zaman, kendi içinde çok öncesinden durdurulmuş bir döngüdür.

eğer her şeyi en başından beri izleyebilseydik, ne görürdük, düşündünüz mü hiç? kendi amaçları doğrultusunda, güç’e yenik düşmüş aç gözlü bir yaratı.

ilk başlarda sadece kendine yetebiliyordu. ama her zaman daha fazlasına ihtiyaç duyduğu için, büyümesi gerektiğini fark etti. büyümeli ve daha fazlasına sahip olmalıydı. o kadar yavaş ve sıkıcı ki.. çok kötü bir nboom deneyimi gibi sanki, hiç gitmeyecekmiş gibi kanında dolanan yage, bu seni öldürüyor.

kendini tanımayacak kadar uzun süre sonra, ilk yaratılış; adem. bir sonraki sonsuzluğu bekleyemez, ademin “kanından” yaratılan havva. peki ya şimdi ne olacak? evet 2 insan dans edebilir, ama bundan daha fazlasına ihtiyacımız var.

dünya nüfusu henüz 4. kabil, habili öldürüyor. Zaman’ın buna ihtiyacı var. Acılı ve donuk olduğu sürece yaşantımız, daha fazla beslenebiliyor.

Bu daha çok, boktan bir gününüz ile güzel bir gününüz arasındaki farkı yorumlamakla alakalı.

Sıkıldığınız, iğrenç bir işte çalıştığınız, kötü bir haberin geldiği günlerde, zamanın ne kadar yavaş geçtiğini fark ettiniz mi hiç? peki ya tam tersi, mutlu olduğunuz, sevgilinizle güzel vakit geçirdiğiniz, akşam belirtilen saatte evde olmanız gereken günlerde, zamanın ne kadar hızlı ve umursamazca aktığını fark ettiniz mi?

Zamanın hoşuna giden ve sizin için “kötü” olan bir gün asla 24 saat sürmez. Öyle bir gün ortalama 35 saat sürmektedir ve zıt karşılığında ise zamanın hiç sevmediği sizin için “güzel” olan bir gün ortalama 17 saat sürmektedir.

çünkü, O sizin en yoğun, yapışkan, tıkalı an-ı-larınızla en verimli şekilde beslenebiliyor, işte bu yüzden mutlu olmanıza ihtiyacı yok!

bildiğiniz gibi, hepimiz gözlerimizle bir film çekiyoruz. buna “dünyadaki hayat” diyebilirsiniz. ne dediğinizin pek bir önemi yok. ve bildiğiniz gibi O’nun bir yansıması olarak, bir rüzgar gibi yüzümüze çarpan “zamanın” içinde kendi yansımalarımızla boğuşuyoruz.

bu daha çok, 20 yaşındaki bir insanın “kendimi 60 yaşında gibi hissediyorum, ruhum çok yorgun” demesinin altında ki pis kokuyu açıklıyor. “şimdi” dediğimiz “O”nu 3 farklı yansımayla birlikte yaşıyoruz.

Geçmiş; bölünerek ve silinerek geleceği oluşturuyor. bu bölünme ve silinmelerin aksi durumunda ise, geleceğimiz geçmişimizin tekrarı olmaktan öteye gidemiyor.

Gelecek; kalemini geçmişin silgi tozlarından yaratan bir sihir numarası. hiçbir zaman nasıl olacağını bilemiyoruz ama aslında hepsini yazan ve çok öncesinde yaşayanda bizleriz.

Şimdi; O’nun kendisi. Eğer “şimdi” ye sahip olabilirsek, zamanın kendisine de sahip olabiliriz.

