Pierre Boulez’in uyguladığı seçme yöntemi önümüze beş müzik eseri çıkardı. Bu eserler arasındaki ilişkiler ne bir şecere ne de bir bağımlılık; bu eserlerinden birinden ötekine bir ilerleme çizgisi ya da bir evrim söz konusu değil. Daha çok sanki bu eserle semi-aleatoirement seçilmişler ve birbirleriyle reaksiyona girecekleri bir çember oluşturuyorlar. Böylece, yalnızca bu beş eser için geçerli olan özel bir müzikal zaman profilini çekip alabileceğiniz bir sanal ilişkiler kümesi dokunuyor. Pekala Boulez’in başka dört beş eser seçmiş olabileceğini kavrayabiliriz: o durumda elimizde başka bir çember, başka reaksiyonlar ve ilişkiler, müzikal zamanın veya zamandan farklı başka bir değişkenin başka bir biricik profili olurdu. Bu bir genelleştirme yöntemi değil. Müzik örnekleri olarak seçilen eserlerden yola çıkarak “işte, müzikal zaman bu” dedirtecek soyut bir zaman kavramına yükselmek söz konusu değil. Belirli koşullar içinde belirlenmiş kısıtlı çemberlerden yola çıkarak zamanın özel profillerini türetmek, sonra da bu profilleri üstüste koyarak gerçek bir değişkenler haritasına ulaşmak gerekiyor; ve bu yöntem müzikle ilgili olduğu gibi binlerce başka şeyi de ilgilendirebilir.

Boulez’in kesin olarak belirlediği çemberde zamanın özel profili asla müzikal zaman sorununu tüketeceği iddiası taşımıyor. Görmüştük ki atımlı bir zamandan atımlı olmayan bir zaman türü çıkıyordu ve bu atımlı olmayan zaman yeni bir atımlama biçimine varıyordu. Ligeti’den gelen 1 no’lu eser belli bir atım boyunca atımlı olmayan bir zamanı monte ediyordu; 2, 3 ve 4 numaralı eserler bu atımlı olmayan zamanın farklı görünümlerini geliştiriyor veya gösteriyorlardı; Carter’ın 5 numaralı son eseri ise atımlı olmayan zamandan yola çıkarak orijinal, çok özel, çok yeni bir atım biçimini nasıl bulabileceğimizi gösteriyordu.

Atımlı zaman, atımlı olmayan zaman; bunlar tümüyle müzikal, ama aynı zamanda bambaşka bir şey de. Sorun atımlı olmayan zamanın tam tamına ne olduğunu bilmek. Biraz da Proust’un “saf haliyle birazcık zaman” adını verdiği şeye tekabül eden bir yüzergezer zaman türü. En apaçık, en dolaysız karakteri bakımından, atımlı olmayan dediğimiz bu zamanın süre olduğunu, ölçü ister düzenli, isterse düzensiz, ister basit ister karmaşık olsun ölçünün elinden kurtulmuş bir zaman olduğunu söylemeliyiz. Atımlı olmayan bir zaman karşımıza her şeyden önce türdeş olmayan, niteliksel, birbirleriyle kesişmeyen bir süreler çoğulluğu çıkarır. Bunlar birbirlerine nasıl eklemlenecekler,çünkü açıkçası en genel ve klasik çözüme varmayı hedeflemiştik. Bu da bütün hayati sürelere ortak bir ölçüyü ya da ölçülü bir kadansı atfetmeyi zihnimize bırakmaya dayanan en genel ve klasik çözüme başvurmayı herhalde reddettiğimiizden buunları nasıl eklemleyeceğiz birbirleriyle. Ta baştan böyle bir çözüm tıkalı görünüyor.

Tümüyle farklı bir alan gidersek günümüzün biyologları ritimlerden bahsederken benzer sorularla karşılaşıyorlar diye düşünüyorum. Onlar da türdeş olmayan ritimlerin birleştirici bir biçimin yönetimi altına girerek eklemlenebileceklerini inanmayı reddediyorlar. Hayat ritimlerinin, mesela 24 saatlik ritimlerin eklemlenmelerini onları biraraya getirecek bir üstün biçimle, hatta daha temel süreçlerin düzenli veya düzensiz bir sekansıyla açıklamaya çalışmıyorlar. Bu eklemlenmeleri hepten bambaşka bir yerde, hayat-altı, hayat-berisi, heterojen (türdeş olmayan) sistemleri katedebilen moleküler titreşim-yaratıcılar (oscillateur) nüfusu adını verdikleri şeyde, yani eşlendirilmiş titreşimli moleküllerde arıyorlar –ki bunlar da bu süreçte, ayrı ayrı kümeleri ve süreleri katetmeye girişecekler. Eklemleme birleştirilebilir ya da birleştirici bir biçime bağlı olmadığı gibi, metrik, kadanslı, düzenli ya da düzensiz herhangi bir ölçüye bağlı da değildir. Farklı katmanlarda ve farklı ritimlerde salıverilmiş bazı molekül çiftlerinin faaliyetlerine bağlıdır. Müzikte de benzeri bir keşiften bahsedilebilmesi salt bir metafor değildir: notalar ya da saf tonlar yerine ses molekülleri. Tümüyle heterojen ritim katmanlarını, ritim katmanlarını katedebilecek eşlenmiş ses molekülleri. İşte atımlı-olmayan zamanın ilk belirlenimi bu. Bir özneye (Ben), hatta bir biçimle maddenin kombinasyonuna atfedilmeyecek belli bir bireyleşme tipi var. Bir manzara, bir olay, günün bir saati, bir hayat ya da bir hayat parçası… bunlar başka türlü işlerler. Müzikteki bireyleştirme sorununun, kuşkusuz çok karmaşık olmakla birlikte, bu ikinci paradoksal bireyleşmeler tipinde olduğunu hissediyorum. Bir cümlenin, müzikte küçük bir cümleciğin bireyleşmesi denen şey nedir? En ilkel seviyeden, görünüşke en kolay olanındanyola çıkmak istiyorum. Bir müziğin bize bir manzara hatırlattığı olur. İşte Proust’daki o ünlü Swann sahnesi: Boulogne Korusu ve Vinteuil’ün minik cümlesi. İster çağrışımla, ister sinestezi denen olgularla seslerin renkleri hatırlattığı da olur. Son olarak, operalardaki motiflerin kişilere bağlandıkları, mesela bir Wagner motifinin bir kişiye işaret etmeye hasredildiği de olur. Böyle bir dinleme tarzı boş ya da önemsiz değildir; belki belli bir gerilim azaltma düzeyinden buradan geçmek de gerekir, ama bunun yeterli olmadığını herkes biliyor. Çünkü, daha gergin bir düzeyde, manzaraya gönderen artık ses olmayı bırakır, aksine müzik bizzat içerdiği tam anlamıyla sesli bir manzarayı kuşatır (Lizst’te olduğu gibi). Bu renk mefhumu için de söylenebilir ve sürelerin, ritimlerin, daha somut olarak tınıların bizzat kendilerinin renklerden, görülebilir renklerle örtüşmeye gelen ve görülebilir renklerle aynı süratlere ve aynı geçişlere sahip olmayan tam anlamıyla sesli renklerden oluştuğu düşünülebilir. Üçüncü mefhum, yani kişilik için de öyle. Operada belli bir kişilikle bağlantılı motifler ele alınabilir; ama Wagner motifleri yalnız dış bir kişiliğe bağlanmakla kalmazlar, dönüşürler, atımlı olmayan, dalgalanan bir zamanda özerk bir hayat kazanırlar ve böylece bizzat kendileri, kendi başlarına, müziğin içinde kuşatılmış kişilikler haline gelirler.

Bu üç farklı mefhum, sesli manzaralar, duyulabilir renkler, ritmik kişilikler böylece altında atımlı olmayan bir zamanın çok özel tipten bireyleşmelerini ürettiği görünümler olarak beliriyorlar.

Sanıyorum hiçbir bakımdan madde-biçim terimleriyle düşünmemek durumundayız. O kadar ki, basitten karmaşığa giden hiyerarşiye, madde-hayat-ruha hemen bütün alanlarda inanmayı ardımızda bırakmış bulunuyoruz. Hatta hayatın maddenin bir basitleşmesi olduğunu bile düşünmüşüz; hayat ritimlerinin birliklerini ruhsal bir kuvvette değil, aksine moleküler eşleşmelerde bulacaklarına inanılabilir. Bütün bu madde-biçim hiyerarşisi, daha az ya da daha çok ilkel olan bir madde ve daha az ya da daha çok bilgili olan bir sesli biçim; dinlemeyi bıraktığımız ve bestecilerin üretmeyi bıraktığı şeyler tam da bunlar değil mi? Burada oluşan, çok iyi işlenmiş bir ses malzemesidir, bir biçimi alacak ilkel bir madde değildir artık. Ve eşleştirme bu çok iyi işlenmiş sesli malzeme ile kendi başlarına sesli olmayan, ama onları değerlendirilebilir kılan malzemeyle sesli ya da duyulabilir hale gelen biçimler arasındadır. İşte Debussy, Dialogue du vent et de la mer (Rüzgarla Denizin Diyaloğu). Malzeme kendi başına duyulabilir olmayan bir gücü, yani zamanı, süreyi, hatta yeğinliği duyulur kılmak için oradadır. Madde-biçim çiftinin yerine malzeme-güçler çifti geçmektedir.

Boulez: Eclat. Çok iyi işlenmiş olan bütün bu sesli malzeme, sesleri gidererek, kendi kendilerine sesli olmayan, biri genel olarak üretimin zamanı, diğeri genel olarak düşünmenin zamanı diye tanımlanmış iki zamanı hissedilebilir ve işitilebilir kılmak için yapılmıştı. Demek ki basit madde-maddeyi biçimlendiren sesli biçim çiftinin yerine işlenmiş bir malzeme ile ancak bu malzeme sayesinde algılanabilir olacak farkedilemez güçler eşlendirmesi geçiyor. O halde müzik sadece müzisyenlerin işi değil, çünkü dışlayıcı ve temel unsuru artık yalnızca ses değil. Kullandığı unsur besteci tarafından işlenmiş sesli malzemenin algılanabilir kılacağı sesli olmayan güçlerin toplamıdır; öyle ki bu güçler arasındaki farklar, bu güçlerin bütün diferansiyel oyunları da orada algılanabilecektir. Hepimiz benzer meselelerle karşı karşıyayız. Mesela felsefede: klasik felsefe önüne bir tür ilkel düşünce maddesi, bir akış koyuyor ve bunun kavramlara veya kategorilere tabi kılınmasına çabalıyordu. Ama gitgide, filozoflar kendi başlarına düşünülebilir olmayan güçleri hissedilebilir kılmak için son derecede karmaşık bir düşünce malzemesini işlemeye çalıştılar.

Mutlak kulak yoktur; sorun imkansız bir kulağa sahip olmaktır –kendi başlarına duyulabilir olmayan kuvvetleri duyulabilir kılmak. Felsefede de söz konusu olan imkansız bir düşüncedir, yani düşünülebilir olmayan güçleri son derecede karmaşık bir düşünceler malzemesiyle düşünülebilir kılmak.

Gilles Deleuze
Çeviren: Ulus Baker