Menü Kapat

Meursault sendromu ve 21. Yüzyıl

Albert Camus’un yabancı(L’étranger) isimli romanını sanıyorum ki çoğumuz okuduk. Bir klasik olarak benimsedik ve bıraktık, başka kitapları okuduk. Kütüphanemizde bir ‘yabancı’ durdu lakin her daim.  Kitabın kahramanı Meursault’u hatırlıyorsunuz. Yine de biraz hatırlatayım: Kendisi bir Fransız, Cezayir’de yaşıyor. Bir ofiste masasında, Ankara’da memurmuşcasına çalışıyor. Annesinin ölümü ve ardından bir arabı öldürmesini(bknz: Cure-kill the arab) hatırlıyorsunuz zaten.

Peki Meursault’u bırakalım. Çevreye bir bakalım. Etrafta ne görüyorsunuz? her gün insanlar sürekli bakarlar: yolda bakarlar, otururken bakarlar, kafede bakarlar, barda bakarlar, işte bakarlar, yorgun bir günün akşamında şehre bakarlar. Peki siz ne görüyorsunuz? gördüğünüz şeylerin adı ne? Hayat? Dünya? Evren? Bunlara bakıyorsunuz. Peki bunlarda ne görüyorsunuz? Koşuşturma, Savaşlar, stratejiler, ticaret, sürekli dönen bir borsa, bir piyasa, konserler, şarkılar; insanlar hep bir şeyler yapmaya çalışıyor. Bir şeyleri kovalıyorlar.Evet. Bu bir kovalama. Doğduğumuzdan beri bir şeyleri kovalıyoruz. Bize otomatikman bir amaç koyuluyor. Biz de aç köpekler gibi onların peşinde koşturuyoruz. Onları çiğnerken başka bir amaç çıkıyor ve bu sefer ona atılıyoruz. ve hala NLP danışmanları “kendinize bir amaç koyun” diyor. Bir şeyler için yaşayın! Ne gibi mi? ah.. evet.. Daha iyisi için yaşayın sevgili dostum daha iyisi için!

Peki bu saf ve çok kere tekrar edilmiş soruyu zihninizde kendinize sorun. Neden yaşıyorsun? Bu koşturman niye? Annen huzur evinde kalmasın diye mi? ay sonu Yunan Adalarını mı gezeceksiniz? Çocukların mı var?

insanlık tarihinin başını düşünelim. Tarıma yeni geçilmiş, köpek evcilleştirilmiş, insan toplulukları yeni yeni şekillenmiş. Ve biri çıkıp diyor ki: “olum biz ne yapıyoruz lan burada?” Cevabı muhtemelen önce “tarım yapıp yeni ürünler hazırlıyoruz, sonra da onu yeyip ürüyoruz sonra daha çok tarım yapıp yeni ürünler çıkarıyoruz” olurdu. ondan sonra: “ticaret yapıyoruz para kazanıyoruz” Ve en sonunda: “ölmemeye çalışıyoruz” olurdu.

21. yüzyıl insanına sorduğumuzda bu soruyu ne cevabını alırız? Ürünler için yaşıyoruz. Ay sonu paramızı çeksek de şu yeni çıkan xxxx i alsak. etraftan da bize reklamlarla bu ürünleri tanıtıyorlar. Ülkemiz “vatanın için yaşa” diyor, Din “Tanrı için yaşa” diyor. Sana vatandaşlık ürününü ve inanç ürününü pazarlıyorlar. Sana hedef veriyorlar. Ucunda güzel bir şey elde edeceğini sanıyorsun. Ama hayır. orada sadece başka bir amaç var.

Ve atom bombası atıldı. Uğruna çabaladığımız dünyada bize söylediklerinin yalan olduğunu öğrendik. Ve düşündük: “eğer yüzyılların insanlık birikimi sadece kendi kendini yok etmeye yarıyorsa ve insanoğlu da buna programlandıysa biz neden varız?”Bunu soran 20. Yüzyılın son yarısıydı. babanız, anneniz, dedeniz, ya da siz. Bunu içinizde bir yerlerde siz de sordunuz. Şu an Etilen’e gelmiş ve buraya kadar okumuş iseniz bunu siz de kendinize sordunuz. Ama derinlemesine içine dalamadınız çünkü araya hep bir iş bir ‘amaç’ girdi.

Siz de etrafınızdaki her şeyin sahte olduğunun farkındasınız. Müzik, medya, popüler kültür, alt kültür, aidiyet duygusu yaratan her şey. Siz hiçbir şey hissedemiyorsunuz. Hissediyormuş gibi olmak içinse kendinizi bu kalıplara sokuyorsunuz. “Bir şeyin parçası olmak”

Meursault’u öldürdüler. Onu giyotine mahkum ettiler. Onu giyotine mahkum ettiler çünkü o maskelerini çıkartmıştı. Hissetmek inandırılmak ait olmak istememişti. Onu mahkum ettiler çünkü bütün bunlar onun için önemli değildi. Fransa Cumhuriyeti’nin bir vatandaşı olmak, Tanrı, Annesinin ölümü… Mutlak yalnızlığıyla bütünleşmişti. ve kendi içine dönmüştü. “His” maskesini çıkartmıştı. hiçbir yere ait değildi. Sadece denize girmeyi ve sevgilisiyle vakit geçirmeyi, balkonda oturmayı ve sütlü kahveyi seviyordu. Ve onu giyotine mahkum ettiler.

