Ölüm Döşeği

Sayıklamalar

Kendime dair keşiflerim artıyor. Bana dair tüm bu gerçeklerin su yüzüne çıkması hoşnutsuzluğumu arttırıyor. Eylemlerimden, düşüncelerimden pişman oluyorum. O kadar ki, mesela, daha sonra ağzımdan çıkmasından rahatsız olacağım bir lafı gece etmişsem veya gündüz vakti, birileri hakkında uğursuz, haksız bir öngörüde bulunmuşsam; o gecenin gündüzü ya da o gündüzün akşamı, derin pişmanlıklar duyuyorum. Günüm yorganın altında, gecem pencere eşiklerinde düşünmekle geçiyor. (Yokluğa çekilme hissi artıyor, düşünce bozuklukları büyüyor)

Melankolik parçalarla, kanımda biriken asidi sağaltmaya; zehri atmaya çalışırken, müzisyenler tüm o koyu duygularının arasından bana sesleniyor: Yılma, çalış, dünya devam ediyor, kendini acıyla kandırma. Ve en önemlisi: geçmişi bırak, geleceğe bak! Fakat yapamıyorum. Bir gündüz insanı değilim, bunu kesinlikle kabul etmeliyim yani bir gündüz mesaisi yapabilecek biri değilim. Gündüzün şamatası veya sakinliği, zihnimi yoruyor; kaçınmam gereken bir yazgı gibi orada oyalanıyor, ‘’benden uzak olsun’’ diyorum. (gündüze resmen düşmanım, günün ışığı beni kemiriyor) Üzerime giyinmek istediğim bir şey değil o, elbisesinin kenar çizgileri bir güç prizmasının içinden saçılıyor etrafa, o güzel bir kadın veya yakışıklı bir erkek de, hakkında; ‘’şu tenin doyurulmuşluğuna, saçların diriliğine, ağzın salatalık gibi berrak ve sakin kokusuna bak’’ diyorum. ‘’iyi besleniyor, güzel semirmişler; çilenin tuzu ve acı baharatından uzak. Ruhunu mutsuzluğun ateş çemberinden geçirmemek için her türlü hile hurdaya sığınıyordur kesin. Mutlu görünmek için yapmadığı bir şey kaldı mı acaba’’

Gece geldiğinde bir hedoni evresine geçiyorum. Dolunay çıktığında zevk ve uğursuzlukla ulumak gibi. Geceleri oda ışığını ileri saatlere kadar açık bırakan kimselerin zeki ve çalışkan kişiler olduklarına dair zamanında kulağıma çalınmış efsane ve rivayetlerin tatlı çilesiyle kendimi kandırıyorum. Ne zekiyim ne çalışkan. Zamanında biri ‘nerd’ demişti bana. O onu diyeli beri, nerd algısı epey değişti insanların. Nerd, zor ve takıntılı bir yaşamı olmasına, doğru düzgün giyinmeyi bilmemesine rağmen, ilgilendiği konular üzerinde müthiş bilgi ve becerisi olan; çok zor yaşamlar geçirmesine rağmen, vakti geldiğinde, muhakkak bir işi başaran kimselere deniyor. Zuckerberg bir nerd’dür mesela. Üniversitelerde öyle herkesin erişemeyeceği bölümleri kazanmak için çırpınanlar, arkadaşları zevk meclisleri kurarken, kendisi ters yüz olarak ders çalışan; saatlerce dil veya geometri konusunda çile çeken kişiler nerd’dür. Fakat bu kimseler, öyle sıradan memuriyetleri düşlemezler. İdealize tiplerdir. Nerd’ler halen daha aramızdalar ama yeni dünya, kanımca onların da kanını kirletti. Liberalize, uyumlu, aplikasyon üreten, bir sosyal medya katakullisi keşfeden tiplere evrildiler. Toplumsallaştılar. Geek’ler ve otaku’lar vesaire de öyle. Bugün bu nevrotik kültürlerin yerine geçen, yeni kavramlar üzerinden türetilen, yine benzer yaşamlar süren tipler var. Z kuşağına ait kimseler. Onları küçük düşürmeyeceğim ama onları anlayamam, yaşlandım. 25 yaşımdan bir sene daha geçti. İlkgençliğimi, ergenliğimi 2010’lu yıllarda yaşadım.

