Bu Sabah Erken Uyandım

Bu sabah erken kalktım. Erken dediysem allahuekber yoktu daha. Kuşlar kış soğuğunun verdiği titremeyle yuvalarında kalmayı tercih etmişlerdi. Hızlıca doğrulup terliklerimi giydim, radyoyu açtım. Geceden kalma bir şarkı sabahın körünü daha da kararttı.Herkes uyurken sokağa çıktım. Havada çocukluğumdan kalma bir soğuk vardı. Yokuş çıkarken omzumu rüzgâra dayayıp açılmayan bir kapıyı zorlar gibi tırmandım. Köşeler boş, ağaçların sesi tıpkı sabah okul yolundaki gibiydi. 

Kilit taşlarından oyunlar bulurdum, en fazla kaç taş sonrasına zıplayabilirim diye. Kuş elmaları karşılardı yokuş bitince rampanın köşesinde. Yıkamadan yediğim her meyve için özür dilerim annemden. Sanırım hiçbirimiz inanmadık ilaçlı meyvelerden öleceğimize. Yazılı olmayan bir anlaşma gibi her sabah aynı saatte buluşurduk yol ağzında. Sabahın bahşettiği gizli okul yolu arkadaşlığı.

Pazar gecesinden kalan insanlar banklarda son içkilerini içiyorlardı. Bir de eski bir market arabasının içinde eşyalarıyla sokakta yaşayan kadın vardı, uyuyordu. Huzurlu gibiydi. Rüya görür gibiydi. Belki de soğuktan ölmüştü, yüzünde sakin bir ifadeyle. Markete girdim, gençten bir çocuk ilkokulda öğretmenimizin öğrettiği gibi kollarını çiçek yapmış, uyukluyordu. İçeceğim sigaradan vazgeçtim, çıktım.

Sabahın ısıtmayan güneşi korkmaz sönmez okunurken vururdu yüzümüze, işte bizim alnımız ondan erken kırıştı, gözlerimizin kenarları hep buruşuk. Marş bitip zil çalınca sınıfta bir kargaşa başlardı, günaydın çocuklar sonrası biter, defterler çıkar, kalemler ve silgiler sıranın ince uzun su yolunu andıran tarafına dizilirdi. Sınıftaki soba yavaştan harlanır, boyunlardaki atkılar çıkardı. Teneffüs zilinde sobanın başına toplanılırdı. Çantalardan peçetelere sarılı soğumuş tostlar çıkıp boğazımızdan geçmeye çalışırken tek derdimiz vardı: öğle arası maçları.

Yol boyunda erkenden işe giden insanlarla karşılaştım. Hızlı yürüyorlardı, ısınmak için, işe yetişmek için, borçları ödemek için, eşinden boşanmak için… bir şeyler için. Acelem yoktu. Bu sabah erken kalktım.

Öğle yemeği sonrası erken gelinen okulun diz kanatan beton sahasına, kıran kırana bir maç yapardık kendimizden ağır toplarla. Sonrasında terli atletlerle girilen derste öğretmen azarı, gülüşmeler kızların hor gören bakışlarıyla hafif bir uyku çökerdi üzerimize. O sırada müzik odasından bir bağlama isterdi öğretmenimiz. Sınıfın ela gözlü kızı bağlamayı eline alır, bir türkü çalar okurdu. Uykumuz yerini çocukça sınırsız hayallere bırakırdı. Terimiz soğumuş, aklımız hiç sahip olamayacağımız bazı hislerle doluyken bir anda eve dönüş zili bütün büyüyü bozardı. Çantalara tıkıştırılan kitaplar, defterler sıra altlarında yarım kalmış bir bisküvi, askılardan alınan montlar, atkılar… dönüş yolu başlardı.

İskeleye doğru çevirdim yönümü, simitçi daha bağırmaya başlamamıştı. Yaklaşıp bir simit bir de şeftali suyu aldım. Sokaklardan tanışık olduğumuz köpekler karşıladı beni pasajın önünde, hızlıca yanıma geldiler. Kokumu tanıyınca, geçmeme izin verdiler. Bir baş okşaması kadar durdum. Bazı yaşlı köpekler yattıkları yerden havladılar. İskeleye vardım. Geceden kalma biri türkü söylüyordu, bağlaması yoktu. Ama ben türküyü biliyordum.

Dönüş yolu daha bir sohbetli olurdu. Hangi diziyi izledin, o son bölümde neler oldu, haftaya kermese ne getireceksin? Eve varınca üstten çıkmayan okul kıyafetine söylenen anne sesi, televizyonda ikindi sonrası yayınlanan bir aile dizisi, mutfaktan gelen güzel kokular ve kaşık sesleri hâlâ aklımın içinde dönüp duruyor. Odada tişörtlerin arkasına sakladığım kilitli günlüğümü çıkartır, içine kötü el yazımla o gün olanları ve olmasını istediklerimi yazardım. Açık yeşil bir kapaklı defterin içine ne hayaller ne ömürler sığdırdım. Büyüdükçe defterlerim de büyüdü, koyu yeşil defterler seçer oldum.

İnsan çocukluğuna bir otobüse binip de dönemiyor. Döndüğünde eskisi gibi bulamayacağı her şey için hıçkıra hıçkıra ağlıyor. Ölen komşuları, evlenip giden dostları, eski evinde oturan yabancıları göreceğini bildiği için o otobüsün, çocukluğuna değil de işlenmiş günahlar için hazır bulunan bir cehenneme, kötü bir rüyaya gideceğini biliyor. O yüzden vazgeçiyor. Şimdi beni götürecek vapur, bir adanın kıyısına bırakacak. Ben o adanın içinde başka bir geçmişi özleyeceğim. Başka bir yokuşu tırmanıp rüzgârı zorlayacağım. Tırmandığım yollar bitince uzun bir düzlükte uçurumun kıyısında oturacağım. Biri geçecek yol kenarından, bir sigara isteyeceğim.

a Şeklinde

A

her şey a şeklinde birbirine dolanıyor
yan yana her şey
a gibi birbirine bakıyor
b gibi üst üste geliyor birden her şey
tez zamanda tanıdın o insanları
bütün mühimmat sağlık a şeklinde
en baştan gelen alfa be
en öteden beridir a şeklinde bir kalp
geliyor bizi selamlamaya
tarih bir senaryo mudur
kutlu olsun oysa birdenbire her şey
kutlu olsun keşke bir aşı
o da a şeklinde
bir sembol müdür bütün bunlar
neyin imgesi onca sebep
bir film siyah beyaz televizyon içinde koskoca
fransız düşünürler buluşması a şeklinde
natürmort bir eser gibi kokuyor zaman
bugünlerde haberler herkese sanal gelmiyor
bir site varmış böyle yazılar yazılıyormuş falan
böyle cümleler varmış
alt alta yazılan a şeklinde imgeler varmış
bir varmış 2 yokmuş
rakam varmış şaibeli sayılar oluşturuyorlarmış
her şey gerçekmiş a şeklinde ve şaibe
geçecek günler kapıda
hepsi a gibi gelip geçecek

beş altın kural

Kural #1: Kural mural yok. Bir filmi çekmenin, kaç potansiyel yönetmen varsa, o kadar çok yolu vardır. Açık bir form bu. Zaten ben şahsen birine ne yapacağını, nasıl yapacağını söylemeye hayatta kalkışmam. Bence bunun birine şu dine inan, buna inanma demekten farkı yok. Siktir et. Kişisel felsefeme aykırı -ki bu felsefe de “kurallar” silsilesinden çok bir kılavuz gibidir. Bu yüzden, şu anda okuduğunuz “kuralları” kafanıza takmayın, sadece kendime yazdığım notlar sayın bunları. Herkes kendi “not”larını kendi yazmalı, çünkü bir işi yapmanın hiçbir zaman tek bir yolu yoktur. Ve eğer biri çıkıp da size bir işi yapmanı tek yolu olduğunu söyleyecek, kendi yolunu dayatacak olursa ondan hem fiziksel hem düşünsel olarak olabildiğince uzağa kaçın.

Kural #2: O hıyarların yolunuza çıkmasına izin vermeyin. Size yardım edebilirler yahut etmeyebilirler, ama sizi durduramazlar. Filmleri finanse edenler, dağıtanlar, tanıtımını yapanlar ve gösterime sokanlar yönetmenler değildir. Yönetmenlerin onların işine burunlarını sokmasına izin vermezler, dolayısıyla siz de onların filmi nasıl çekeceğinize dair dayatmalarda bulunmasına izin vermeyin. Gerekirse silah taşıyın. Ayrıca ne yapıp edip dalkavuklara bulaşmayın. Etrafta her zaman sırf zengin olmak, ünlü olmak ya da yatağa atacak birilerini bulmak için film işine girmek isteyenler vardır. Genellikle, George W. Bush’un göğüs göğüse muharebeden anladığı kadar sinemadan anlar bunlar.

