Öfke hakkında

Çok sinirli gibi gözüken, sinirlenmeye sebep arıyormuş gibi bir hali olan kimseler, aslında sadece bazı nedenler tarafından uyarılmış sıradan kimselerdir.

Çoğunlukla öfke ve nefret duyguları, bizi huzursuz kılar. Her şey bittiğinde bir boşunalık hissi bırakır. ” neden yaptık ki bunu ” , ” böyle olmasa da olurdu ” haklı bir öfke yaşadığımızı düşünsek de gizliden gizliye ince bir suçluluğa sahibizdir çünkü insanlar olarak, şayet incelmiş de bir hassaslığımız varsa, empati duyarız. En tenekemiz bile, bir başkasını düşünmeyi bilir belirli ölçülerde. Sadece psikopati gösterenlerde bu mekanizma işlemez.

Öfke, nefret, düşmanlık, kin, haset. Ne kadar yıkıcı duygular öyle değil mi? Neden varlar. Her şeyin bir nedeni olduğu yönünde bir argümantasyon yapacaksak, tüm bu kötücül duyguların da bir nedeni olmalı öyle değil mi. Vardır. Duygulanımın bir yüzü de bu duygulardır ve onlar, hangi amaca hizmet ettiklerinden azade bir şekilde, bir gereklilik arz ederler. Öfkeye ihtiyacımız vardır, o bir fazlalık değildir. Tıpkı neşe ve sevgi gibi, fazla ve aşırılaştığında cinai noktalara varan şeyler gibi, belirli oranlarda kullanıldığında sakıncasız hislerdir.

Öfkelenmemek mümkün mü? Tüm öfkelerin haklı olması mümkün mü? Her öfke, yatıştırılabilir; daha ortaya çıkmadan önlenebilir mi? Bu lanetli duygu, bizleri evrimsel gelişimimizde sekteye uğratan bir negasyon mu ifade eder? Tüm sistemi öfkelenmek üzerine kurmuş biri, kötülük mü eder? Tüm bunlara yanıtım “hayır” olacaktır.

Negatiflik, aşırı veya ölçülü düzeyde olsun, duygusal bir biçemdir; tıpkı diğer duygulanımlar gibi. Savaşçı olsaydık, önümüzde ölen ekip arkadaşımızın intikamını almak yönündeki dürtüyü doyurmak için çok şiddetli bir öfkeye muhtaç olurduk. Demek ki bu duygunun ölçüsüz biçimleri, toplumsal hafızada yeri olan şeyler. Bir konuşmacı olsaydık, bir söylev verseydik; haklı çıkarılmış bir öfkeyi; belagatimizle kitleleri etkilemek için uygun dozda kullanırdık. Gerek erk sahipleri gerek erk sahiplerinin karşıtları, bu türden bir öfkeyi, her iki grup da kendilerini haklı çıkaracak şekilde kullanıyor. Demek ki bizler gayet öfkeyle endoktrine varlıklarız. Mizah, satir vb. hicve dayalı türlerde muhatabını alaşağı etmek isteyen hicivcinin gazı “sevgi” olabilir mi? Düşük bir ihtimal. Alay duygusunda kinik ve dışlayıcı bir yön vardır. Bunu sezeriz.

Kültür sanat ürünlerinde etkileyici, dahiyane kötülerin; villain’ların varlığı okurun-izleyicinin zaten içine yerleşik kötücül dürtünün pandora kutusunu açarak, bu gizil; potansiyel halinde bekleyen sevgi kadar doğal duygunun katarsisini sağlar. Sizler de bilirsiniz ki bazen parçalamak isteriz. Kötünün şişirilmesi değil bu; iyiyle olan zıtlığında, onun anlam ve rolünü hakkıyla kendisine teslim etmek.

Dahiyane kötüler, bizlere vicdani; empatik kırılmalar yaşatır. Onlar olmasaydı ahlakımız boş bir havuz olurdu. Suçluluk duygusunun zihinlerine uğramadığı ve bu yüzden de iyi-kötü ayrımı yapma zahmetine katlanamayan tipolojiler sunardık. Empati duygusu olmayan kişiler böyledir. Eylemin ne’liğinden, niteliğinden çok kibirlerini ne kadar okşadıklarıyla ilgilenirler. Bu karakter yapısına sahip kişiler, ayrı bir yazı konusu olacak kadar karmaşık olup; onların da ontolojik bir değerleri vardır.

İyi olanı hep pozitif duygularda aramaya yönelik psikolojik bir mekanizma geliştirmişizdir fakat bu türden çiğ bir algı, aklın gelişmesi bakımından, ölümden beterdir. Tüm savaşlar, çıkaranlarınca iyicil sebeplerle açıklanır. İcra edilirken agresyona yani öfke temelli duygulara yaslanan bu fenomen, savaş kazanıldığında şenlik doğurup pozitif bir kimlik kazanır.

Sizlere daha da ilginç bir bilgi sunayım mı: Penetrasyon yani birbirini seven çiftleri birleştiren cinsel aygıt; yumuşak değil sert dürtülerle işler. Yeteri kadar sert olmazsa bir dominasyon problemi doğurur ve aşk, çözülür; bir buzdağının altına saklanır; hemcinsine ilgi duymaya yönelik yani bu tür bir heteroseksizmden paçayı kurtarmış gibi görünen iletişimler bile böyledir.

Görebiliyor musunuz, iyi ve kötüye; öfke ve neşeye dair söylencelerin kurgusallığını, tüm bunların ötesinde; yalnızca nevrozlarla açılan bir zihnin tanıyabildiği bir ülkenin; başka bir diyarın olduğunu.

Belki bir tek aşk vardır bu polarizasyondan kurtulan. Öyle ki, en çirkin ayrılıkların bile aşkın doğurduğu tutku karşısında bir kazananı yoktur.

Saygıdeğer kötülüklere.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir