. çocuklarınızı sakın küçümsemeyin.

bibliyomani

Max Jacob – Genç BİR ŞAİRE Öğütler

gerçek yenilik, olgunlukta kendini gösterebilir ancak, çünkü yeni olan şey, benim en derinimde olan şeydir. gerisi başkalarından gelir, başkalarından geldiği için de yeni olmaz. hoşa giden de yeni olandır, daha önce görülmüş olan değil.

max jacob, fransız edebiyatının sıradışı kalemi olarak isimlendiriliyor. bu derleme ise kendisinin genç bir şaire öğütlerini, apollinaire ile tzara’ya yazdığı mektuplardan ve düzşiirlerinin yer aldığı “zar boynuzu”ndan oluşuyor. salah birsel de harika bir giriş yapmış.  sadece şiir yazmak isteyenlere değil, bir şeyler üretmek isteyen herkese oldukça samimi tavsiyeler. okurken birkaç kez not alacağınıza eminiz.

genç bir şaire öğütler

Kambur

Üç beş tane gazete, bir Viking savaşçısı biblosu, ilaç kutuları, sepetin içindekiler. Altında komodin. Yatağın sol yanında. Halı temiz. Aynalı dresuar önünde parfüm şişeleri, krem kutuları, danteller. Hava ılık, kaloriferler yanıyor. Uykuya dalamadığım için etrafı seyrediyorum. Renkler azalıyor. Birisi cisimlerin boyutunu kısıyor sanki. Yavaş yavaş eğilip bükülmeye başlıyor alem. Ortalığı duman sarıyor. Korkuyorum. Ayağa kalkıyorum birden. Kirpiklerim yer tarafından çekiliyor. Direniyorum. Ellerimle gökçekimi uyguluyorum. Aynada kambur siluetime bakıyorum. Bu ben miyim gerçekten. Birazcık daha aydınlık olsa görebilirdim diyorum. Bu gördüğüm olsa olsa yaşlı benim. Şimdiki ben değilim yani. Bir araba farı odanın duvarlarından aynadaki bene geçiyor. Şükür şimdiki benim. Dokunuyorum.  Kambur duvara yaslanmış halının şekli. Aynadaki bene bakılırsa hala güzelim.

Holdeki sensörlü lamba yanıyor. Salona gidiyorum. Tv. Kanallar. Telefonum nerde. Bulamıyorum. Belki mesaj gelmiştir B’den. B benim hayaletim. Bazen varmış gibi görünür bazen kaybolur. Nasılsın demez. Birden felsefik cümleler düşer dilinden. B mesaj atmamış. Hayaletim de beni terk etmiş demek ki. Sabah uyanınca ağlarım. Şimdi uykum var. Tvdeki tip, kovalensiyel denklemlerin ışığında belleğimizi kızıştıran uç birimlerin şeklen imgelemlerine bağıntılı gibi devam eden bir cümle kuruyor. Kovalensiyel? Kovalent bağ? Olabilir. Belleğimizi kızıştıran? Bir şeyleri hatırlamaya veya düşünmeye çalışmak mı acaba? Tv’nin solunda yeni aldığım orkide. Üçüncü tomurcuk yeni patlamış. Beyaz bir el gibi duaya açılmış. Üstü cam sehpaya yansıyan ekran ışıkları. Eğilip bükülmeye başlıyor alem. Direnmiyorum. Kovalent, orkide, mesaj.

Sabah olmuş. B mesaj atmamış. Ağlamıyorum. Aramızdaki kovalensiyel denklem bunu gerektiriyor belki de diyorum içimden. Yüzümü yıkarken su damlaları fayansa damlamasın diye eğiliyorum. Şimdi kamburum çıkmıştır işte diyorum içimden. Kamburum çıksa ne olur çıkmasa ne olur? B mesaj atmamış. Kamburumu görse beni sevmezdi çünkü. B hassastır o tür konularda. Fiziki kusurları içteki hasarların resmi gibi görür. İçi hasarlı bir insanla uğraşmaz o.

Hazırlandım. Dışarı çıkıyorum. B hala mesaj atmamış. Gözlerim doluyor. Tam zamanı diyorum içimden.  İçim katılıyor. Yürümek iyi gelir belki diye sokağa atıyorum kendimi. Adım atmayı yeni öğrenir gibiyim. Nasıl atılıyor bu adım denilen şey. Yürüyorum ama nasıl olduğu konusunda kafam karışıyor. Öne çıkan ayak bir anda geriye düşüyor. Makas gibi bir açılıp bir kapanıyor bacaklar. Kendime yabancılaşıyorum orda işte. Başlıyor. Damlalar. Oh neyseki yağmur. Ağlamıyorum. Şemsiye almadım. Sırılsıklam olacağım. Başkasının ayakları önüme çıkıyor birden. Duruyorum. B. Karşımda. Nasıl ya?