Kural #3: Prodüksiyonun görevi filme hizmet etmektir. Filmin görevi prodüksiyona hizmet etmek değildir. Ne yazık ki sinema dünyasında durum neredeyse hep tersine işliyor. Film bütçeye, programa ya da işin içindekilerin CV’lerine güzellik olsun diye yapılmaz. Bunu anlamayan yönetmenler, ayak bileklerinden ağaca asılmalı, sonra da onlara dünyanın neden başaşağı göründüğü sorulmalıdır.

Kural #4: Film yapmak işbirliğine dayalı bir süreçtir. Sizinkinden daha güçlü bir zihni, daha iyi fikirleri olabilen insanlarla çalışma şansınız olacak. Onların başkalarının işine değil, kendi görevlerine odaklanmalarını sağlayın, yoksa işin içinden çıkamazsınız. Ama birlikte çalıştığınız herkese eşit ve saygılı davranın. Ekip çekimi yapabilsin diye trafiği durduran bir yapımcı asistanı sahnedeki oyunculardan, görüntü yönetmeninden, yapım tasarımcısından yahut yönetmenden daha az önemli değildir. Hiyerarşi, egoları şişenler yahut kontrolden çıkanlar içindir, bir de askeriyedekiler için. Birlikte çalışmayı seçtiğiniz insanlar, eğer seçimlerinizi doğru yaptıysanız, filmin kalitesini ve içeriğini, tek bir aklın kendi başına hayal edebileceğinden çok daha yüksek bir seviyeye çıkarabilirler. Eğer başkalarıyla çalışmak istemiyorsanız, gidin resim yapın, kitap yazın. (Yok eğer boktan bir diktatör olacağım diyorsanız, sanıyorum bugünlerde politikaya atılsanız yeter…)

Kural #5: Hiçbir şey orijinal değildir. İlham uyandıran ya da hayal gücünüzü kamçılayan her şeyden çalıp çırpın. Eski filmleri yiyip yutun, yeni filmleri, müziği, kitapları, resimleri, fotoğrafları, şiirleri, rüyaları, rastgele duyduğunuz konuşmaları, mimariyi, köprüleri, sokak levhalarını, ağaçları, bulutları, nehirleri, gölleri, ışığı ve gölgeleri yiyip yutun. Eğer bunu yaparsanız, çıkardığınız iş (ve yaptığınız hırsızlık) otantik olur. Otantiklik paha biçilmezdir, özgünlük diye bir şey ise yoktur. Hırsızlığınızı gizlemeye tenezzül etmeyin -hatta canınız isterse herkesin gözüne sokun. Her halükârda, Jean-Luc Godard’ın ne dediğini hiçbir zaman unutmayın: “Bir şeyi nereden aldığınız değil, onu nereye götürdüğünüz önemlidir.”

SURET

I. Gün

Kuşun vurulduğu akşamdan kalma kargıyı yere bıraktım, sesi avluda yankılandı. Orada dinlenmesini istedim, göğsünde açılan yara oluk oluk kanarken bıraktığı son nefes geceye saydam bir çığlık gibi düştü. Onu oradan kaldırdılar. Kuşu, kargının mızrağı içerisinde, yattığı yerden kaldırdılar.

***

Bir çiçek bahçesi düşlüyorum. İçerisinde koyunlar, ebegümeçleri, leylaklar, homurdanan atlar ve başka ağırbaşlı küçükbaş hayvanlar. Onları çekiyorum, bulundukları yerin ayaklarının altından kaymayacağına kanaat getirinceye kadar bir halat yardımıyla çekiyorum ve üst üste yuvarlanmaya direnerek tek sıra halinde, ağaçlar dahil, diziliyorlar.

Hepsini olağanüstü bir titizlikle hızmalarının parıltısında izliyorum, burunlarından, gövdelerinden çekiyorum. Yıldız takımına benzer bir görüntüleri var, ellerini unutmuş bir ressam gibi ağzımla, çenemle, omuzlarımla izliyorum onları. Gövdemde hissediyorum.

