Latent Bir Psikososyal Evre Olarak Feminizm*

Bir konu. Bu konu hakkında da konuşmalı çünkü kanımca bir sorun teşkil ediyor. Eskiden yani sözgelimi 2013’de filan kadın erkek ilişkileri daha kolaydı. Flörtlerimle bu kadar uyuşmazlık yaşamıyor, kendimi bu kadar değersiz hissetmiyordum. Anlayışlı kızlardı. Hatta onların anlayışlarını suistimal ettiğimi düşündürtecek hatalarım oldu, pişmanlık duymuyor değilim. Statüye vb. maddi şeylere bu denli değer vermiyorlardı. Dört dönmek zorunda kalınmıyordu. Sarılmak doğal, saf bir edimdi. Şimdi böyle değil. Hemcinslerimin çoğu bundan şikayetçi. Kadınlar tuhaf bir psikolojik evreye girdiler. Her biri durumun kişisel olduğu, bu aseksüelliğin; istemsizliğin yalnızca onlarla alakalı olduğunu sanıyor ancak tecrübelerime göre böyle değil. Kitlesel psikolojik bir dönüşüm yaşıyorlar. Feminizmin doktrinlerinin payı bunda büyük. Maalesef feminizmin en büyük algı hatası, erkeği güçle özdeşleştirmesi. Ben buna katılmıyorum. Bizler güçlü, atılgan, iktidar sahibi filan değiliz. Yalnızca annelerimiz, babalarımız bizleri bu kodla yetiştirdi. Onyıllardır gözlemliyorum. Farklı çevrelerden bir sürü kadın. Bir yığın farklı kişilik. Eleştirdikleri şeyi talep ediyorlar. Çünkü toplum hala eril ve stereotipik, hala geleneksel anlatı bitmedi. Kadınların zihnine çöreklenmiş bu. Erkek eşittir güç ve sorumluluk. Güçlü değiliz, olmak zorunda da değiliz; duygusal ilişkilerin muktediri bizler olmak zorunda değiliz. Yatakta rough olmak zorunda değiliz. Rough (kaba saba, sert) erkeklere hasretler, bizler nasıl ki stereotipik seksi, femme fatale (öldürücü dişil cazibe) kadınları ve kadın vücudunu güzelliğin biricik objesi konumuna indirgiyoruz -onların birer yanılgı olduğunu unutup- gözümüzde göklere çıkarıyoruz. Onlar da kas gücüne -ironiyle yaklaşmalarına bakmayın, güçlü erkek vücudu biyolojik olarak onları orgazma sürüklüyor. Bunun türsel de bir yazgı olduğunu düşünüyorum. Gerek erkek gerekse kadın; aklındaki bu pürüzsüz şablonlara göre partner seçmeyi sürdürecek kanımca- değer veriyor hatta bununla afsunlanıyor. Şayet bunu yapmıyorlarsa muhakkak bir nevrozları veya zaafiyetleri oluyor. Sözgelimi kiloları oluyor ya da kişilik bozuklukları. Güçlü erkeklerin kendilerini tercih etmeyeceğini varsaydıklarından daha nevrotik, zayıf kodlu erkeklerle biyolojik yoksunluklarını tatmin etme yönelimleri oluyor. Şu da var. Söz konusu seksüel arayışsa; hem nevrozlu erkek hem de kadın; issue (psikolojik sorun ve takıntılar anlamında) yoğunluğu olan partnerleri mıknatıs gibi çekiyor kendisine. Kendine güveni olmayan nevrotik bir kadın, mafyatik; kabadayıvari erkeklere cezbe geliştirirken erkekse daha kurtizan, kibar fahişe diye literatürde geçen kadınlara kendini teslim ediyor. Makyaj sektörünün bunca artışta olduğu, spor kültürünün bir pornografiye döndüğü dünyada da saf bir duygusallık sağlanamıyor, ilişkilerin motivasyon süresi çok düşük oluyor. Neden mi? Çünkü çok daha vaatkâr erkek ve kadınlar siberuzam yani internette hemen oradalar.

Modern bir toplumda yaşamasaydık, konfor alanlarımız da olmayacağı için bu kadar politik-stratejik insan ilişkilerine muhtaçlık da göstermeyecektik veya bu tür yenilikleri uygulama alanlarımız olmayacaktı. Ancak metropol, bize bu imkânı veriyor. tüm bu süreçte, hala varlığını erkeğin güçlü konumuna bina eden; kendi varlık ve güven alanını buna göre inşa etmek isteyen, toplumun hastalıklarına tepki göstermek yerine onu sineye çeken bir kadını ise oldukça zayıf bir tipoloji üzerinden değerlendiriyorum.