“Sence tünelin ucunda ışık var mı?” diyor. Yine karanlığa alışmış demek ki. “Ucunda ışık olmasaydı ona tünel demezdik” diyorum. Gülümsüyor. Birlikte eve dönüyoruz.  Islandık, üşüyoruz. “Üstünü değiştir sen” diyorum, “ben de çay koyayım”. “Yok” diyor, “ben sadece seni görmeye geldim. Gidiyorum”. Nasıl ya? Kaç km geldin bunun için mi? “Yetti yani sana” diyorum. “Yetmez hiçbir zaman yetmez. Fakat gitmenin kademeleri var. Bu gidiş yumuşak gidiş. Tramplene değen parmakların birden ayrılması gibi”. Bizi uçurmayı planlamış o acayip kafası. Cevaba bak. Ben ona daha kovalensiyel denklemden, kızışmış bellekten bahsedecektim diyorum içimden. Peki diyorum. Nasıl istersen. Gidiyor. Lime lime oluyorum. Ayaklarım dökülüyor. Yer titreşiyor. Damlalar.

B yine gidiyor ve ben bir parça daha ölüyorum. B veda etmez. Şöyle bir bakar sadece. Gideceğini anlarım. Gülümserim. Beni hep öyle hatırlasın isterim. Gider. Kapıyı o gitmeden kapatırım. Hep orda kalmış gibi, beni bekliyor gibi kalsın isterim. Belleğim kızışır. Denklem çöker.  Kamburum çıkar. Çirkinleşirim. B beni yeniden sevmemeye başlar. Küsemem. Kızamam. Üzülürüm. Uykum gelir. B den mesaj gelir. Özledim. Orada çözülür denklem. Gözyaşları makaslara karışır. Ayaklarım durmayı öğrenir yeniden. Dururum öylece. Biri bana susmayı öğretene dek ağlarım. Öyle çok ağlarım ki uykum gelir. Uyku bana susmayı öğretir. Yorgan kamburumu gizler. Hayaletim rüyama gelir. Senin kamburun varmış nasıl da fark etmemişim der. Uyanırım. Aynadaki siluetime bakarım. Yaşlı ben. Biri o halıyı duvardan çekse iyi olacak derim içimden. B gelince derim. Kamburumu duvardan sil derim. Siler.

Guy Debord’un Sineması

Burada amacım Guy Debord’un sinema alanındaki poetikasının, ya da daha doğrusu kompozisyon tekniğinin bazı yönlerini tanımlamak. “Sinematografik eser” teriminden bilhassa kaçınıyorum, çünkü bizzat Debord bu sözcüğün kendi durumuna uygulanamayacağı konusunda bizi uyarıyor. In girum imus nocte et consumimur igni’de (1978) “hayat hikayeme bakılırsa, sinematografik bir eser yaratamayacağım apaçık belli olur” diye yazıyor. Zaten yalnızca sanat eseri kavramının Debord’un durumunda uygun kaçmayacağını sanmakla kalmıyorum, özellikle günümüzde, edebi olsun, sinematografik olsun, ya da başka bir alanda olsun eser denen şeyleri çözümlemeye giriştiğimiz her defasında, bizzat eser süresinin sorgulanmasının gerekip gerekmediğini soruyorum kendime. Kendi başına sanat eserini sorgulamak yerine neler yapılabileceği ile nelerin yapılmış olduğu arasındaki ilişkinin sorulması gerektiğini düşünüyorum. Bir defasında, kendisini bir filozof olarak kabul etmeye yeltendiğimde (hala da öyle düşünüyorum) Debord bana “ben bir filozof değilim, bir stratejistim” demişti. Kendi zamanını bütün hayatını stratejiye adayacağı bitimsiz bir savaş olarak gördü. İşte bu yüzden sinemanın bu strateji içinde ne gibi bir yeri olduğunu sormak gerektiğini düşünüyorum. Neden sinema ve Isou’da olduğu gibi Durumcular için çok önemli olan Şiir, ya da dostlarından biri. Asger Jorn gibi resim değil?

Sanıyorum bu sinemayla tarih arasındaki sıkı bağda gizli. Bu bağ nereden geliyor ve bu hangi tarih?