Aynı adi maddeden yapıldığımızı görüyorum. Birimiz çevik, birimiz munis, birimiz yaz gününün ağırlığıyla kokularını baygın baygın üzerimize döküyor.

Aynı adi maddeden bu kadar şükran duyulacak bir görüntü, bir takım yıldız yarattığım için gurur mu duymalıyım?

Çiçek bahçesinin avlusuna kargıyla yaralanmış kuşu getirip, kan dolu gövdesi tüylerinin arasında parıldarken bırakıyorlar. Kan kurumuş, gözleri kapalı, soluksuz kalmış bir koşucu gibi cansız.

Onu oradan alıyorum, bu takım yıldızın ağırlık merkezini oluşturması üzere yere bırakıyorum. Çünkü onu katlettiler, ardıçı. Ancak siyah tüylerinin kurumuş kanla birlikte güneşin altında aynı bronza işlenmiş küçük kızıl mücevherler gibi parıldadığını görüyorum.

Bir delinin pencereden gelen kahkahası avluda uzunca bir süre tüm sessizliği yararak bir çan sesi gibi ürpertiyle yankılanıyor. Onu susturmanın olanağı yok, yavaş yavaş kurduğum takımyıldız dağılıyor, koyunlar avlunun köşesindeki su birikintisine, at arpalığına, ağaçlar ve çiçekler meltemlerine dönüyor. Evcil bir hayvanın huzursuzluğunu üzerimde hissediyorum.

Yoksun, yoksul ve efendi.

II. Gün

Metal bardakların parıltısında yüzümü izliyorum. Parmigianino’nun tablolaları gibi yüzümün aldığı biçim karşısında hayrete düşüyorum. Gülümsememin bardaktan yansıyan ışıkla aldığı biçim, parıltı karşısında hayrete düşüyorum. Bugünkü yemeğin yanında içtiğimiz bu bir bardak su karşısında, onun dinginliği karşısında hayrete düşüyorum.

Bugün benim için şaşırtıcı gençlikte bir gün, yavaşça aldığım yere bırakıyor ve üzgün bir çocuk gibi ondan ayrılıyorum.

Metalik sesiyle beraber su bardağa dökülürken uçurumu hatırlıyorum. Hiç görmediğim dağlık bölgelerin uçurumlarını, hepsini bir bir biliyor, tanıyorum. Yücelendiğim sanısıyla gövdemden kayalıklar çıkarttığım o güçlü günleri sadece bir kez daha tadabilsem, belki pek çok başka resim yapabilirim.

Nasıl ki çok sayıda resim yapabilirsem, bu avludan, bu cehennemi kapatmadan, bu ışıksız ve duvarsız loş hücreden de kurtulabilirim.

Buna inanmadan yaşayamayacağımı sanıyorum.

III. Gün

Başaramadım. Gündüz güzel geçiyordu ama gövdemi ılık bir güne bırakmak konusunda bugün, Hamletvari bir endişe duyuyorum. Bilinç sekteye uğratıyor eylemlerimi, burada bulunmak için fazla akıllıyım. Buradan kaçmak istediğime göre, ruhuma hapsolmuş bedenimi özgürleştirebildiğim günleri tattığıma göre, fazla akıldışı istekler içerisinde…

IV. Gün

Kuşların ötüşünde fazileti aradığım yıllar, pek çok dostum vardı. Şimdi bir çeşmenin karşısına geçmiş umudun sayrı görüntülerinin gelip geçişini izliyorum. Bu gibi şeyler için günün birinde fazla yaşlanmış olacağım. O gün geldiğinde yeni nesiller beni de işe yaramaz bir beygir gibi bir köşeye çekip vuracak.

En azından çabalarımızın boşuna olmadığına inandıracak birkaç eser bıraksak? Yeterli olur mu? Yine unutmazlar, kendi namlarına aynı hataları yapmazlar, hatırlama ve tekrardan ibaret yaşam kuyusuna taş atmaya devam etmezler mi?

Umarım devam edecekleri kadar cesur olabilirim.

VII. Gün

Geçtiğimiz iki gün buraya bir şey yazmaya elim gitmedi. Neden diye düşündüm, geçtiğimiz gün neden buraya yazmadım. Dün bütün bunları hesap etmek, ne olmuş olabileceğinin ayırdına varmakla geçti.

