Olduğumuz Yere Nasıl Geldik

“… Teoloji tarihçisi Walter Wink gibi insanlara göre, yaklaşık 8-10 bin yıl önce çeşitli nedenlerden dolayı iyi hayatın, iyi insanların kötü insanları cezalandırıp onlara hükmetmesi demek olduğu doğrultusunda bir mit oluştu. Anlaşılan bu mit, kendine çar ya da kral adını veren liderlerin otoriter rejimleri altında yaşamayı destekliyordu. Ve benim hâkimiyet toplumları adını verdiğim (kendilerinin üstün olduğunu düşünen insanların diğerleri üzerinde hakimiyet kurduğu) toplumlar, insanları kibar ve ölü hale getiren düşüncelerle programlama üzerinde yükselirler. Böyle insanlar kendilerine her söyleneni yapar.

Kadınlar, iyi bir kadının ihtiyaçları olmadığına inanırlar; ihtiyaçlarını aileleri için feda ederler. Cesur erkeklerin ihtiyaçları yoktur; kralın malını korumak için canlarını feda etmeye razıdırlar. Aynı zamanda ödül ve cezanın haklı gösterildiği düşünce tarzını geliştirdik. Ödül ve cezanın hak edildiği fikrini destekleyen cezalandırıcı adalet üzerine kurulu hukuk sistemleri oluşturduk. Ben, bu düşünce ve davranış biçimlerinin gezegenimizdeki şiddetin özü olduğunu düşünüyorum.

Otoriter yapıları korumak istiyorsanız, insanların bazı şeylerin doğru, bazı şeylerin yanlış, iyi, kötü, bencil ya da fedakar olduğuna inanmaya eğitmek yeter. Ve neyin ne olduğunu en iyi kim bilir? Tabii ki hiyerarşinin tepesindeki kişi. Anlayacağınız zihniniz otorite piramidinde sizden daha yüksekte olan kişinin sizi nasıl yargıladığı konusunda kaygılanmak üzere programlanır.

Bu düşünce kalıplarını geliştirmek hiç zor değildir, çünkü tek gereken, insanların kendilerinin ve başkalarının içinde canlı olandan kopmasını –başkalarının haklarında ne düşüneceğine dair kaygılanmalarını- sağlamaktır. Böylece, bu otoritelerin altında yaşarken, bizi kendimizden ve başka insanlardan koparan ve şefkati çok zorlaştıran bir dil geliştiririz.

Toplumlarımız hâlâ baskıcı. Ancak, kralın yerini oligarşi ile değiştirdik. Bizi bireylerden ziyade çete adını taktığım oluşumlar yönetiyor. Toplumsal değişim çabalarımızın birçoğunda görülüyor ki, bireylerden çok grupların eylemlerinden kaygılanıyoruz. Benim düşünce tarzımda, çeteler hoşlanmadığımız davranışlarda bulunan insan gruplarıdır. Bazı çeteler kendilerine sokak çetesi derler. Beni en az onlar korkutuyor.

Başka çeteler kendilerine çok uluslu şirket diyorlar. Bazı çeteler kendilerine hükümet adını veriyorlar. Bu son ikisi sık sık benimsediğim değerlere ters düşen şeyler yaparlar. Bu çeteler okulları kontrol eder ve birçoğu, öğretmenlerin öğrencilere doğru ile yanlış, iyi ile kötü olduğunu öğretmelerini isterler. Okulların ödül için çalışan öğrenci yetiştirmelerini isterler ki daha sonra hayatlarının kırk senesi boyunca günde sekiz saat anlamsız işlerde çalıştırabilsinler.

Esasında bu, eski yapıların aynısıdır, sadece kralın yerini bir çete almıştır. Bu konuda daha fazla okumak isterseniz G. William Domhoff’un Who Rules America? adlı kitabını öneririm. Dumhoff bir siyasal bilgiler profesörüdür ve bu kitabı yazarken iki işini birden kaybetti; çünkü çetedeki insanların çok parası var ve halkı çeteleri hakkında eğitecek profesörleri finanse etmekten hoşlanmazlar.