.

. .

.

Hemcinslerime en çok kızdığım konu şu. Kadın erkek ilişkilerinin adaletsizliğinden yakınıyorsunuz ancak seksi dişi profillerin altına yığılıyorsunuz. Evet onlar beni de cezbediyor ancak onlara rağbet etmem halinde piyasa değerimin düşeceğini biliyorum. Pekala, tüm bu seksüel veya duygusal partner arayışları birer ekonomi de elbette, bunu görmezden gelmemeli. Kolay değil bunu yapmak ancak ilgi budalası, kadın veya erkek hiç farketmez, bu tip kişiliklere karşı biraz özdenetim geliştirmeliyiz.

Çok üzücü. Bir diğer sorunsa cinsel ilginin sunumunun artık her fırsatta şayet o stereotipik veya mafyatik erkek sunumuna yakın değilseniz, yüzde 75 taciz şeklinde algılanması olası. Çok ciddi ithamlar bunlar. Tacizkâr erkeklerin varlığı azımsanmayacak kadar fazla lakin bu erkekleri içeren koşulun ben ilgi bekleyen dişil ikonografi tarafından da farkında olunmadan teşvik edildiğini düşünüyorum.

Ben cinsel ilgimi sunduğum için suçlu hissettirilemem, bunu kabul etmem. Bu yeni dişil paradigmanın suçluluk hissetmenizi bekleyen ahlaksallaştırılmış yapısını sağ duyulu olmaya gayret ederek eleştiriyorum. Ben bir kadına karşı gövde gösterisi yapmak onu etkilemek zorunda değilim veya yaptığım skorlar üzerinden iktidarımın sorgulanmasına muhtaç değilim. İkili ilişkilerin hiyerarşik, erksel doğasına adapte olamadığım için seksüel istencimi beni en az hasarla idare edecek şekilde sürdürmek isteyişim veya ilişkimde bir derinlik aradığım için “abaza”, “sapık”, “korkak”, “zayıf” ilan edilemem. Hemcinslerimin sıklıkla bu nosyonlar üzerinden alaya alındığını biliyorum. Yaptığımız skor, kapitalist süje’nin bizlere salık verdiği bir eylem planıdır. Skor yapamıyorsanız, başarısız filan değilsiniz. Saf veya salak da değilsiniz. Olsa olsa, bu yapıyı farkında olun veya olmayın karşınıza almışsınızdır. Erkekler olarak bizlerin sürüklendiği bu suçluluk ve eksiklik duygusuna karşı sağduyulu bir tavır ortaya koymalıyız. Bunu yapmak zor biliyorum. Ama her seferinde bir stereotip olmanızı fısıldayan, tüm medya enstrumanlarıyla size bunu normal gösteren bir yapının içinde romantizminizin, saf diyonizyak seksüel penetrasyon istencinizin törpülenip aseksüelize edilmesi mi daha kabul edilebilir?

Erkek veya kadın; duygusal ilişkilerinizde hata yapmış olabilirsiniz. Bunun için de utanmanız, özre muhtaç hissetmeniz veya özür beklemeniz gerekmez. Hatanızı doğuran eğreti durumları ortadan kaldırın, kâfi. Zorbalık etmediyseniz, birine karşı mağduriyet yaratacak denli sistematik bir iktidar kurmak gibi bir çabanız olmamışsa; hata yapmakta da özgürsünüz. Hatalar ve suçlar; bizlerin gölge kişiliklerinden boy veren zafiyetlerdir. Bu mutlak karanlığın üstüne örtü çekip onu bastırmak yerine, onu anlamaya; zorluklarını regüle etmeye çalışmalıyız.

Kadınların içine girdiği bu psikolojik evre hemcinslerime kendilerini zayıf ve kompleksli hissettirmemeli. Sağduyumuzu, eğer hala varsa sevgimizi korumaya dikkat edelim. Başkalarının barbarı olmamaya dikkat edelim. Kadınların bu kaçınmacı veya aşırı talepkâr bir seks ikonografisine geçişleri, kanımca geçkin kapitalizm yüzünden. Bizlerin doğal anısal, zafiyet ve hatalarıyla da varolabilen; birbirini içeren, siberuzamın ve politikanın nesnesi olmayan; salt görünümle sınırlı olmayıp fikirlerin çeşitliliğini de olumlayan yeni bir duygusallık inşa etmemiz gerekmektedir. Eğer bu olmazsa; güçle özdeşleşen erkek, reddi hazmedemeyip rövanşist davranacak ve yol arkadaşı üzerinde, gezegeni birlikte paylaştıkları biricik kadın şefkati ve onun aşk tecrübesine yabancılaşarak agresyon ve şiddet uygulamaya kalkışacaktır. Yaygınlaşan şiddet ve cinayet sorununun sonuçlarını bir kamuoyu vicdan ovuşturmasına indirgeyecek şekilde değil sebeplerine, onları oluşturan koşullara sağduyu ve özgecilikle odaklanmalıyız. Aşk ve sevgi, politikaya; gündemin suni şablonlarına sığdıralamayacak denli engin ve vaatkâr duygulardır ayrıca cinayet ve ölüm de basit kınamalar ve deccalleştirmelerle değil derinleşen psikolojik ve kriminal analizlerle çözümlenebilir. Lütfen duyguları tüketmeliyim ve karanlığın da aydınlık kadar içimizde olduğunu, geceleri ayın gündüzleri güneşin görünür olduğunu mantıklı bir şekilde idrak edelim. Karşımızdakine bir sevgi ilgisi gösterecek kadar ergin ve cesur hissediyorsak, onun da bazı çile ve yetersizlikleri olabileceği ihtimalini göz önünde bulunduralım.

Rövanşizm (intikamcılık, misillemecilik), cinsiyetlere dair algı hataları; ilgi budalalığı vb. tüm bunlar şu dönemlerde yaygınlaşan, insanlar arasında aseksüelleşme ve robotikleşme doğuran olgular bizlerdeki sağduyuyu tüketir.

Elbette kendinizi tüm bu rol dağılımının dışında hissediyorsanız da özvarlığınızın başkaları tarafından küçültücü sıfatlarla anılmasını içselleştirmek zorunda değilsiniz.

Bu yazıyı, çok tasvip etmediğim bir yöntem olan bir didaktizm içinde tamamlıyorum. Dediklerim evet, yüzeyel birer tavsiyedir ve bu tavsiyelerin ilk muhattabı kendimim elbette. Kendimle olan monologumu sizlerle de paylaşmak istedim.

.

.

.

*Latent dönem, Freudçu cinsel analizin cinselliksiz; gizil bir dönem olarak tarif ettiği bir gelişim evresidir. Kanımca, erkeğin toplumdaki dinamizmini içselleştirme kısırdöngüsünden bıkmış kadınlar, toplumsal olarak bir içe kapanma evresine girdiler ve burada yeni özdeşimler, yeni oyun alanları keşfetmekteler. Freud elbette ‘latent’ demekle çocuk cinselliğini ifade ediyor ancak ben, sadece bir yetişkin cinselliğinden de değil dişil-toplumsal bir psikoseksüel iletişim katmanından bahsediyorum. Feminizm ve türevi yaklaşımlar, kadın temelinde tüm progresif psikoseksüel kanalların bu reformasyon sürecini içeriyor fakat erkeklerin henüz bunu tam idrak edemediklerini görüyorum. Bahsettiğim olgu karşısında erkek; düşmanlaştırıcı, agresif ve suçlu davranıyor ve karanlık bir döneme giriyor. En az kadınlar kadar onun da kendini yeniden inşa etmesi gerekiyor. Mesele; kadınları takdir etmek, onların mutlaka yanında olma zorunluluğu hissetmediğinde suçluluk uyandıran özdeşimlere kapılmak değil; mesele, cinsel kimlik ve eğilimler arasında agresif olmayan bir yapı kurmak. Maalesef kadınların bu dönüşümü ve erkeğin, erk stereotiplerinin bunu bir tehdit olarak algılaması; ayrıca, teoride söylemleşen şeyle uygulamadaki mesafenin birbirinden çok farklı olması da, nihai olarak; aseksüel bir kimlik ifade etmesi bakımından duyarsız veya yıkıcı fakat yeni keşifler açısından ilginç bir sürece girildiğini düşünmemi sağlıyor.