Sanıyorum ki mutluydum, yaşamın hazin gelip geçişinden, ölümü hatırlamaktan ve unutmaktan ve bu gelip geçici gibi görünen anları çembersi bir iple birbirine bağlayan döngülerden mutluydum.

Karşı kaldırımda geçen kadınların loş gölgelerini gözlerimle oymaktan mutluydum. Şimdiyse yalnız yaşadığım dairemin içerisinde gördüğüm rüyaları biriktiriyor, onları dışarıya açılan pencerelerim yapıyorum. Pirincin taşını ayıklar gibi nahoş anlarını atıyor ve güzel günlere açılan pencereler yapıyorum.

Perdeler takıyorum, güneşli günlerde açıyor, kapalı günlerdeyse herkes evde olacağından örtüyorum. Görünmek istemiyorum. İnatçı bir karmaşayı içerimde barındırdığımı hissediyorum. Fırtınanın yaklaştığını hissediyorum.

Bir kahve koyuyorum ve bardağın altına bir altlık yerleştiriyorum. Rüya gibi bir güneş gelip geçiyor, yalnızca birkaç saniyeliğine. İçerideki güneşin merceğinden gördüğüm koca bir evren görüntüsü beni alıp götürüyor. Sanki tablolalardaki gibi, İtalya kıyılarına ilelebet kendisini serpmiş bir güneş.

Ressamlar işte bu ışığı taşımakla mükellef. Emin olduğum şeylerden biri de bu.

VIII. Gün

Atölyemde yapayalnız onu düşünüyorum. Ne yapsam, ne etsem onu aklımda kurmadan geçen saniyelerin birer yalnızlık abidesi, bir yoksula vurulan kırbaç, kirli bir pazarlığın sonunda ıskartaya çıkartılmış bir avuç lüzumsuz anı olduğu zannından kurtulamıyorum.

Yapmak istediğim şeyleri yapabiliyor olsaydım, şimdi bunları yazacağıma dair hiç bir teminat veremezdim. Resimlerim birikti, kenarda kuruyorlar. Onları yağlıboya tablolaların ihtişamlı tarihinde kurumaya ve yüzmeye bıraktım.

Şimdi yapmak istediğim yegane şey biraz daha onu düşünmemek için dışarı çıkmak, ilgilenecek başka şeyler bulmak. Böylelikle kendimi meşgul edersem en azından arzın merkezine onu yerleştirme hatasından bir müddet sonra kurtulabilirim.

IX. Gün

Ne gam, başaramadım. En tatsız gecelerimden birini yaşadım dün gece. Sanki dipsiz bir kuyu gibi beni çeken yalnızlıktan kurtulmak için elimde olan tek halat ona dair anılarmış da, durmadan bu halata asılıyormuşum hissi peşimi bırakmıyor.

Yalnız bu kadar bağımlı olmayı kendime yediremediğimi söyleyemeyeceğim. Kendimi içine koyduğum çileli günlerin sonrasında yine de avuntuyu onun sesinin hatırasında bulduğumu itiraf etmekten ne diye korkayım ki?

Yine de yanımda olmadan da, kokusuyla veya sesiyle, yapabilmeyi isterdim. Bu lanet ızdırıptan çekilip alınmayı, sıradan bir ruh gibi yaşamın olağan akışına katılmayı isterdim.

XII. Gün

Sanırım geçen iki buçuk gün içerisinde, alkolün de tesiriyle en azından kendime ait bir alanı kendi hatıralarım içerisinde açabilmeyi başardım. Aşkın dünyayı yöneten gizli bir el gibi bütün beynimi avucuyla çepeçevre kavradığını, olağan her türlü akışı sekteye uğratmak bir kenara, onun içerisine sinsice sızdığını, kahvaltı yaparken, elim meşgulken, çayı karıştırırken bir an olsun aklımdan çıkmadığı o sanrı dolu günler hakkında, inanın hiç ama hiç konuşmak istemiyorum.

Ancak şu kadarını söyleyebilirim. Resim yapmaya yeniden başladım. Eskizler tamam, boya ve şase siparişlerini de verdim. Güzel bir resim çıkartacağım ortaya. O resim beni bu ızdıraptan kurtaracak.