Bunları derken, en başından beri baskıcı sistemlerin etkisinde kalan insanların, baştan kötü insanlar olduklarını ve kitleleri alenen manipüle etmeye çalıştıklarını düşünmüyorum. Daha çok, bu yapıyı geliştirdiler, ona inanıyorlar ve yüksek otoriteye bir biçimde yakın olmaktan dolayı kendilerini kutsanmış varsayıyorlar. Ve bunu, görevlerinin bu yüksek otoritenin dünyadaki varlığını korumak olduğunu düşündükleri için yapıyorlar.

Bu, epey zamandır dünyanın başına gelenlere bir bakış açısıdır. Ancak bütün dünya için bu geçerli değildir. Ruth Benedict, Margaret Mead ve başka antropologlar dünyada böyle düşünmeye itilmemiş birçok başka bölgenin varlığını göstermişlerdir. Bu bölgelerde çok daha az şiddet yaşanmaktadır.

Şiddetsiz İletişim, baskıcı sistemlerin etkisi altındaki insanların hayatını daha güzelleştireceğinden emin olduğum düşünce ve iletişim biçimleri sunar. Onlara başka insanların üzerinde üstünlük kurmaktan ve savaşlar başlatmaktan çok daha eğlenceli bir oyun gösterebiliriz.”

“Mesela okullarımıza bakalım. Eğitimsel değişimleri araştıran eğitim tarihçisi Michael B. Katz’a göre, yaklaşık yirmi yıllık bir reform dönemindeyiz. Yaklaşık yirmi yılda bir yurttaşlar kaygılanmaya başlarlar ve büyük risklere girerek öğrenme seviyelerini yükseltmek ve okullarda şiddet gibi sorunları azaltmak için eğitimde güzel değişiklikler yaparlar.

Değişiklikleri başlatırlar fakat beş yıl içinde başlattıkları değişimler yok olur. Class, Bureaucracy and Schools kitabında Katz neden böyle olduğunu düşündüğünü gösteriyor ve problemin, reformcuların okullarda yanlışları gösterip değiştirmeye çalışmalarından kaynaklandığını söylüyor. Ama neyin doğru gittiğini görmüyorlar.

Ancak Amerikan okulları, kuruş amaçları olan çete davranışlarını destekleme işini yapıyor. Hangi çete? Bu durumda, ekonomik yapılanma çetesi, işlerimizi kontrol eden insanlardır. Okullarımızı kontrol ederler ve üç tarihi amaçları vardır.

Birincisi, insanlara otoriteye boyun eğmeyi öğretmek ki işe alındıklarında söyleneni yapsınlar.

İkincisi, insanları dışsal ödüller için çalıştırmaya alıştırmak. İnsanların hayatlarını nasıl zenginleştireceklerini değil, nasıl derece/not alacaklarını, gelecekte nasıl yüksek maaşlı işlerle ödüllendirileceklerini öğrenmelerini isterler. Eğer aslında hayata hizmet etmeyen, fakat çeteye bolca para kazandıracak bir ürünü ya da hizmeti yapacak birini işe almak isteyen bir çeteyseniz, kendilerine “Bu ürün gerçekten hayata hizmet ediyor mu?” sorusunu sormayacak işçiler istersiniz. Onların sadece emredilen şeyleri yapmalarını ve bir maaş için çalışmalarını istersiniz.

Katz diyor ki okullarımızın kalıcı değişimi gerçekten en çok zorlaştıran üçüncü işlevi ise, kast sistemini korumakta ve bunu demokrasi gibi göstermekteki ustalıklarıdır.

Sorun yapılardır, bireyler değil. Okuldaki öğretmenler ve yöneticiler düşman değillerdir. Çocukların iyiliklerine içtenlikle katkıda bulunmak isterler. Burada düşman yok. Esas düşman, ekonomimizi ayakta tutmak için kurduğumuz yapıdır. O zaman okulları insanlara daha iyi hizmet edecek biçimde değiştirmek istersek ne yapalım? Sadece okulları değiştirmekle kalmayıp, aynı zamanda okulların da parçası olduğu daha büyük yapıyı değiştirmeye ihtiyacımız var.

İyi haber bunun mümkün olduğudur. …”

Çatışma Ortamında Barış Dili, Yazar: Marshall B. Rosenberg, Maya Kitap, Çevirmen: Vivet Alevi, Can Baldan

Bir cevap yazın