Comments

:))) dedi ki:

Erkeklerin güçlü bir varlık olmadığını anne ve babalar tarafından bu şekilde yetiştirildiklerini söylemişsiniz. Ancak bizim dekarşı çıktığımız şey bu. Feminizm erkeği güçle özdeştirmez erkeği güçle özdeştiren olgulara karşı çıkar. Yani dediğiniz aile, kültür, eskiden gelen alışkanlıklar dolayısıyla yaratılan ‘erkek egemen’ sisteme karşıyız. Böyle yetiştirilen erkeklere karşı değiliz aksine feminizmi savunan erkeklerin de kurtulmak istediği bir baskıdır bu. Erkeklerin üstünde bir güç baskısı var erkek güçle özdeştiriliyor diye yaftalanmışsınız, farklı bir şey söylemiyoruz zaten. Burdaki mesele ‘erkeğin elinden gücünü alalım’ tarzı bir şey değil. Erkege doğumdan itibaren bahşedilmiş olduğu sanılan bir güç ver ve bu güç onun değildir. Buna karşı çıkmak demek en basitinden erkeğin çalıştığı kadının evinde oturması gerektiği düzene karşı çıkmak demek. Tabi her ne kadar değişmeye başlasa da daha en başlardayız. Buraya kadar tamamen aynı düşüncelerde olduğumuzu ama sizin bu düşünceleri kendinize özel sandığınızı düşünüyorum ben. Uzgunum ama 2013ten bu yana artan kadın çekingenliğini veya en basitinden sarılma korkusu dediğimiz şeyin feminizmle alakalı degil her gun artan kadin cinayetleriyle veya şiddet vakalarıyla alakalı olduğunu düşünüyorum ben. Sosyal medya sayesinde yakından takip edebildiğimiz olayların sayısının ne kadar fazla olduğunu gördükçe daha da sinirle doluyoruz ve bu da bir psikolojik evre değil bir dışavurum. Hemcinslerinize zayıf ve kompleksli hissetmemeleri gerektiğini söylemişsiniz, kendinizi açıklamaya veya karşınızdakini anlamaya çalıştığınız zaman ortaya çıkan bu duygu ve beraberinde getirdiği korku da yalnızca bir cinsiyete özel değil maalesef. Bu duygular bize de yabancı değil özellikle feminizm (kadın erkek eşitliği) hakkında çok rahatça konuşabilen ve ne hikmetse feminizmi herkesten çok iyi bildiğini sana insanlar tarafından çok kolay bir şekilde kompleksli olarak yargılanabiliyoruz. Kimse cinselliğini yaşamak istediği için “abaza” veya “sapık” olmamalı bence de. Böyle hissettiğiniz zaman lütfen aynı şekilde cinselliğini açıkça yaşamak isteyen kadınların da çok kolay bir şekilde “orospu” ve “kaşar” olarak yargılandığını hatırlayın. Çünkü bizim toplumuzda cinsellik konusu açılınca beliren yargılar ve kısıtlamalar erkekten çok kadın üzerine kurulmuş durumda ve maalesef herkes bu kadar bilgili veya açık görüşlü değil. Kendi sözlerinizle “dişil paradigmanın cinsellik yaşamak istediğiniz için suçluluk hissetmenizi bekleyen ahlaksallaştırılmış yapısı” bana göre “toplumun kadına dayattığı ahlak kuralları yüzünden kadının cinselliğini kendi içinde yaşaması gerektiğine olan inancı”dır. Daha iyi günler için :)

:) dedi ki:

Biraz hızlı yazmıştım o yüzden yazım hataları için kusura bakmayın lütfen :)

tevfik dedi ki:

Öncelikle dolaylı da olsa bir feminizm eleştirisi getirdiğimi görüp bir feminist olarak agresif bir tepki vermemeniz beni çok memnun etti, ılımlı yaklaşımınız için çok teşekkür ederim. yaklaşımlarınız üzerine düşünüp, fikirlerimi sorgulayacağımı da bilmenizi isterim.

yazıda ‘feminizm’ başlığının kullanımı biraz hatalı oldu. genel olarak kadınların ‘çekinmeci’ bir konum almasını aktarmaya çalışmıştım aslında, bunu feminizme maletmek kısmı tartışmaya açık.

şimdi şöyle ki; ”Feminizm erkeği güçle özdeşleştirmez erkeği güçle özdeştiren olgulara karşı çıkar.” demişsiniz. ben ”Maalesef feminizmin en büyük algı hatası, erkeği güçle özdeşleştirmesi.” derken, şunu kastettim: gücü eleştirmek için gücün varlığına paradoksal bir biçimde ihtiyaç duyan bir yapının mazotu aslında güç değil midir, bu yapı; eğer dikkatli davranmazsa, erkleşebilir.