Bu durum imajın özgül işlevine ve derinden tarihsel karakterine bağlıdır. Burada önemli olsalar da detaylara çok fazla dalmak gerekmiyor. İnsan yalnızca kendi başına imajlarla ilgilenen tek varlıktır. Hayvanlar da imajlara çok ilgi duyarlar, ama yalnız mecbur kaldıkça. Bir balığa dişisinin imajını gösterebilirsiniz, sperm salacaktır. Bir kuşu tuzağa çekmek için kendi cinsinden başka bir kuşun imajını gösterin, bu gerçekleşecektir. Ama hayvan bir imajın karşısında olduğunu fark ettiğinde bütün ilgisini kaybeder. Oysa insan öyle bir hayvandır ki, imajları bir kez tanıdığında başlı başına onlara ilgi duymaya başlar. İşte bu yüzden resimle ilgilenir, sinemaya gider. Buradaki özgül bakış açımızdan insanın tanımlarından biri sinemaya giden hayvan olabilirdi. İnsan bir kez gerçek varlıklar olmadıklarının farkına vardığında imajlara ilgi duymaya başlar. Diğer bir nokta ise, Gilles Deleuze’ün gösterdiği gibi, sinemadaki imajın (üstelik yalnız sinemada değil, genel olarak modern zamanlarda) artık hareketsiz bir şey, bir arketip, yani tarih-dışı bir şey olmadığıdır: imajın bizzat kendisi hareketli bir kesit, bir hareket-imaj olarak dinamik bir gerilimle yüklenmiştir. Sinemanın kökeninde hareket yüklü imajlar olarak yatan Marey ve Muybridge fotoğraflarında çok iyi görülebilir bu dinamik yük. Benjamin’in de diyalektik imaj adını verdiği, onun için tarihsel deneyimin esas unsuru olan şeyde gördüğü de işte böyle bir yüktü. Tarihsel deneyim imajla olur ve imajlar bizzat tarih yüklüdürler. Resimle ilişkimizi de bu bakımdan ele alabiliriz: resimler hareketsiz imajlar değildirler, daha çok elimizde olmayan bir filmin hareket yüklü karelerinden ibarettirler. Onları bu filme iade etmek gerekir (burada Aby Warburg’un projesini hatırlayın).

Devam

kendi kafanızı kazıma kılavuzu – 10

D Düşüş için D

M ve B burada. Beraber düşüyoruz. Beraber düşmenin de kendine has bir şekli vardır ama. Unutmayalım.

Soğuk. Dışarıda yağan yağmurun gürültüsünü duyabiliyor, sırtımdan aşağıya süzülen ter damlalarının iç çekişlerini hissedebiliyorum. Salonun ortasında dikiliyorum, ellerim ceplerimde. M kapüşonunu çekmiş. Altı gözü ve bir burnu var. B ise köpekle beraber.  Anlamını kendilerinden başka kimsenin kestiremeyeceği düşsel işaretleri takip eder gibiler. İzledikçe zonkluyor göz bebeklerim.

Salonun ortasında dikilmek. M’nin altı gözünde altı farklı güneş ışıldıyor. Madem beraber düşüyoruz. Madem her nefesimizle bir parça daha genişletiyoruz eşyanın etrafındaki koruyucu çeperi. Birbirimizin yıldız ışığı altında yol almayı da öğrenmeliyiz. Huysuzlanıyorum belli belirsiz. Huysuzlanmamalıyım. Dizlerimizin üzerinde yaylanıyoruz. Müziğin sesi rüzgarın uğultusunu bastırıyor. Ne kadar uzatabiliriz?

İstasyona ulaşmak için arabaya bindiğimde yağmur yeni başlamıştı. Gri. Avludaki ağaçların sağa sola savrulurken etrafa yaydığı hışırtı. Kapının dibindeki kırık vazoya dökülen damlalar. Canlı. Olabildiğince. Lacivert yağmurluk, kazak. Temiz pantolon, temiz ayakkabılar, evden çıkmadan evvel dişlerini fırçalayıp saçlarını toparla. Gündelik koşuşturmacaya dalmadan önce tamamlanması gereken açma germe hareketleri. Yoksa çok yanar insanın canı.

M ve B gelecek. Trenle. Gidip karşılamalıyım çocukları. Organizasyon beyanı. Operasyon duyurusu olarak da isimlendirilebilir ama. Gün içinde uğranacak durakları uğrama vesilelerini de dahil ederek yüksek sesle beyan etme hali. Kişisel motivasyona olumlu etkisi göz ardı edilemeyecek düzeyde.

Ne zamandır bu tempodayız? Nasıl bir eğri üzerinde hareket ediyoruz? Kalorifer. Müzik. Yoğun trafik. Üzerinden yağmur damlalarının süzüldüğü camlara vuran stop lambası yansımaları. Sarılı kırmızılı. Her sabah biraz daha güç dönüyorum vücuduma. Bacaklarım, parmaklarım, kulaklarım.

Dura kalka ilerliyordum. Dura kalka ilerlemenin şanı üzerine uzun bir söylev vermiştim zamanında. Kafamda evden istasyona kadar uzanan bir harita, ışıl ışıl. Kendimi yanıp sönen sarı bir  noktacık olarak düşlüyorum. İzdüşümsel  kararsızlık. Geçip gittiğim bulvarlar ise ardımdan kararmakla yazgılılar.