Bakın zihnim beni nasıl geçmişe çekiyor. Geleceğin vaatkârliğini bilmeme rağmen, geriye doğru kayıyorum… demem o ki, onyıllar önce, internetin henüz yerelleşmediği; bilgisayarların her eve girmediği o garip, eskil dünyada, takıntılı ve bilgili genç ergenler gerçekten yalnızlardı. Kendi zevk objeleriyle oyalanır, kafa dengi insan bulamamanın sıkıntısını yaşarlardı. Fakat zannediyorum, şimdi o kişiler yetişkin kimseler oldular ve kolektif olarak daha başarılı hareket ediyorlar. O yalnızlık, onlara bir güç vermiş olmalı.

İşte, geçmişe ait, belki bir doksanlar gencine ait, zamandışı; antika bir yalnızlık duygusu çekiyorum. Kendi hüznümü de sırf bu yüzden epey yapay bulduğum oluyor. çevrimiçi dünyada, ağ toplumunda ‘’ben yalnızım’’ derseniz, pekala alay konusu olabilirsiniz.

Uyumsuzluğumda değişen bir şey yok, yine aynı çürük kemiğe sahip o; belki şiddeti artıyordur. Benim için şüphe yok ki, zamanımın insanı olamamam büyük utanç. Gün içinde düşünüyorum, ‘’aslında yakınacak hiçbir şey yok’’ diyorum kendime. Hiç evimden çıkmadan para kazanabilir, hayatta kalabilirim, sadece biraz kurnaz olmam yeterli. Yani, içinde bulunduğum devir bana ‘kolay para’yı teoride verebilir gibi geliyor. Kafanın içinde olanla eylemdekinin derece farkını da biliyorum şimdi, emin olamıyorum. ‘’acaba yanılıyor muyum, gün yüzü görmemekten hayali bir alemin yasalarına göre mi işletiyorum beynimi’’ diye işkilleniyorum fikirlerimden. İşsizlikten, açlıktan, sosyal adaletsizlikten, iş hayatının zorluğundan bahseden milyonlarca insana yeni milyonlar eklenirken, benim zihnimde kurduklarım hiç değilse bu toprakların gerçekliğiyle uzlaşmıyor gibi. Kanada’da filan yaşasaydım durum değişebilirdi belki. Ama sanmıyorum, korkunç olan da bu zaten, her şey topun ağzında ben yapmıyorum, yapmak istemiyor; varlık gücü göstermek istemiyor, bunu çok büyük külfet görüyorum.

Bir mirasyedi olarak yaşamak büyük zevk olurdu benim için. Efendi bir mirasyedi olurdum. Efendi bir tuzu kuru. Hafiften, yaşamak için çalışmak zorunda olmamanın verdiği o suçlu rahatlık, o baba parası yemenin tilkileri zihnimi tırtıklarken, bir yandan da beyhude, boş bir yaşama kendimi vermemin, istediğim zaman tatile çıkabilmemin, bedenimin tuhaf zevkleriyle oyalanabilmenin o garip özgürlük duygusuyla bilincimin ağırlığını unuturdum. Beni çok iyi tanımayanlar benim tuzumun kuru olduğunu sanıyorlar. Bir çoklarına göre kurudur belki, bunu kabul edebilirim. Ama zannetmiyorum. Orta’dayım ben. Dante’nin Araf’ı, en acılı bölgedir, öyle hatırlıyorum. İnançlı bir arkadaşım da Araf’ın, dünya gibi olduğundan, fakat donuk ve ıssız, hareketsiz olduğundan bahsetmişti. Oldukça korku verici. Araf’ı en üzgün olduğum anda donup kaldığım metafizik bir birim olarak ele alıyorum. Benim gibi içine ölmüşlerin bertaraf ettiği ama birbirleriyle iletişim kurabilecek kadar bile varlık gücü gösteremedikleri bir mekan. Herhalde bunun sosyopolitiği de orta sınıf’tır. Yoksula göre daha iyi oldukları varsayılan bu sınıf, aslında berbat bir ara bölge’de. Ne onları kamçılayacak fakirliğe sahipler, ne de vazgeçmekten korktukları yüksek zevkleri var. Hayatta kalmalarına yetecek kadar zenginler. İyi bir şey mi, bu korkunç.

Ne iyi ne kötü olabilenlerin mekanı da Araf, şüphe yok. İçimdeki, sürekli masumiyet talep eden sefil yanımın duyduğu suçluluk, nitelikli kötülüklerin evrenine girmemi de engelliyor. Bir suç işliyor, bir hata ediyorsam, o işi yapmamın gecesinde; o düşten uyanmamın gündüzünde, pişmanlık duyarken buluyorum kendimi. Midemin acı öz suyu, dişlerimi çürütüyor, gündüzün o işsiz gürültüsünde.

