BU DÜZLEMDE YÜZLERİNİZİ OKŞAYAN, zihinsel düzlükte büzüşmüş sinirlerinizin sıkıştığı (ya da daktiloyla düzeltilmemiş haliyle “sikistigi”) beyaz gürültüden sürünerek kaçmaya zorlanan bir karınca sürüsü.

Marc Lochner’in İzmir 1888’de açılan sergisinin girizgahı daktiloya çekilmiş kendi yazısından alıntı. Bu yazı binanın dış cephesinde orjinal A4 boyutunun iki misli büyük bir formatta düz zemine basılmış vaziyette karşılıyor izleyiciyi. Marc’ın sergi hakkında kaleme aldığı bir metin. Halihazırda bir iş.

Kendi tarifiyle bu bir yazı olmaktan ziyade bir melodi. Bir bestenin eskizi. Yazının üzerindeki düzeltmeler açıkca seçilmekte. İzleyicinin kulağında sergiyi gezecek bir iç ses, bir soundtrack.

Marc’ın bu asemik* sayılabilecek yazısında anlamı sözel değil görsel ve işitsel olanda aramamızı istediğini varsayıyorum.

Keza serginin bir ismi yok, işareti var :“+”

Marc’a göre bu işaret yatay yüzeylerde bedenlerin çakışmasını ifşa ediyor.

“+” insanın: | ve yüzeylerin: ⎯ çakışmalarını, insanın  fiziksel ve metafiziksel yolculuğunu; yani maddesel ve maddesel olmayanın (ruh ve beden) karşılaşmasını ifade ediyor. Serginin rotasında bu duruma işaret eden parçaların var olduğunu belirtiyor.

Bir transfer deneyinden söz edilebilir. Sergide yer alan fotoğraflarındaki dokunun vücuda gelmesine, diğer duyulara taşınmasına, taşmasına yönelik bir çaba içinde. Cisimsel olana, maddeye, maddenin geçirdiği evrelere, tene, toprağa, tenin ve toprağın gizlediklerine dokunma eğilimi seziliyor.

Marc fotoğrafla deneyimlediği, belgelediği doğal yüzey şekillerinden ilhamla bir başka seride kendi düzlemlerini üretiyor. Altın pigmentli boyayla yer ve gök şekillenmelerini çağrıştırmakla beraber özgün ve benzersiz dokular yaratıyor. Yüzeylerin üç boyutlu yansımaları olarak görebileceğimiz altın kraterleri andıran monokromik resimler bunlar.

Kristal bir küre ardından çektiği sekiz instax fotoğraftan oluşan seriyi de yine bir doku deneyi olarak kabul edebiliriz. Bu seride bütününden soyutlanmış bedenler Marc’ın alfabesinde  |’siz ⎯’lar olmuşlar. Uzuvlarını terketmişler. Organikten maddesizliğe geçiş anının anlık bir kaydı.

Diğer duyulara taşınmasını istediği dokuları canlı bir performans esnasında arzu eden izleyicilerin vücuduna yapışkan dövme olarak uyguluyor. Dövmeler çeşitli boyutlarda düzenlenmiş fotoğraflarının baskıları. Vücuda sirayet ettiğinde teninkiyle fotoğraflardaki coğrafi dokular içiçe geçiyor. Subliminal deneyimleri tetikleyen coğrafyaların izini insan derisi sürünüyor bu kez.

Sergide yer alan bir diğer iş “Tuzul” ise ilk izlediğimde başka bir gezegende görüntülenmiş hissi veren, el kamerasıyla tek seferde kaydedilmiş bir video. Pelteyle örtülü su birikintileri ve tuz kraterleriyle kaplı bir zemin üzerinde rüzgar ve tuz kristallerinin sesiyle yankılanan bir yürüyüş. Yer yer bazı yüzeylere zoom yaparak kristale benzer şekillenmelerdeki optik deformasyonları görüntülüyor.

Video yere serili vaziyette duran Kendi “çift” gölgesini gösteren bir fotoğrafın karşısında yer alıyor. İkisinin de öznesi gizli. Fotoğrafta özne doğaya karışmış, onunla yekvücud olmuş. Videoda ise mikroskop bir göz, bedensiz bir ruh, kuantik bir devinim içinde.

“+” bütünün atomaltı bileşenlerinden, mikro evrenden insan duyusuna açılan bir kanaldan geçiriyor izleyiciyi ve arzu ederse vücuduna bu seyahatten bir hatıra bırakıyor.

Dünyevi maddenin ezoterik derisini kaldırıp bakmak. Marc bunu estetik üretimine taşıyarak eyleme geçirmiş. Tuhaf gelebilir ancak bu sergi yaşamda da algıdaki kadar hiçbir şeyin somut gerçekliğinin olmadığını hatırlatıyor. Fotoğraftaki iki gölge, başka bir gezegende çekilmiş izlenimi veren video. Hatta bir izleyicinin “Fotoğraftaki insan gölgesi siluetini görmeseydim bütün sergiyi bir uzaylı tarafından kaydedilmiş görüntülerden ibaret zannedecektim” dediğine şahit oldum.

Bu yanılsama mümkün mertebe yüzeyin cisimsel olarak sanatçının elinde biçim değiştirmesinin bir sonucu. Yüzeyin muhtevasına nail olmak adına kendi biçimini değiştiriyor da olabilir. Bu eylemi maddenin değişim anının peşindeyken kendi uğradığı mutasyon olarak özetleyebiliriz. Bedenin naturanın bir uzamı olduğunu hatırlamak için kılıfını bir süreliğine terketmesi ne kadar mümkün? Bu serginin seyri bu deneyimi vaad ediyor olabilir.

*Asemik yazının basit bir tanım: bir materyalin yazı gibi görüdüğü ancak potansiyel bir okurun içinde okunaklı sözcükler bulamadığı yazı. (Yazınsal sanatlarda “atomaltı”nın keşfi, Tim Gaze, 2006, çev. Suzan Sarı) kaynak: http://www.poetikhars.com/webblog/televarolus/yazinsal-sanatlarda-atomaltinin-kesfi

“+” 1888’de izlenime sunulacak, birbirini izleyen üç solo serginin ilki. Sütüdyo devam sanat inisiyatifinin hazırladığı sergiler hakkında Burak Dikilitaş’ın kaleme aldığı detaylı bir yazıya aşağıdaki adresten ulaşılabilir:

http://sutudyodevam.org/

Yazı: Etem Şahin
Fotoğraflar: Burak Dikilitaş