ki erkleştiği düşüncesindeyim. bunu da şöyle ispatlayabilirim. feminizm söylemi üzerinden sınıflaşan kişilerin olduğunu gözlemliyorum. hatta, bu söylemi sahiplenmek entelektüel kişilere bir fırsat, bir kolaylık alanı sağlıyor ki bu düşüncede tembelliği de getiriyor. yani sloganlaşan ama çözüm üretemeyen bir yapı var ortada. çözümsüzlüğün sebebinin yalnızca toplumun geleneği aşamamış olmasından ibaret olduğunu zannetmiyorum. ve feminizmin kendisine bir konfor alanı kurmasına rağmen, toplumsal alanda başarısız olmasının sebebi pratik anlamda, sözgelimi hukuki reformların gerçekleştirilmesi konusunda ne kadar iyi niyetli olursa olsun yeterli zemine bir türlü sahip olamayışıdır. üstelik suç vakaları varlığını hala sürdürüyor. vakaların sürmesinin sebebi elbette feminizmin suçu değil, toplumun suçudur. fakat bir söylem üzerinden sınıflaştığınızda ve fiilen bir çözüm oluşturamadığınızda eleştiriye de açık olmanız gerekir.

anti-feminist değilim. feminizme getirebileceğim tüm eleştiriler onun varlığını ciddiye almamdandır. bir eleştiride bulunuyorsam, eleştirdiğim tarafın arızalı bir hal almasını istemiyorumdur.

feminizm gayet eleştirilebilirdir bu arada ve onu eleştirebilmek için kanımca bu alana dair bütün külliyatı hatmetmeniz de gerekmez. ortada kolektif bir kişilik var, bu kişiliğin dışavurumlarındaki arızalar eleştiriye tabi tutulabilir sıradan bir kişi tarafından, bu disiplin hakkında konuşulabilir.

bu yapıya en temel eleştirim şudur: sözgelimi erkek-kadın ilişkilerini ‘erk’ kavramı üzerinden eleştirirken fazlaca hipotetik ve ütopik davranıyor. zira partner seçmenin kanımca gerek biyoloji, gerek psikoloji, gerekse sosyoloji tarafından tespit edebilir, üzerinden genel soyutlamalara gidebilir bazı temelleri var. sözgelimi seks başlı başına ‘erk’ odaklı bir eylemdir. ve buradaki erkin bir cinsiyetinin olduğunu düşünmüyorum. mesela heteroseksüel bir ilişkide, penetrasyon esnasında, dişinin genel talebi erkeğin cinsel istikrarı üzerine kuruludur ki bu olmadığında, ilişkilenmenin zemini kayar. hatta romantik soğumalar yaşanır. bir çok insan, bunun olmasını engellemek için absürt kürlere dahi başvuruyorsa, demek ki bu akıbeti düşünülen bir olgudur.

ve seksin erk kavramı haricinde düşünülemeyeceği fikrindeyim. zira en basit iletişimin bile, sözgelimi bir diyalogun oluşması yani dilsel bir anlam ve aktarımın meydana gelmesi için bile, asgari bir köle-efendi diyalektiği gerekir ki bunun olmadığı durumlar yani bir tarafın dinleyen bir tarafın konuşan olmadığı durumlar, iletişimin mümkün olmadığı durumlardır. böyle olursa kakafoni veya gürültü ortaya çıkar. penetrasyon da böyledir, kişi hangi eğilimde olursa olsun, dilenirse roller değişilsin, bir etkin bir edilgen tarafın varlığının olmadığı durum kanımca aseksüel, cinselliksiz bir durumdur ve libidinal istencini aktarmak isteyen bir kişi, bu asgari koşulu sağlamadığında nevroz doğurur, bu büyürse travmatik bir hal dahi alabilir.

feminizmin hipotetik bulduğum erk eleştirileri ve cinsiyet tahlilleri, konumlandırmaları, asgari cinsel ilişkilenme biçimlerinin temel koşullarının olgusal varlığını romantik bir biçimde askıya alıyor. o kadar ki, cinsiyetlerin kültür tarafından oluşturulan şeyler olduğu gibi bir argüman da ileri sürebiliyor. sosyal bilimler veya doğa bilimleri alanında bir cinsel olguyu ve cinsiyet meselesinin bu kadar muğlaklaştırılması kanımca mümkün değildir. olgu bu kadar muğlaklaşırsa, ortaya atılan argümanın gerçeklik zemini azalacaktır.

