Luchino Visconti

Yazının başlığı olsaydı, herhalde “İtalyan Luchino Visconti’ye Almanca Bakışlar” diye atardım. Çünkü bu güzel (ama alttan alta dondurucu ve keskin Kuzey Töton soğukları da seziliyor) çeviri kitabın düzenlenmesinde, yazıldığına göre, Alman Sinemateki’nin (ve bu arada da yayma hazırlayanlar olarak P. W. Jensen ve W. Schütte’nin) katkısı olmuş.

(Elbet ben de yanılabilirim. Ama insan ne yapsa, ne etse kendi özgül ve de karaşın tarihçesinden pek uzaklaşamaz gibi geliyor bana. Ve uzaklaşıldığını söyleyenler ise (ve zaten) doğruyu söylemiyorlar. Neyse…) Kimi yazılarımda belirtmiştim; yaygınlığının aksine, ortam, koşul ve üretim biçimlerinden ayrı ve işte havada asılı duran bir nesnellik olmamıştır bu dünyada, yok! Biliyorsunuz bizim yakın yazın tarihimizde ve de özellikle “İkinci Yeni” Akımı (ben ‘Sıkı Şiir’ diyorum,”hermetique”ten yola çıkıldı belki ama orada kalınmamıştır) konusunda gerçekten ilkel ve iyice dar kafalı (‘filisten’) eleştirmenler nesnel olmakla bilimsel olmayı birbirlerine karıştırırlar. Ne yapalım, bu dünyada şiir, Lavrenti’lerden, ineklik edenlerden bir türlü kurtulamıyor. Akıllannca şiirin tarihte parasız ve beklenmedik yürüyüşünü durduracaklar! Hem de dünya güzeli bir görüşü alabildiğine sevimsiz kılma pahasına!

Evet, ben de, (1968), merkez Mis Sokağı’nda iken, Türk Sinematek Derneği’nde -ve tabii Yeni Sinema dergisinde- çalışmıştım. Sinematek kapandı -Gariptir; Sinematek’in okus pokus edilen filmleriyle yalnız bir berber ve bir de bir gazeteci ilgilendi ama nedense sinema tarihçileri ve eleştirmenleri hiç ilgilenmediler. Bizim “okumuşlarımız” ne geniş meşrepli oluyorlar değil mi?- ve iş giderek ve adeta bir aile vakfına dönüştü. Bunun son kesin kanıtı da şu olmuştur: 13 Mart 1989’da sabahın ayazmda işbu vakfın düzenlediği 8. İstanbul Uluslararası Film Festivali için ilk gün yer ayırtmaya kuyruğa girenlerin, en ön sıralarda bulunsalar dahi kimi filmlerin ve böylece kimi sinema salonlarının işbu ailenin akrabalarına ve arkadaşlarına hepten kapatılmış olduğunu öğrenmeleri olgusuydu. Şaşkınlıkla karşılânan bu uygulama demokrasiye de, dürüstlüğe de aykırı bir oldu bitti değil midir sizce?

Koşa koşa Akdenizlilik, ‘müzik’, ‘opera’lar, Mozart, Verdi, Mahler… ve ‘tarih’ kokan Luchino Visconti’ye geliyorum. (Söyleyeyim; kimi katmanların ‘çürümüşlük’ü ve de ‘çürümüş çiçek’ kokuyor ayrıca. Kısacası, ‘insan’ kokuyor da denebilir mi bilemem.)

Visconti’nin bence en önemli filmlerinden olan Büyük Ayının Soluk Yıldızı’nı (Vaghe Stello Dell’Orsa) işte bu Sinematek günlerinde, 1968’de İtalyanlarda (Casa D’Italia’da) izlemiştim. (Ve Bertolucci’nin Devrimden Önce’sini de.)

Benim, Visconti’den ilk gördüğüm film ise sanırım 1955’te Senso’dur (Günahkâr Gönüller), İstanbul.

Siyasallı arkadaşım Erol Gülercan’la 8 kez gördüğümüz Beyaz Geceler, 1958, Ankara. (1866 Venedik’i, Clara Calamai’nin kollarını açarak gerinmesini de anımsıyorum!)

Ama ben daha çok Visconti’nin hemen hemen bütün filmlerindeki özelliklerinin görüldüğü ‘II Gattopardo’ (Leopar) filmini ele almak istiyorum:
1860, SicilyalI Salina Prensi;
Gerileyen bir sınıf;
Avrupa tutuculuğunun kendisiyle hesaplaşması;
Bir toplumun geri çekilişi;
“Eski ayrıcalıklarını olabildiğince korumak uğruna yeni düzene uymak” isteyenler;
Ya da; çöküş;’
“Ayakta kalmak isteyenler onların arasına karışmalıdır.”;
Bu arada, insansal saptamalar: “Güzelliği gözüyle gören, artık Ölüme yaklaşmıştır.”

Visconti’nin, sinema yaşamına Fransa’da Jean Renoir’la başladığı bilinir; Une Partie de Campagne, 1936.

Sinemanın bir şairi olarak ele aldığım Visconti’yi biraz olsun açındırmak için ‘antropomorfolojiye girmemiz gerektiğini’ de ekleyeceğim. Şairler insana biçim vermezler mi?

Visconti ayru zamanda ‘doymak bilmeyen bir okurdur’ da. (Kendisine ‘Lombardik bir okuyucu’ diyor; Manzoni, Verga, Vittorini, Pavese…)

Bitirirken, Wolfram Schütte’den şunu alıntılıyorum:
“Luchino Visconti’nin filmleri Murnou, Ştroheim ve Losey gibi yönetmenlerin eserleriyle genelde aynı yazgıyı paylaşır. Siyasi ya da ticari kaygılarla uygulanan sansür, filmlerin pek çoğunu adeta tanınmayacak hale getirmiştir, hatta içlerinden bazılarını sonradan ilk yapıldığı biçime yeniden sokmak bile mümkün olmamıştır.”

Lampedusa, II Gattopardo’da ne diyordu? “Her şeyin aynı kalabilmesi için, her şeyin değişmesi gerek.”

Ece Ayhan – 1989

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir