Menü Kapat

2 sayfa içinden 405

MOD 094 – 20180918

ATLIKARINCA

Ada Defterleri
Şehren’is
Şehir Meydanında Fıçı Yuvarlamak
Doğu Batı Dîvanı
Yahya Kemal’in Bavulu
Rimbaud’nun Bavulu
Pessoa’nın Sandığı
Siyah Çanta Aranıyor
Yolcu
60 mm

01. BEAK> – Yatton
02. BEAK> – Brean Down
03. Dollkraut – Mastermaster
04. Michael Rother – Karussell
05. PONZA – Gold & Round
06. Brek – Tesadüfen Hayatta
07. Sordino – Mr.Mantra
08. OmA – Ruh ve Hayal
09. Craig Peyton – Be Thankful For What You Got (Vocal)
10. Gabe Gurnsey – Ultra Clear Sound
11. La Femme – Hypsoline
12. Erkut Taçkın – Sevmek İstiyorum (Mehmet Aslan Rework)

mümkün ütopya

Zihinler değişiyor. Rejimler çöküyor. Yeni yapılar doğuyor. Çalkantılı zamanlar, çalkantılı değişimler yaşanıyor. Yine de zaferin kaçınılmaz olduğunu söyleyemeyiz. Peşine düşülen hedeflere erişmek için insanlar acı ve öfkeden sıyrılıp harekete geçmeli, bölünmüşlükten beraberliğe ve mücadeleden zafere yürümeli. Anlık zaferlerin ötesinde yeni toplumsal ilişkiler biriktiren ve çeşitlendiren kazanım yörüngelerine ihtiyacımız var.

fazlasıyla beğendiğimiz kapağı ile -kendisi tek başına tanıtım ihtiyacını karşılayabilir ama biz devam edelim- mümkün ütopya bu haftanın eseri. yaşanabilir bir toplum için stratejiler deniyor. bizim toplumumuzun başına yaşanabilir eklenmesi son dönemde hepimizin özlemle andığı şeylerin başında geliyor sanırım. yazarımız michael albert, aktivist, ekonomist, yayıncı gibi sıfatlara sahip. önsözünde is noam chomsky’nin harika bir girişi mevcut.

içeriği tahmin edebilirsiniz sanırım. krizlerle çevrili bir dünyada yaşıyoruz. sadece ülkemize özel değil, mevcut küresel düzeni çalkantıya sokan sayısız kriz ve çıkmaza sahibiz. bir değişiklik ihtiyacı olduğunu herkes bir şekilde ifade ediyor. bu kitabın farkı ise konuyu oldukça sistematik bir şekilde ele alması. fikirlerden başlıyoruz, toplumu ve tarihi ele alıyoruz. ardından amaçlar listeniyor – katılımcı ekonomi, katılımcı siyaset, katılımcı ekoloji ve enternasyonalizm gibi ve sonrasında yöntemlere odaklanıyoruz – stratejiler, yapılması gerekenler ve devrimin mantığı gibi.

özetle problem belli, ne istediğimizi biliyoruz, nasıl yapabileceğimiz ortada dolayısıyla en azından tartışmaya ve hareket etmeye yeterli teşvik mevcut. unutulmaması gereken tek gerçek ise başka bir dünyanın gerçekten mevcut olduğu ve içinde bulunduğumuz sistemin insanlık tarihinde çok küçük bir bölüme tekabül ettiği. yani devam edemeyeceği. yeter ki sorgulamaktan ve yanıtı alana kadar mücadele etmekten vazgeçmeyelim.

mümkün ütopya
michael albert
türkçesi: barış baysal
kolektif kitap
2018, 304 sayfa

Bir Taş Devri Hikayesi

Korkmadan bakabilmeyi sana
Ve dinozorları düşlemeyi istiyorum.
Aynı anda.
Zaman oluyor ki yeter diyorum
Ama sadece 1 dakika.
Nedenlere özlemle bakılmış ikinci el
Gözlükler satılıyor işportada.
Onlara bakarken
Dalıp kalıyorum.
Gitmeyi beceremem ben, beceremiyorum.
Tırnakları uzun kadınlar geçiyor penceremden.
Bir bebeğe dokunacaklar diye içimi saran korku
Bu geceki uykusuzluğumun sebebi.
Kafamı toparlayıp, tüm düşünceleri
Beynimin oyuklarına gömebilmek
Bu seneden tek beklentim.

……………………………

Hiçbir şey bitmeyecek sanmaktan
Trafik kazaları oluyor
Radyodan sesleniyor bir adam:
Dişlerini fırçalarken suyu açık bırakanları ve
Poşet hışırtısına sebep olanları
İhbar ediniz.
Aylardan Eylül. (Nem çok nem!)
Ve adımların bir yokluğu taşıyor vuruşlarında
Ben yokluğundan görüyorum seni.
Bakmadan, korkmadan.
Sesindeki gök kuşağı tınısı
Bayram olmayan bir gün
Sokaktaki çocuklara
Şeker dağıtmak gibi.
Gözlerindeki çiçekli perdeleri
Bir ben görüyorum.
Bilme sen, bilmenden korkuyorum.

……………………………

Korkmadan bakabilmeyi sana
Ve dinozorları düşlemeyi istiyorum.
Aynı anda.
Dilim oluyor elim, ayağım.
Dilim oluyor gözlerim.
Gel hadi dinozorları kucaklayalım.

PENGUEN KALABALIĞI

Beyaz yakalı siyah ceketli kalabalık, penguen kalabalığı, sessiz bir kalabalıktır. Yaşamakta olduğumuz günlük amaçlarımızın ilerisine doğru ses getirici  adım atmadığımız bu günlerde sessizliği en çok kalabalıklarda duyumsuyorum. Hem kulağım ile hem de gözlerimle. Neden ellerim ile değil dersem bu sorunun cevabını makineleşmiş üretime yüklediğim suçta bulurum. Kulağıma ve gözlerime gelince ise kulaklarımın işittiği hızlı bir şekilde bayatlamış, moronlaşmış katı bir düzen duyuyorum. Tekrarlayan saat sesleri, şehrin aynı durağında aynı anonslar, kahve evlerinde çalınan yani yaşamın içinde her yerde karşımıza çıkan (bir zamandan sonra duyumsanmayan) sesler. Her yeni güne rağmen bu sesler günümüzün içinde sanki evvelden önce var olmuş gibiler. Birinci kalabalık kendisini gizliden gizliye yerleştirmiş, davranışlarımızı sanki yemek için zile koşullanmış köpek gibi değiştirmeye başlamış. Duyulan bütün sesler artık sessizliğin içine gömülmüş durumda. Sessizlik, gerçek sessizlik şehirlerden pılını pırtını toplayıp uzaklaştı arkadaşlar. Önceden kukla insanları konuşturanlar şimdi makineleri konuşturuyorlar, hem de gözlerimizin içine bakarak. Bu düzenin en can alıcı tanığı olarak gözlerim,sadece masumane işini yerine getiriyor. Mevcut olan dünyamızda gözlerimiz şehirde daimi olarak gerçekleştirdiğimiz hareketlerimiz, eylemlerimiz ve edimlerimiz durumunda gözlerimiz nasıl kulağımız ses kaydedici, gözlerimiz de kamera gibi işliyor. Şehrin daimi döngüsünün içinde bizler,insanlar, her türlü renkteki gömlek yakalılar, tam odak noktasında kendimizi buluruz. Her şeyin odağında olan insan, kalabalığın içinde kendine ait olanın algısını sessizlikte anlar ve sessizlik yardımıyla ayırt eder. Peki insan şehrin daimi olarak kullanılan alanında neye sahiptir? Mimarları ve şehircileri düşündüren ve aidietlik sorusu soran bu sorunun cevabına sessizliktir diyorum. Kulağımıza ve gözümüze bulaşmış sessizlik. Kalabalık sadece bunun katalizörü. İnsan en güzel manzaraları hep sessiz hayal eder. Hayallerinde görmek istedikleri, duymak ve hissetmek istediklerinden fazladır. Artık ulaşım araçları sessizlik için en uygun kalabalıktır. Bir o kadar sessiz yerlerden biri de sergi salonlarıdır elbet. İnsanın durağanlık halinde kendi kafasındakiler ile meşgul olacağı için yaratılan sessizlik bahsettiğim sessizlik değildir. Diğer yandan metro ve otobüs insanları için düşünürsek eğer, bu insanların gözleri her bir saniyede yeni kareler çeker, neredeyse hepsini unutur ama aklında sadece belirli kareler kalır. Seçilmiş kareler belkide bireysel hislerimizi en iyi anlatacak,sohbet ederken kullandığımız kelimelerden bile daha iyi açıklayacaktır. Kendisine ait olan bu görüntüler üzerinde düşünmek bile lafın gelişi diyebileceğim yapay sessizliğin içinde gerçekleşecektir.

AND HIS MANY SEAS

bu haftanın albümü “his many seas” bir kişisel seyahat. sanatçının babası albümün hazırlanma aşamasında kanser tedavisi görüyormuş. çok seyahat eden bir adam olarak, “his many seas” daha önce keşfedilmemiş, acı verici bir adayı sessizce fethetmek için hazırlanmış. hastalık yeni bir yolculuğun başlangıcını müjdelemiş. sizin de bu seyahate eşlik etmeniz dileğiyle.

babil’den bir piçin propagandası

Daha çizilmemiş bahçeleri içinde hiç yaşamamış
bir ölümsüz bir kırmızısı kiremitleriyle akdeniz’in
akdeniz’e uzanmış bir kadını gibi iri puntolarla
hep türkçe konuşan adamlar sokağında sabahlar olmuş
hemencecik bir bando tınlıyor afişleriyle propagandalarıyla
bir de ödünç alınmış bir kömür gibi art tatum’dan parmakları

Toplumsal caz parçaları yarına yarın evlerde
36 sularının bir babil’den bir piçi miyop bir oğlanı
bir en çok ablasız bulutları geliyor aklıma hep
bir en çok türkçe sigaralar tüttüren bacalarla-larla
ve bir en çok abi artık istesek de ölemeyiz diyen
sonraları romalılara karşı yürüyerek yorulan bir piçi
ödünç alınmış bir kömür gibi art tatum’un parmaklarıyla
gün ağartısı dediklerinde leon blum’u yapıştırıyor leon blum’a.

ece ayhan – 1956

etilen sosyete . 2003 - 2019 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.