Camus, diyordu sanırım, ‘’ontolojik intihar yoktur’’ diye. Haklı gözüküyor. İntihar mektubu niteliğinde videolar izliyor, intihar düşüncesinin çok yoğun olduğu günlükler okuyor, intihara övgüler düzen felsefi/retorik metinler okuyorum ve hiçbirinde, salt ölmek için ölmek isteyen biriyle doğrudan karşılaşamıyorum. Yine Heidegger’den hatırlıyorum sanırım ‘’dasein, bir şeyi umursamadığını söylerse, o şeyi umursuyordur’’ diyordu. Ne büyük buluş. Camus’nün absürd’ü gibi. ‘’Ne var ya, ben de yazarım bunu’’ diye böbürlenecek, kibir yapacak oluyorsun ama belli ki, adam o tılsımı yakalayana kadar senden daha fazla sabır ve çile çekmiş. Yani Heidegger, az önce paylaştığım –eğer ona aitse tabi- düşüncesinde haklıysa, ‘’sadece ölümü arzuluyorum’’ diyen kişi, elbette sadece ölmek istemiyor. Mevzu çok basit noktalara uzanıyor, bu tip bir müntehir ya da olası müntehir, bir şeylere erişememenin/bir şeylerin yokluğunun acısını çekiyor. Bir aşk acısı olabilir bu, işsizlik olabilir, üzerinden bir türlü atamadığı bir akıl hastalığı olabilir, sefalet veya açlık olabilir. Hepsi madde’ye çıkan yokluklar. Ya da anhedoni duyuyor olabilir. Çok fazla zevke batmış ve artık zevk alamaz olmuştur. İntiharın bir yığın sebebi, onu oluşturan bir yığın koşul var. Gebelik mesela. Çocuğu düşürmek, bilmem belki kürtajın psikolojik tahribatı ya da etik çıkmazları bile buna dahil edilebilir. Travmalar. Taciz ve tecavüzler. Basit kavramsal anıştırmalar üzerinden adaletini sağlamaya çalıştığımız ama çok daha büyük kötülükler olan baskılar, zulümler.

Yani ölmek isteyen kişi, bir ergenlik döneminde, bir ilgi çekme girişimi olarak bunu yapıyorsa dahi, bunda utandırılacak, suçlanacak bir şey yok. İnsan, ölmeye eğilim duyuyor işte, görün bunu lütfen, dışlamayın. Kimse kimseye sebep olmadığı sürece, herkesin zararının en fazla kendisine olduğunu varsayacaksak, diyebiliriz ki her ölüm değerli.

Ve farkettim ki mağdurlar, caniye evrilebiliyor pekala. Mağduriyet taslayanları ayıklamak epey zorlaştı. Akıl hastalıkları ve mağduriyetler, paranoyalar devrindeyiz. Kim gerçekten böyle kim değil anlaşılmıyor ama olsun, mağduriyet taslamanın, bundan kazanç elde etmenin, ölüm ve melankolinin bu uğurda suistimal edilmesinin bile; parçalanmış, özdeği bozulmuş müntehir, ölümcül bir hakikati olduğunu düşünüyorum, onu da küçümsemiyorum. Mağdurların caniye evrilmesi, hatta sıklıkla, ağır caniliklerin, eğer genetik eğilimler değilse bunlar, ağır mağduriyetlerle atbaşı gitmesi epey düşündürücü. ‘’dünyada çok fazla suç var, sakin olalım’’ diyordu bir abi. Öyle, çok fazla kötülük ve haddinden fazla suç. Üstelik sevgi ve aşkla kemiren suçlar, bunların en adi ve çirkef olanlarına kafadan giriyor kanımca. Seksle kandırmak, dolandırıcılıkta bulunmak gibi. İnsanı uçkurundan veya duygusundan alt etmek, düşünüyorum da, epey perişan bir iş. Hepimiz az buçuk yapıyoruz bunu, dediğimin hatalı bir genelleme olduğunu hiç sanmam, suçlarımızın bedeliyle her allahın günü yüzleşmiyor muyuz; aşkın ve uçkurun sefaletine delil değil mi insanlığın çektiği acılar. Bunu büsbütün görebilmek için daha ne kadar dil dökmek gerekiyor. Ama yine de aşka, uçkura, cinsel oburluğa teslimiz. Aseksüellik, anhedoni bile; yuvasında akrepler besleyen, gizli bir uçkur problemi adeta. Uçkurun parlatılmış dünyası, ahlakın ve iş yaşamının hile hurdası, ofislerin, dijital bürokrasinin; herkesin birbirinin ardını tekmelediği, mezarını kazdığı palyaço evreni. Görkemin gölgesi altında sırıtan adi, oyunbaz şeytanın zihnindeki renkli, halisünatif dünya. Ah!