Bunun için çok yaşlısın.

yapmamız gereken tek şey, onun boş bir anını yakalamak:
bir gün boyunca gözlerinizi hiç ayırmadan bir saate bakmayı denediniz mi?

zamanı ölçebildiğimiz tek esas gerçeklik olan, her yerde, her mekanda, her telefonda -yani insanda bulunan “saat” in, yıllardır içimize işlenmiş ve kabul ettirilmiş bir ajan olduğunu nasıl bilebilirdik ki…

-2. seçenek, tüm dünya insanları olarak, bütün bir gün boyunca hiç gözlerimizi ayırmadan saat(ler)e baksaydık, ne olurdu?

bu evren sadece insanlar için yaratılmadı, bu evren hiçbir zaman insanlar için yaratılmadı. hepsi “kendisi” içindi.

bir çember düşünün ve çemberin tam ortasında küçük bir nokta. çemberin sınır çizgileri, birbirini takip eden ve kendi küçük sonsuzluğunda sürekliliğe sahip olan “geçmiş ve geleceğimiz.”  çemberin ortasındaki nokta da biziz. ve çember; şimdi.

ve o çemberi kayıt yapmakta olan bir göz olarak düşünün. bu durum doğal olarak ikinci bir çemberin (göz’ün) varlığını kesin kılacaktır. birbirine yatay paralellikte, kendilerinden bir haber iki gerçeklik, sıkılmadan aynı şeyleri yaşayan.

peki “neden milyon yolunuz varken tek bir yoldan gidiyorsunuz”?

M teorisi:

“Bu kuram 5 farklı sicim kuramı’nı birleştirmiştir ve 10 yerine 11 boyutlu bir evren resmi ortaya koymuştur. Şu an bilinen 3 boyutlu evrenimizi, çok daha büyük ölçülerde daha fazla boyuttan oluşan bir uzay-zaman içinde dolaşan üç boyutlu bir zar olarak tanımlar. İçinde yaşadığımız evrenin 11 ya da daha küçük boyutta bir uzay-zamanda bir ada (bir D-zar) olabileceği ve bu uzay-zamanda benzeri birçok evren olabileceği bu teoremle ortaya konuluyor.” -vikipedi, özgür ansiklopedi

eğer hepsini “şık” diye boyayabilseydik ve bunları yaptığımızdan dahi haberimiz olmasaydı, yani bundan bir milyar yıl öncesini bile yansıyan atomlarımız sayesinde biliyor olup, 10 dakika öncesini hatırlayamadığımız için kendimize kızıyor olsaydık, o zaman anılarımızı şimdiye taşıyabilir miydik? bundan yıllar önce yaşanmış bir an’ı, tam şu an dilimi içinde tüm gerçekliğiyle yaşayabilir miydik?

bilinmezliğin sembolünü taşıyan her şeyin teorisi belkide sadece “m” değildi, en başından beri biliyor olduğumuz ama asla hatırlayamadığımız o küçük şey “Memory Theorem” di…

(“zamanla” güncellenecektir.)

O Kadın için.

zaman

Zaman, dalgalar şeklinde dağılmış bir yoldur. İçinde bulunduğumuz sabit çizgi, kendi zamanımızı eşit ve stabil tutmaktan fazlası değildir. Eğer zamanın sınırlarına doğru gidersek ne mi olur? Zamanın sınırlarında, durmaya yakın bir hiçlik vardır. Dünyanın  kutup çizgileri gibi, en uç noktalarda yoğunluk hat safhadadır. Ağırlaşmış, bütünleşmiş ve yok oluşun çizgisine gelmiş bir “zaman”. Peki orada ne göreceğiz? Buradakinden farklı ne bulacağız orada kendimiz için? Bir solucan deliği yaratmanın imkansız olduğu bilim tarafından bilinen bir gerçek olsa da, olası bir  ihtimalle yaratılan solucan deliğinin bir mikro saniye içinde yok olacağı söyleniyor. O bir mikro saniyeyi gözlemleyebilseydik ne görecektik peki? Şimdi gördüklerimizden çok da fazlasını değil. O an, o bir mikro saniye içinde yap(a)mayacağımız tek şey zamanı ölçmek olacaktı. Buradakiyle tek fark, kontrolü bir kez olsun Onun gücüne bırakmak ve izlemek olacaktı. Küçük bir kıvılcım, hepsi bu kadar. Ardından gelen kıpırtısız sonsuz sessizlik. Peki ya bunu dünyamızda yaşamış olsaydık, bir takım uyuşturucu maddelerin insanlığa en başından beri göstermek istenileni sunduğunu varsaysaydık. Göreceğimiz şey karşısında tepkimiz  ne olurdu? Sarmal yapısının içinde eşit dağılmış bir durağanlık. Aynı anda her yerde, her şekilde eşit ilerleyen ama içindeyken bunu görmenizi engelleyen bir zamansal sapma. Kendi solucan deliğimiz, kendimiziz. Ve sınırlarında yaşadığımız boşluk aynı zamanda sabit bir çizgi, dalgalı bir yolun dış kapısı, tam kalbi. Bu durum, içinden çıkılması ışık yılında bir ihtimalle çözümlenebilen “zamanın dışına yolculuk.” Etrafınıza bir bakın, on yıllardır ölçmeye çalıştığınız ve dahice sisteminize alet ettiğiniz “zaman” sizlere ne anlatmaya çalışıyor? Sadece bir mikro saniyeliğine kendi gözlerinizle yakalayın içinde bulunduğumuz sarmal solucan deliğini. Yansımaların örtüştüğü (tekrar ediyorum yankı değil, yansıma) birer karadelik, “ışığı dahi içinde hapseden”, görebildiğimizden fazlası değil, “karanlığı dahi içinde hapseden”, solucan deliğini tarif etmek için bir kağıt silindir şeklinde yuvarlanır ve iki uzak noktanın solucan deliği sayesinde sırt sırta geldiği gösterilir, işte kendi solucan deliğimiz dediğim şeyde bu noktada tam olarak “güneş”. Ne anlatmak istediğini görebiliyor musunuz? Etrafında döndüğümüzü sandığımız tüm bu egoist yapının aslında kendi içine doğru kıvrıldığının farkında mısınız? Sarmal silindir bir düzenin kaotik ritmi. En başta anlattığım gibi, şimdiyi 3 farklı zamanda yaşıyor oluşumuz demektir bu, aynı anda, birbirini saran ve görmemizi engelleyen birer yansıma.

Biz insanlar, bilmediğimiz ve ulaşamadığımız şeylere her zaman en fazlasını yüklemeyi tercih ettik. Karadelik, bunların en üst kısmı. Peki içinde ne bulmayı bekliyoruz, orada evrenin tüm sırlarının yattığına gerçekten inandırabilir miyiz kendimizi? Bana kalırsa karadelikler, sadece bizden oluşan devasa kütleler. Eğer bir gün içlerine girebilirsek, orada kendi yaşanmışlıklarımızdan fazlasını göremeyeceğiz. Peki bu milyar yıllık bir hayal kırıklığı mı olacak? Hayır, bu, en başından beri ulaşmaya çalıştığımız tek gerçek olacak. Hatırlanabilir ve birkaç fedakarlıkla değiştirilebilir bir geçmiş. İzafiyet teorisinin ötesinde, yer çekiminden öncesine dayanan şaşırtıcı bir gerçek. En başında, “hareketin” başlagıcın da, hiçbir karadelik yoktu ve bizim ömrümüzü doldurarak içe doğru çöküşlerimiz, karadelikleri var etmeye başladı. Ama bu sarmal yapının içinde kaçılamayacak tek bir gerçek, şimdinin de bir kara deliğe dönüştüğü ve aynı zamanda karadeliğin içinde de istemsiz bir şekilde süregelen bir şimdinin yaşandığı gerçeğidir. Yani, “yaşanılan” hiçbir şey ölmüyor.  Hepsinin hatıralarımızın içine gizlenmiş ufak kodlar olduğunu anlayacağız. Belki bir gün, benim yerime yine ben, senin için orada olacağım. Karanlığa bakmayı öğrendiğimizde, ne kadar renkli ve şehvetli olduğunu göreceğiz.

Duygular tek inanç kaynağımız, bunu kabullenmenin başka bir yolu yok. Sonsuz bir durgunlukta hissizce sürüklenmekten korkmamamız gerekiyor; bize sunulan tek gerçekten.