En azından şimdilik bunu ümit ediyorum.

XIII. Gün

Resme başladım, elimdeki fırça tuvalin üzerindeki görünmez bir lekeyi, bir cismi çizgiler ve renkler formunda takip ederken söyleyebileceğim hiç bir şey yok: işte büyük mutluluk.Sessizliğin içerisine düşen bir imge, onun içerisinden, ateşle doğan bir imge. Kimin imgesi bu?

Sanırım bunu bana birinin söylemesine ihtiyacım yok. Bu…

O.

XIV. Gün

Dünden beri bir su birikintisinin içerisinden yavaş yavaş beliren bu suretin karşısında, onu daha da belirginleştirmek için çırpınarak resme devam ediyorum. Biraz boya şuraya ve birkaç çizgi buraya, bu bana gitgide yakınlaşan suretin içerisinden bir başkasının belirme ihtimali olduğunu düşünmem saflık olmaz mıydı?

Ancak bu gerçekten o mu, yoksa hayallerimde yarattığım kişi mi bu idi? İşte bu ürkütücü soruyu sorarken buluyorum kendimi. Meryem var mıydı, ya da var mıydı?

Bir sigara yakmak ve biraz olsun yarattığım portreyi izlemek için koltuğa uzanıyor, sırtımı kırmızı yastıklara uzatıyorum. Küllüğün olduğu sehpanın köşelerinden sarkan örtünün saçaklarında kül izleri var. Doğrusunu söylemem gerekirse, odaya sığamadığını hissediyorum bu tuvalin.

Resim, kendi emellerimin sonucu olan bir resim gerisingeri bana bakıyor. Gözlerinde ufukta uzanan yıldızları, günlerce gördüğüm rüyalar ve kabusların serpildiği o amansız gökyüzünü görüyorum. Bu gökyüzünün içerisinden bana doğru akan suretin kenarına yavaşça serpilmiş bir gülümseme ve ortasındaki nazik ve nazlı bir burun beni gerisingeri onun yanaklarındaki buluntu hüzne bırakıyor.

Meryem’i seviyorum.

Resim: Luke Hannam

breadcrumb trail

bugüne kadar slint’i bir şekilde dinlemiş olduğunuzu düşünüyoruz. hala dinlemeyen var ise belgesele ismini veren parçalarını dinlerken okumaya devam edebilirsiniz.

özellikle spiderland albümleri ile ki kendisi ikinci ve son albümleri olur, dinlediğinizde karşınızda fazlasıyla özel ve farklı boyutta bir eser olduğunu çok fazla çaba sarfetmeden hissettiriyor. bu belgesel ile birlikte ise louisville orijinli bu albümün aslında bir tesadüf olmadığını ve grup elemanlarının farklı karakterlerinin sonuca nasıl etki ettiğini daha net görüyorsunuz.

arkadaşları, aileleri, steve albini, brian paulson, ian mackaye ve diğer müzisyenler ile başarılı bir slint yolculuğu. iyi seyirler;

the sun was setting by the time we left. we walked across the deserted lot, alone. we were tired, but we managed to smile. and the gate i said goodnight to the fortune teller. the carnival sign threw colored shadows on her face, but i could tell she was blushing.

georges bataille – madam edwarda

daha açık olalım. pierre angelique bize şöyle demeye çalıştı: hiçbir şey bilmiyoruz ve zifiri karanlıktayız. ama bizi aldatanı, üzüntümüzü, yani neşenin acıyla aynı şey olduğunu, ölümle aynı şey olduğunu bilmekten uzaklaştıranı görebiliriz hiç değilse.

“bataille’ın dehası pornografinin cinselliğe değil ölüme dair olduğunu anlamış olmasıdır,” demiş susan sontag. katılanlar ve katılmayanlar olacaktır. bizim için aykırılığı ve aşırılığı, belirli duvarları yıkmaya yardımcı olması bakımından yaşadığı çağda ve günümüzde kendisini oldukça değerli kılmaktadır. gece yarısı kitapları dizisinden çıkmasının da en uygun konumlandırma olduğunu vurgularken, gece ve tek oturuşta okumayı ihmal etmeyin ve karanlıkta madam edwarda’ya eşlik edin diyoruz.

madam edwarda
georges bataille
türkçesi: yaşar avuç
sel yayıncılık
2020, 46 sayfa