Düşünüyorum, yazı yazıyor olmasaydım. Günlerim zor geçmeseydi; dijital veya analog, yorganın altında veya atm kuyruğunda, şiddetli anksiyete mağduru olmasaydım, şiddetli, on yıllık; birikmiş endişenin sefilleştirdiği anısal bir hurda olmasaydım fakat yine bir mağduriyetim, üstelik çok ciddi bir mağduriyetim olsaydı katil olacağıma şüphe yok. Varlık gücüm olsaydı, mutsuzluğum bir travmadan, günün içinde gerçekleşen bir kötülükten, bir çeşit bullying’den kaynaklansaydı katil olurdum. Zeki bir katil olmaya bakardım. Roman yazar gibi öldürürdüm. Kafkasların koyu muhafazakar, çileci; paganlığa da kayan o ortodoks, frengili melankolisiyle; Balkanlar’ın, Doğu Avrupa’nın sefil bucaklarının ortaçağ kan çığlıklarını bedenimde, eylemlerimde birleştirir, muhtemelen 60 ile 90 yılları arasında Amerika’da veya 17 ile 18. yüzyıl arasında İngiltere veya Fransa’da yaşar, hukukun da handikaplarından faydalanır; hem kendimi hem kurbanlarımı katharsise ulaştıracak, oldukça adil işler gerçekleştirirdim. Bir fantezi elbette. Karanlık fantezilere açığım. Rahatlatıyor. Fakat bu bedende, yazgı, benim ne kendime ne başkasına zarar vermemi mümkün kılıyor. Usluyum, haddinden fazla uslu oluşumun bedelini okura ödetiyorum. Yazdıklarım, kanı bol zehirli bir adamın, on yıllardır çektiği acının mağduriyetini ve bedeninde oyalanan zevklerin çirkefliğini okura aktarmaktan ibarettir. Beni yalnız bırakmayın, biraz da siz çekin. Üstelik böyle gölgelere saklanmanın ödlekliği, böyle ironinin ve alegorinin zengin, festivallere yaraşır edebi evreninde bir yüzünüz olmadan dolaşmak da işleri kolaylaştırıyor. Ama elimden geldiğince, henüz içime kötülük dolmadığı vakitlerin, cinsel oburluğun dünyasıyla tanışmadığım çocukluğumun, köy yıllarımın, içimin sefalet korkusu ve gelecek kaygısına bulanmadığı, ailede olmanın verdiği güven duygusunun tekin çay tarlalarının saflığını korumaya, adil kalmaya çalışıyorum. Tüm yüzleriyle bakmaya çalışıyorum işe. Ama adalet, en uzak gezegen yine tabi, kendi kurtlu fantezilerimin ve intikam çığlıklarımın narsisistik evreninde, karasular içiyor ve içiriyorum.