ölümünden bir kaç gün önce hapishanedeki hücresine bir papaz girdi. aralarındaki diyalog şöyle oldu:

O zaman, bilmiyorum niçin, içimde birşeyler deşiliverdi. Avazım çıktığı kadar bağırmaya başladım, hakaret ettim, duasını istemediğimi, yok olmaktansa yanmanın daha iyi olduğunu söyledim. Cüppesinin yakasına yapışmıştım, içimin, sevinç ve öfkeyle karışık bütün taşkınlıklarını üzerine boşaltıyordum. Ne kadar da dediklerinden güvenli görünüyordu değil mi? Oysa onun güvendiği şeylerden hiçbiri bir kadın saçının bir tek teline bile değmezdi. Yaşadığından bile emin değildi, bir ölü gibi yaşıyordu çünkü. Bense ellerim bomboş bir adam olarak görünüyordum, ama kendimden emindim, her şeyden emindim, hem ondan çok daha emindim. Yaşadığımdan emindim ve gelmekte olan ölümden emindim. Evet, bundan başka bir şeyim yoktu benim. Ama, hiç değilse bu gerçeğe, onun bana sahip olduğu kadar sahiptim. Daha önce de, bu anda da haklı olan bendim ve her zaman da haklı olmuştum. Şöyle yaşamıştım, böyle yaşayabilirdim. Şunu yapmış, bunu yapmamıştım. Filan şeyi yapmadımsa, falan şeyi yapmıştım. Peki, sonra? Sanki bütün yaşamımda, kendimi haklı çıkarmak için bu dakikayı, şu şafak vaktini beklemiştim. Hiç, hiçbir şeyin önemi yoktu ve bunun niçin böyle olduğunu da biliyordum. O da biliyordu. Geçirdiğim bütün bu anlamsız hayatta, geleceğimin ta derinlerinden, henüz gelmemiş yıllar içinden, karanlık bir soluk bana doğru yükseliyor ve yaşadığım yıllardan daha gerçek olmayan yıllardan bana sunulan ne varsa, hepsini aynı düzeye getiriyordu. Başkalarının ölümü, bir ananın sevgisi ne umurumdaydı benim? Başkasının Tanrısından bana neydi? Başkalarının seçtiği, kabullendiği hayattan, yazgıdan bana neydi? Değil mi ki, bir tek yazgı, beni ve benimle birlikte, onun gibi bana “Kardeşim,” diyen bir sürü ayrıcalıklıyı seçecekti! Anlıyor muydu acaba, anlıyor muydu ki herkes ayrıcalıklıydı. Zaten yalnız ayrıcalıklar vardı. Ötekileri de bir gün mahkûm edeceklerdi. Kendisi de yargıyı yiyecekti. Adam öldürmekle suçlandırılıp anasının cenazesinde ağlamadı diye idam edilseydi ne önemi olurdu bunun. Bence Salamano’nun köpeği de karısı kadar değerliydi. O ufak tefek otomat kadın da, Masson’un evlendiği Parisli kadın kadar, ya da benimle evlenmek isteyen Marie kadar suçluydu. Raymond, Celeste kadar dostum olmuş, Celeste, Raymond’dan daha değerliymiş, değilmiş ne önemi vardı? Marie, bugün dudaklarını bir başka Meursault’ya verdiyse, bundan ne çıkardı? Anlıyor muydu ki, bu hükümlü… geleceğimin ta derinlerinden… Bütün bunları bağıra bağıra söylerken neredeyse tıkanıyordum. Ama, papazı elimden kurtarmışlardı çoktan. Gardiyanlar bana gözdağı veriyorlardı. Ama, o, gardiyanları yatıştırdı ve bir an sessiz sessiz yüzüme baktı. Gözleri dolu doluydu. Sırtını döndü, çıkıp gitti.

Bizler “Meursault sendromu” yaşıyoruz sevgili dostlar.  Hepimiz. Farkındayız ya da değiliz. koşturuyoruz, ama neden koşturduğumuzun farkında değiliz. Aslında daha şairane söylemek gerekirse:

Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında;
Yekpare, geniş bir anın
Parçalanmaz akışında.

Her şeyi anlamlandırmaya çalışmayın. Emin ve mutlu olun. İyi günler dostlar. Giyotinden uzak, esen kalın.

alıntılanan kitap: Albert Camus- Yabancı CAN YAYINLARI
şiir: AHMET HAMDİ TANPINAR

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.

paylaşım