Devam

MOD 056 – 20171226

Radyo Eksen’de 2017 yılının son MOD programı naçizane bir yıl değerlendirmesi şeklinde; tüm yılı kaplayan programlarım içerisinden oluşan bir özel seçki…

Ana akım dışında kalan yeni nesil Türk gruplarının 2017 yılı içerisinde yayınladıkları (cd-lp-dijital) albümlerden seçtiğim eserlerden sona eren yıla dair bir retrospektif, böyle de tanımlayabiliriz; tabi klasik olarak yine dayanamadım, programın sonuna birkaç demovari kayıt da ekledim, yılbaşı hediyesi olarak düşünebilirsiniz.

Ülkede üretilen müzik açısından oldukça verimli bir yıldı 2017, elbette değerlendirmesi de tek bir programa sığamaz, dolayısıyla dosyamıza önümüzdeki haftalarda da devam edeceğimizi belirtebilirim.

İyinin ve Kötünün Ötesinde

İyinin ve kötünün ardında olma durumu, iyinin ve kötünün yokluğuna işaret etmez. İyinin ve kötünün ötesinde olma durumu, bir şeyin iyi ve kötü kavramları ile değerlendirilemeyeceğine işaret eder, kısaca iyinin ve kötünün ötesinde olan ne varsa onu “iyi” veya “kötü” sıfatlarıyla değerlendirmek mümkün olmayacaktır.

Bu durum, iyinin ve kötünün ötesinde olan şeyin iyi veya kötü parçaları olmayacağını da işaret etmez, iyi ve kötünün ötesindedir ve iyi de kötü de onun parçalarıdır yani iyi de değildir kötü de ama bunları kendi içinde birleştirmiş, kötüyü de iyiyi de kendi parçası haline getirip kabullenmiştir, Lao Tzu Tao için “Taoyu açıklayabiliyorsanız o Tao olmaktan çıkar.” der, ki iyinin ve kötünün ötesinde olma durumu da bunu getirir, iyinin ve kötünün ötesinde olan şey iyi ve kötü ile tanımlanmaya çalışılıp kalıplara hapsedilirse olageldiği bütünlüklü yapıdan koparılıp, bir parçası alınacak ve onun da kendisinin bütünü olduğu iddia edilecektir. İyinin ve kötünün ötesinde olan ideal olan değildir, idealize edilecek herhangi bir şey yoktur, tam ya da mükemmel değildir tersine eksiktir, kötü bir yanı vardır, lâkin eksikliği ve mükemmel olamayışı onu tam, ideal olandan daha çekici kılar, mükemmel olanın monotonluğuna başkaldırmış ve eksik olan riskliliğine ve öğreticiliğine sahip olmuştur.

Bütün hisler arasında bu mertebeye ulaşabilecek tek his aşktır. İki cins arasındaki cinsel ilişkiyi kastetmiyorum, herhangi iki insan arasındaki yoğun duygulu ilişkiden bahsediyorum, ancak iyinin ve kötünün ötesinde olabilen his budur. Karşıdaki kişide iyinin ve kötünün olduğunu bilerek, bu hissin bize iyi ve kötüyü yaşatacağını bilerek hissederiz, onun içindeki iyiyi ya da kötüyü severek değil, onu iyi ve kötü severek değil, yalnızca severek ve yalnızca var olduğu için severek, reflektif bir şekilde kendimize dönen bir şekilde severiz, sonsuzca.

Ölümsüz olan budur, hiçbir sesin yok olamayacağını bilerek, hiçbir düşünceyi üretmek için kullandığımız elektrik akımlarının yok olmayıp sadece dönüşeceğini bilerek, eğer bu kadar kozmik bir şekilde baksaydık olaya, hislerimize, iyi ve kötü özelliklerden uzaklaşarak daha fazla yönelirdik sanırım, zira zamanın düz bir çember olduğunu düşündüğümüzde ve yok olan hiçbir şey olmadığında, sırf bu zamanın bu parçasında birine karşı sonsuz bir şeyler hissetme şansımızın olduğunu görüp ve bu hislerin parçalarının da sonsuza dek kozmik boşlukta salınacağını bilerek hissetsek, daha fazla sever, daha az planlardık sanırım.

İdealizasyon, bütün kötülüklerin anasıdır ve en ani şekillerde yok eder hisleri, oysa iyinin ve kötünün ötesinde konumlanır ve konumlandırırsak, ne idealize eder, ne de pişmanlığa uğrarız. Kierkegaard, yap ya da yapma pişman olacaksın diyor, ben ise bir şeyin sonucunun etkisi olacağını ama bunun iyi veya kötü değil, olması gibi gerektiği olacağını düşünüyorum, yap, pişman olmayacaksın, yapma yine pişman olmayacaksın.

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.