Geçen Cortazar’ın Poe hakkında yazdığı bir yazıyı okudum, yazarı o melankolik-saf şair kimliğiyle değil huysuz, gündelik kişiliğiyle ele alıyor. Poe ile, Dost’un bastığı Bütün Öyküleri serisi aracılığıyla tanışmştım. Lise yıllarımdı. İlk okumaya başladığım anın merakından tutun, okumayı dehşet duygusunun zihnime fazla çöreklenmesinden dolayı bıraktığım anlara kadar bu uğursuz yazardaki şiddetli melankoli ve akıl hastalığı duygusu, bütün bünyemi baştan sona sarıyordu. Onun o başarısız yaşantısı, aşk yaşamına dair hakkında edilen garip rivayetler, dergilerde yazdığı dedektiflik öyküleriyle kendi döneminde işlenen cinayetlere odaklanması derken, Poe imgesi, ilgençliğimin yatak okumaları ve gece ışığında, tam bir ‘karanlık deha’ imajına evriliyordu. Sonra büyüdüm, geçenlerde Terslik Şeytanı öyküsünden hareketle bazı dergi yazıları, ansiklopedi makaleleri okudum üstünkörü. Oradan tekrar onun biyografisine daldım. Ve eski Poe yoktu şimdi karşımda. Asabi, meymenetsiz, kişisel başarısızlıklarını ona buna ödetmeye çalışan, hatta parafilik, sapkın, hedonist, berbat bir insanla karşılaştım. Arkadaşım bundan birkaç sene önce ‘’Varlığından korktuğumuz ama bir yandan da onlara özenmekten kendimizi alıkoyamadığımız kişilere benzedik iyice. Bir zamanlar okuduğumuz roman karakterleri, yazarlar; biziz, öyle değil mi?’’ deyivermişti. Onun bu lafını marjinal bir teselli olarak ortaya sürdüğünü, kişisel başarısızlıklarımızın üzerini örten bir tatmin ifadesi olduğunu düşünmütüm başta ama artık zamanında böyle demekle haklı olduğunu söylüyorum ona, bu tümcesini hatırladığımda. Şimdi de diyorum. Nerval’lere, Baudelaire’lere, Poe’ya, Dickens romanlarındaki hileli, tekinsiz tiplere, ondokuzuncu yüzyılda yazılmış romanlardaki dahi ama bilimin tuhaf segmentleriyle ilgilenen uğursuz kahramanlara özenirdim onları okuduğumda. Ya da niceleri işte. İsimlerini bir bir vermeye üşendim. Bu isimlerin çok sağıldığını bildiğim için de kendilerini pek rahatsız etmek istemiyorum, özellikle Türkçedeki isimler. Okuduğum kişilerin çoğunlukla ölü olmasına özen gösteriyorum, bir de benim yurdumdan olanlarla mesafeyi açıyorum çünkü mahallemden, ülkemden maalesef çok sıkıldım. Bunlardan kaçmak için, egzotik bir yolculuğa çıkıyor, geriye gidiyorum. Çağdaş yazar bilmiyor muyum, bulamıyor muyum ya da çağdaş sinemacı. Pekala buluyorum, biliyorum ama hepsi diri, nefes alıyor.

Ben Fromm’un çürük şeylerden hoşlanan o garip psikanalitik süjesiyim. Biliyorum, zamanımızda da, ilerde hakları teslim edilecek çok güzel şeyler üretiliyor ama görmek istemiyorum onları. Bir kazaya, bir felakete, bir ölüme uğradıklarında görürüm belki. İşte demek istediğim de tam bu. Tüm bu düşünceler, hayatı kaçırmanın, her gece uyurken bir şeylerin eksik olduğuna dair içimizde duyduğumuz o kolektif yokluk-hiçlik hissinin, her sabah uyandığımızda şayet çok diri biri değilsek yüreğimizi yoklayan o eksiklik duygusunun sebebi, şimdi’ye bir türlü ayak uyduramamamız. Önceleri, bunun sıklıkla kendimde olduğunu zannederdim. Sonra farkettim ki, bu hal, insan olmakla alakalı bir şey. Bilgelikle donatılmış, Şark’ın miske çileyi katık eden şahane felsefelerinin sürekli an’a, şimdi’ye vurgu yapan; bugünlerde ‘şimdinin gücü’ şeklinde liberalize edilmiş, zenginlerin bir çeşit sabah kahvesine veya fakirlerin arabeskine dönmüş, aslında kadim olan bu kökdüşünce’sinin sırrı da tam olarak bu olmalı. Mutsuzluğumuzun sebebi, zihnimiz hep başkalıklarda olmasına karşılık, bedenimizin aslında sadece şu an’da olması arasındaki zihinsel mesafeyi bir türlü kapatmayı beceremiyor oluşumuzla alakalı olsa gerek. Ki bu mümkün gözükmüyor. İş, gelecek kaygısı; en basitinden, terkedilme, işini kaybetme, değer görmeme gibi korkular; yaşamımızı dibine kadar belirleyen içgüdüsel şeylere indirgenebilir durumlar olduğunda, özgürlüğün o segmentine erişmek çok güç duruyor. Yani bu tür düşünceleri eleyeli çok oldu. Her düşüncenin, kendi toplumsal koşulundan türediğini de esgeçmemeli. Postmodernini de geçin, dijital; simüle bir dünyada yaşıyoruz. Belki de yaşamıyoruz, ben gerçekten şüphedeyim. Yani… kayıt altındayız, üstelik zorbalıkla değil, kendi sevincimiz, mutluluğumuz ve hüznümüzü paylaşma iradesi göstermek isteyen özgür irademizle.

