Oturma Odasında Diyalog

                                                          


            “İnsan çektiği acının sebebini bilmeli. Her zaman bir şeylerin altında eziliyormuş gibi yaşamamalı.”
             “Peki, ne yapmalı? Kırık cam parçalarının üzerinde çıplak ayakla dolaşırken ya da ateşe sırtüstü düşmüşken canı acımıyormuş gibi mi yapmalı? Bazı insanlar acıları daha çok hisseder.”
             “Bazıları da gerçeklerle yaşar.”
             “Gerçekler insanın canını acıtan şeylerdir. Öyle film izlemeye benzemez. Replikleri hatırlamak güzeldir, fakat film yapılırken çekilen çilelerden bahsetmezler.”
              “Gerçek dediğin şey tek değildir.” 
              “‘Doğru tek değildir’ olmasın o?”
             “Hayır, gerçek. Gerçekler, doğrular çoktur. Nasıl tek bir hakikat olabilir ki? Bir insanın yaşadığı tüm sıkıntıların karşılığında tekliğe mahkûm olması saçma.”
              “Saçma olması gerçek olmadığı anlamına gelmiyor. Hem çektiğimiz bütün acılarla hakikatin ne ilgisi var?”
              “Acının temelinde gerçeklik var da ondan. Bütün acılar hakikidir ve bu yüzden sonsuz bir hüzünden, ucuz bir melankoliden kaçınmalıdır insan.”
              “Ben yaşamaktan çok sıkıldım. Süregelen bir kıyametin içinde sıkışmış gibiyim. Sanki aynı dağın etrafında dönen tren gibi hep aynı manzarayı görüyorum. Gördüklerim ilk seferinde güzeldi, ikincisinde nostaljik, üçüncüsünde sıradan.”
              “Sen hayatını birkaç noktaya sabitlemişsin: Başarı, mutluluk, onaylanmak. Bütün bunlara kafayı o kadar takmışsın ki hiçbir zaman yok olmuyor sadece görünmüyorlar. Aklının içinde günün belirli anlarında gördüğün bir halüsinasyon gibi karşına çıkıyorlar. Biri tarafından onaylanmadığın için, başarısız olduğun için, her zaman mutsuz hissediyorsun ve kendini haklı görüyorsun. Belki de gerçekten başaramıyorsundur ve bunu bildiğinden her zaman depresyondasın.”
              “Yaptığımın iyi bir şey olduğunu biliyorum ve onaylanmak istemiyorum. Onaylanmak zorunda bırakılıyorum, çünkü sisteme dahil olabilmek için bu şart. Kimse beni anlamıyor gibi basit bir yerden bakmıyorum. Herkes tek bir yöne sabitlenmiş ve bu beni öfkelendiriyor. Öfkenin sonuç vermediğini bildiğimden susmayı tercih edip köşeme çekilip şu an olduğu gibi pijamalarımla depresyonumu yaşamak istiyorum.”
              
“Eskiden savunduğun ideolojiye ters bir durum değil mi? Hani depresyon falan burjuva işleriydi?”
              “Artık sıkılmadın mı başkalarını solcu olmadığı için suçlamaktan?
              “Kimseyi suçlamıyorum, sadece daha önce söylediğin, savunduğun her şeyin zıttı olmayı başarabildiğini söylüyorum.”
              “En azından bir şeyi başarabilmişim işte buna da şükür.
              “Neden vazgeçtiğinizi söylemekten korkuyorsunuz? Mesela o coşkun akan seliniz artık akmıyor ve tıkanmış. Tıkayanlar da sen ve senin gibiler.”
              “Herkes bir gün vazgeçecek, bunu böyle ateşli bir devrimci gibi sanki karşında binler varmış da seni duyuyormuş gibi savunmana gerek yok”
              “Savunduğum falan yok, sadece hatırla, o zaman anne babalarınızı sistemin değirmenine su taşımakla suçlarken şimdi onlar gibi oldunuz ve bunu kabul edemiyorsunuz.”
              “Saçmalama! Durup da hükümeti desteklemiyorum. Sadece depresyonumu yaşamak istedim. Konu nasıl buraya geldi.”
              “Bence konu her zaman vazgeçmekle alâkalı. Ayrıca bilgisayarın başından destek vermekle olmuyor o söylediğin işler.”
              “Sen zamanında kılını bile kıpırdatmadın, şimdi ne oldu da solcu kesildin başıma?”
              “Ben solcu falan kesilmedim. Zamanında saçma buluyordum, şimdi de öyle düşünüyorum.”
              “O zaman ne diye suçluyorsun? Etmediğin bir mücadeleyle ilgili vazgeçenleri suçlamak çok kolay değil mi? Beni bilgisayar başında destek vermekle suçluyorsun; koltuğunda oturup hayatını bütün bu mücadeleye adamış insanları işkence gördükleri, korktukları için suçluyorsun. Sana liberal desem onların bile elle tutulur bir yanı var. Sen gamsız bir yargıçsın sadece. Senin gibiler her zaman vardı, muhtemelen olacaklar da. Nesli tükenmesi imkânsız bir türsünüz”.
              “İnsan kaybetme ihtimali olan bir savaşa girebilir, ancak kaybedeceği bir savaşa girmemeli. Herkes kaybedeceğini bilerek bu mücadelenin içinde değil mi?”
              “İnsanlar savaşmadan kaybedeceğini nereden bilecekler? Hem buna fedakârlık denir. Tabii sen nereden bileceksin…”
             “Hayır, buna salaklık denir. Ucuz kahramanlık denir. Narsist eğilim denir. Bütün halkı, insanları kurtarabileceğinize sizi inandıran neydi? Yakışıklı devrimciler, uzun parkalar ve marşlar mı? Sürüyü toplayabilmek için bir çobana her zaman ihtiyaç olmuştur. Sağda ya da solda olmanız bunu değiştirmiyor”.
              “Senden iğreniyorum bazen, nasıl bu kadar kötü olabiliyorsun?”
             “Bu kadar basit olabilir mi her şey? Ben kötüyüm yani. Neden? Çünkü bir zamanlar savunduğun değerlere sana artık nostaljik ikinci el değerlere saldırdım. Aslında saldırmadım; gerçekleri söyledim. Bunlar doğruların ötesinde.”
              “Sen bu kadar insanın haksız olabileceğini söylüyorsun.” 
             “Çoğulculuk ya da despotizm bence çizgileri çok da ayrı değil.”
              “Demokrasiyi gömelim tam olsun.”
              “Demokrasi sadece bir kelimedir, tıpkı yasa gibi. Hiçbir zaman uygulanmadı, uygulanmayacak.”
              “Lütfen, bana bu halk bunu hak ediyor deyip konuyu bağlama. Demokrasi uygulanabilirse bir anlam kazanır, herkes bunu biliyor.”
              “Herkes öyle olmasını arzuluyor, onay istiyor. Seçilmek ya da darbe. Ne farkı var? Kesin ve doğru bir sistem olsaydı her zaman işe yarardı. Bozuk saatin günde iki kere doğruyu göstermesi değil ki bu: Demokrasi!” 
              “Depresyonumla ve çoğulcu demokrasimle baş başa kalıp burjuva zevklerimi tatmin etmek istiyorum. Teşekkür ederim, good bye.”

Bir cevap yazın