Önce Yalnızlığı Örgütle, Sonrası GELECEK

Pandemiyle boğuşulan şu günler, kişiyi ikili ilişkilerine dönmeye ve yaşamını bütünüyle sorgulamaya iterken daha öncesinde de bir epidemi olarak “teşhisi” konmuş yalnızlığımızın gün yüzüne çıkmasını ve ilişkilere dair kör olduğumuz noktaların açığa çıkmasını sağladı. Evler, duvarlar, ekranlar, ucunda nasıl birinin olduğunu dahi unutur hale geldiğimiz telefon görüşmeleri… Evden çalışma fikrinin yerleşmesiyle birçok insanın (ülkemiz gerçekliğinde şanslı azınlık da diyebiliriz) günlük rutininin büyük bir kısmı artık daralan duvarların çerçevelediği ekranların karşısında geçmekte. Can Yücel olabilseydik çoğul türküler söylerdik ancak olamayanlar olarak ekrandan alabildiğimiz kadarını almaya ve evde olmamıza dayanarak her daim müsait olduğumuzu varsayan işverenlerimize verebildiğimiz kadarını vermeye (ülkemiz gerçekliğinde işsiz olmayan “şanslı” azınlık da denebilir) çabalamakla yetindik.

Yine bir ekran önü aktivitesi olarak kısa bir süre önce izlediğim, yalnızlığın farklı tonlarının konu edildiği Azizler filmindeki karakterler pandemi öncesi insan manzaralarını absürt bir dille gözler önüne sermekte. Filmin eleştirisi bir yana konunun güncel ve zamandan bağımsız oluşu izlerken odağıma aldığım nokta oldu. Filmin ismi, film boyunca yalnızlıkla tek barışık karakter olan Aziz karakterine nazire edercesine çoğul. Yalnızlığın ızdıraplarıyla çalkalanan hayatlara inat herhalde kendimi diğer karakterlere daha yakın görmüş olmalıyım ki karşı koyamadığım bir öç alma duygusuyla Aziz karakterinin pandemi şartlarında bir evde tek başına neler yapabileceğini merak etmeden duramıyorum.

Her ne kadar Aziz’i haklı çıkarmak istemesem de günün getirdikleriyle giderek etkisini arttıran yalnızlık ve bizleri zorunlu bir yalnızlıkla kendimizi korumaya iten bu yeni dönemde, insanın yalnızlığını ehlileştirmesinin zorunlu bir hal aldığını itiraf etmemiz gerekmekte. Theodore Zeldin, İnsanların Mahrem Tarihi1 adlı eserinde tarih içerisindeki mikro hikâyeler üzerinden bir çok konuya değiniyor, kitabın bir bölümünde de yalnızlığın ehlileştirilmesine yönelik çeşitli yöntemlere işaret ediyor. Ne acıdır ki bu yöntemlerde dahi insan evladı kendi içinden bir başkasını çıkarmayı hedeflemiş gibi görünüyor, adeta yalnızlığına başka bir ortak (kim bilir belki de Can Yücel şiirinde yalnızlığıyla bu sebeple konuşuyordur) bulmaya çalışıyor. Bu ortak kimi zaman tuhaflık, kimi zaman huzur, kimi zamansa ilahi bir güç. Yalnızlığımızın üstünü örtecek bir arkadaş edindiğimizde işlerin daha kolaylaştığı hissine kapılmak insanı rahatlatan bir durum olsa gerek.

Zeldin’in kitabında geçmiş çağlarda bu durumla başa çıkma yöntemlerine baktığımızda geçmişle benzer öze sahip, yalnızlığa bağışıklık kazanma metotlarının değişen çağlara rağmen varlığını koruyor olması yalnızlığın insanın sürekli içinden çıkmaya çalıştığı bir sorun olduğunu yüzümüze vuruyor. Yalnızlıklarına bağışıklık kazanma yolunda kullandıkları yöntemden dolayı “eksantrikler” olarak adlandırılmış gruptan biri olan, 1800’lü yılların ilk yarısında yaşamış Beşinci Portland Dükü’nün yalnızca tebdili kıyafetle dolaşırken özgür hissetmesiyle günümüzde genellikle sosyal medya üzerinden anonim kimliklerin kullanımı sırasında (ülkemiz gerçekliğinde politik paylaşımlar dışında) oluşan özgürlük algısının benzeştiğini söyleyebiliriz. Konunun zamandan bağımsızlığına vurgu yapmışken Yorgos Lanthimos’un yönetmenliğini yaptığı The Lobster (2015) filmiyle bağdaştırdığım bir noktaya değinmek istiyorum. Bekâr olmanın bir diğer ifadeyle yalnız olmanın yasadışı olduğu bir toplumun anlatıldığı filmde, Lanthimos filmin geçtiği zamana dair bir ipucu vermezken aslında yaratılan distopyada, belirtilen sorunların evrenselliğine ve zamandan bağımsız oluşuna vurgu yapıyordu.

Yalnızlık ve ona bağışıklık kazanma hali her ne kadar bireysel bir mesele olarak görülse de toplum üzerinde oluşturacağı etkiler dolayısıyla iktidar sahiplerinin elinde kullanılmaya değer bir mesele olmaktan kaçamadı. İçinde yaşadığımız dünya düzeni bir yandan yalnızlığı kutsarken bir yandan da ceza evlerine F tipi hücre koşullarını getirerek yalnızlığı bir ceza yöntemi olarak kullanma ikiyüzlülüğünden çekinmiyor. Hapishanelerdeki binlerce tutsak ve ehlileştirilememiş yalnızlıklarına saplanmış “dışarıdaki” milyonlar benzeşen bir ironinin iki kutbu sanki. İçerdekilerin ve dışarıdakilerin özgürleşebilmek için yıkmaları gereken biri insan yapısı diğeri farazi fakat taştan daha soğuk duvarları var. Johann Hari’nin Kaybolan Bağlar2 adlı eserinde kurduğu şu cümle “dışarıdaki” yalnızların durumunu özetliyor gibi: “Ancak duvarların arkasında kendini güvende hisseden insanların duvarlarını yıkmak hapishaneden kaçış değil, istilaya uğramak gibi oluyor.”. Kişinin etrafına duvarlar örüp izole alanını yaratması ehlileştirilmiş bir yalnızlıktan ziyade kusursuz bir F tipi. Tam da “toplum mühendisliği” ile iktidar sahiplerince yaratılmak istenen prototip. 

Yüzyıllar boyunca insan evladının ehlileştirip törpülemek istediği bu durumu çözmesi ve çözmek isterken başkaca sorunlarla yüzleşmesindeki temel zorluk ne oldu? Adam Phillips’in Kaçırdıklarımız3 adlı eserinde yer verdiği Psikanalist Joseph Sandler’ın “acı çekmek ben ile ben ideali, olduğumu düşündüğüm kişiyle olmak istediğim kişi arasındaki mesafenin sonucudur.” ifadesinden yola çıkarak insanın kendisiyle baş başa kalmasının iç çatışmayı arttırdığı ve yalnızlığı ehlileştirmedeki en caydırıcı etken olduğu tespiti yapılabilir. Fatmagül Berktay’ın Tarihin Cinsiyeti4 kitabındaki şu ifadeleri tespiti olumluyor: “Nietzsche, kişinin kendisine karşı mesafeli davranma ya da kendisinin “ötesi”ne geçme yetisinden söz eder. Onun açısından, “bugünkü ben” ile “olmaya çalıştığım ben” imgeleri arasındaki mesafe ve kendilik içindeki bu mesafeye ilişkin farkındalık, kendiliğin oluşturulması ve geliştirilmesi için gerekli.”. Zeldin’in kitabının ilgili bölümünde yer verdiği Jan-Jacques Rousseau’nun “kendi kendimle baş başa kalmanın sıkıntısı içime korku salıyor.” alıntısını da aynı yerden okumak mümkün görünüyor. Yani kendimizi aşmak için çıktığımız bu yolda çoğu zaman yine kendimize takılıp düşüyorduk.

İnsan yalnızlığının ehlileştirilmesi kişinin özgürlüğüne ulaşmasında önemli bir basamak, kendiyle barışması için bulunmaz bir yol. Kendini kabul edip her türlü saldırıyla baş edebilmesine açılabilecek bir kapı. “Öteki”yi anlama, sevme ve ötekiler için mücadele etme yoluna doğru atılabilecek bir adım. Kurtuluşun tek başına olmadığının su götürmezliğinde hep beraberleşebilmeliyiz ki bunun ilk adımı kendimizi kabullenebilmekte, yalnızlığı ehlileştirebilmekte.

“Kendi omzuna tırman; başka türlü nasıl yükselebilirsin ki ?”5

.

.

1 Zeldin,T. (2020). İnsanlığın mahrem tarihi. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

2 Hari, J.(2019). Kaybolan bağlar: depresyonun gerçek nedenleri ve beklenmedik çözümler. İstanbul: Metis Yayıncılık.

3 Phillips, A.(2017). Kaçırdıklarımız: yaşanmamış hayata övgü. İstanbul: Metis Yayıncılık.

4 Berktay, F. (2003). Tarihin cinsiyeti. İstanbul: Metis Yayınları.

5 Nietzsche, F. (2018). Böyle Söyledi Zerdüşt (M.Tüzel, Çev.). İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Bir cevap yazın