Hep, kil yoğuran eskil, antik bir insanı, teknolojiden mahrum, cinselliğini de pek az erotize edecek şekilde yaşayan, pagan inançları olan, basit törelerle ve belki de hantal savaşlar eşliğinde yaşayan; geçmişe ait bir kişiyi düşünüyorum şu sıralar. Geçenlerde bu kişinin mazide değil, şimdi’de olduğunu farkettim. Bu kişi tarih kitaplarında, belgesellerde, soluk resimlerde değildi; işte ayağımı benim de basmakta olduğum bu yaşlı gezegenin toprağındaydı. Hatta, bu örneğini verdiğim insan gibi yaşayan kişiler, kabileler var bugün, biliyorsunuzdur. Ve güncel teknolojilere karşı uyumsuz bir biçimde yaşamayı sürdürüyorlar. Bir farkındalık daha türedi tam burada, eğer bir yanılgı değilse bu: bu düşünü kurduğum eskil insanı, kafamda az buçuk; benim moderniteme kıyasla daha az bilgili, evren hakkındaki bilgisi sınırlı, kaba saba bir tip olarak tasavvur etmemin sebebi akademik endoktrinasyondu. Ya da hayvanlara vahşi, biyolojinin konusu, duygusuz makineler olarak yaklaşmamın sebebi de buydu. Bu insanla veya bir hayvanla karşılaşsam evet, ben bir kentliyim, onunla duygusal bir yakınlık kurmam çok güç, eğer onu evcil bir konsepte sokamayacak, ne bileyim, bir video oyununun içinde yönetemeyeceksem filan. Bu insan, tarihin konusudur ben modern insan için, geçmiş’e dönmem, bir balıkçı beldesine taşınsam bile, oranın da yavaştan kentleştiğini görür, bu durumu internet kimliğim üzerinden şikayet ederim. Yani geçti o işler, geçmiş hakikaten geçmişte kalmış, bunu kabul etmeli. Kaldı ki doğa hiç masum değil, oldukça zor ve çileli. Onu romantize etmemizin sebebi, dünyadan; gezegenden kurtulma, yokluğa çekilme isteğimiz olmalı.

(sabaha doğru, gün çözülürken ben uyuyordum, o sıra kar yağmış. Ama uyandığımda seyrettim, dışarda, çatıların üzerinde biriken hiçbir şey yoktu. Bu yazıyı gece yazdım, şimdi gündüz, 360°’lik bir seyretme becerisinden mahrum varolma gücüm, mükemmel bir çemberden oldukça uzak, ilerleyen saatlerde yine bir düşüş eğrisine girecek, düşüş akşamın tam kıyısında iyice azalacak ve karanlık arttıkça, sesler çekildikçe, neyse ki, biraz yumuşayacak)

Yani… her şey şimdi’deydi. Zaman geçiyordu, teknoloji; gezegenin üzerinde, atmosferden ayrı, ikili sisteme dayalı yeni bir tabakayı çoktan örmüştü bile. Tutsaklığın mı özgürlüğün mü yeni biçimi bu. Eski bir devre doğsaydım da oraya alışamayacaktım, bir Mars kolonisine yerleşseydim; muhtemelen orada da atmosferdeki ölümcül karbondioksit miktarını sürekli eleştirecek, yapay ağaçların mutlu olmama yetecek kadar fotosentez yapamadığından boyuna yakınıp duracak, bir kulp bulacaktım. Çocukluğumda çok mu mutluydum sanki, değildim. Şu an mutluysam, ya da hiç değilse, birazdan mutlu olacaksam, bu kârımdır.

Fakat kendimin temel eğilimlerine hakim olacak kadar büyüdüm. Bir yazgı bu. Karakterin, genetiğin, çevrenin; insani tüm elementlerin ipliğiyle örülmüş bir insan kozası bu. Ben. Kendi kendini imha edememek için, endişe duygusuyla blokaja uğratılmış; ayak yoluna şeytan oturtulmuş, ruhu kasıtlı olarak sürekli huzursuz bırakılan bir kişi bu. Bir ara işler yolunda gidiyordu, diyordum ki ‘’o kadar da zor değilmiş’’. Bir yanılgıydı bu düşünce. Bir molaydı bu, günün yorgunluğunu gecenin örtmesi gibi, varlıktan yokluğa çekilmek gibi bir paydos süreciydi sadece. Küçük farklarla, yeni yazılar doğuran bir yazı yazma makinesiyim ben. Yazı yazma otomatı.

Lanetimi severek yazımı bitiriyorum.        

Comments

talos dedi ki:

“bazi insanlari yara oldurmuyor, muhatapsiz kalmak olduruyor”

Bir cevap yazın