bir başka meseleyse, feminizmin erkleşmesi durumunda, bir anaerkinden çeşitlenen ve yine bir güç atmosferi oluşturacak bir yapının doğabilme ihtimalidir. ya da heteroseksüel ilişkilenme biçimlerinin, cinsel kimliklerin tamamen arızalı şeyler olduğu söylemi, sözgelimi ‘straight’ tabir edilen karakterdeki kimselerin ilişkilenme biçimlerini arızalı bir şey konumuna indirgeyebilir ki bu yapılıyor da. bunun transseksüel kişilerin, homoseksüellerin arızalı olduğunu ifade etmekten; progresif-ilerlemeci kanalın yalnızca bu tür yönelimler üzerinden mümkün olabileceğini iddia etmekten farkı yok. bununla da kalınmıyor; sözgelimi erkek cinsiyeti, doğası gereği daha suça eğilimliymiş gibi bir algı dahi oluşabiliyor.

ya da başka bir eleştiri, profeminist erkekler; bazen cinsel seçilimde avantaj sağlamak için feminist taklidi yapabiliyor. bu olgunun görünürlüğü ne kadardır bilmiyorum ama var olduğuna tanıklık ettim. bu tip bir şey, yani cinsel oburluğun feminist bir iletişim katmanına sirayet edişi, mevcut yapının yozlaşmasını sağlayabilir.

keza feminist bir iletişim katmanının yozlaşmasını sağlayacak başka bir şey ise toplum tabanındaki cinayet sorunlarını çözememesine rağmen, söylem üzerinden burjuvazinin içine sirayet edebilir ki ettiğini düşünüyorum. burjuvalaşan bir şeyi de bir entelektüel eleştirmek durumundadır. toplumun entelektüel hacmini belirleyen iletişim katmanı bu katman zira. bu katman istikrarlı bir biçimde eleştirilmeli bu yüzden ki benim yaptığım şey de budur.

”gücü eleştirmek için gücün varlığına paradoksal bir biçimde ihtiyaç duyan” derken, idraki kolaylaştırmak adına şunu öne sürebilirim. bir muhalefet partisi, iktidar bir partinin varlığına karşıtlık geliştirmese muhalif bir kimliği bina edecek zemini oluşturamaz. yani dolaylı olarak erk’e muhtaçtır. bu durum, halk tabiriyle, bir ‘danışıklı dövüş’e dönüşebilir.

ve ”2013’den bu yana artan kadın çekingenliğini veya en basitinden sarılma korkusu dediğimiz şeyin feminizmle alakalı degil her gün artan kadın cinayetleriyle veya şiddet vakalarıyla alakalı olduğunu düşünüyorum ben.” demişsiniz. feminizmi romantik ve pratik olarak yapıcı bulmamanın en temel sebebi de ‘latent’ dediğim bu durum. çekingen bir evreye geçtiğinizde bana kalırsa varlık gücünüz zayıflar; travmatik, nevrotik kültürler üretmeye başlar; bilime, felsefeye, sanata yaklaşabilecek temeller oluşturamazsınız, hatta saygınlığınız azalır. ayrıca benim aklımda şöyle şüpheler dahi canlanıyor artık: bazı olgularla kadın cinayetleri arasında zoraki bir korelasyon-bağıntı varmış gibi mi davranılıyor acaba, diyorum?

bir din kurumunun inanırlarına cenneti ve eşit bir öte dünyayı vadettiğini varsayın, inançlı kişi gerçekten eşit bir öte dünya’ya erişebilecek midir? bu gerçekten mümkün müdür? bunun mümkünlüğün tartışılır olduğunda din kurumlarına olan güven azalmaz mı? eşitlik söylemine katılmıyorum. ve fazla ütopik buluyorum. ruhbanlardan tutun sosyalistlere, liberallere kadar tüm söylemleşen yapılar eşitliği bir bakıma vadetmişlerdir; kanımca bunun bir gerçeklik zemini yoktur, bu bir kültür grubunun; düzen grubunun varlığını sürdürebilmesi için ihtiyacı olan tahakkümü meydana getirir.

şehirlerde yaşıyoruz. feminizmin en çok üst sınıfların işe yarayacağını düşünüyorum. çünkü tabanın sorunlarına erişemediğini görüyorum ki burjuva içinden çıkan çoğu söyleme getirilen temel eleştiri de budur: tabanı tam olarak okuyamaması. bu durum da azınlık bir düzen grubunun varlığını temellendirir.

ve nihai olarak apolitik oluşumun sebebi de budur. her söylemin başlangıçtaki iyi niyetinden sonra bir düzen gurubuna; kutsallaşan, eleştirilemez, eleştirildiğinde suçlu hissettiren bir hale büründüğünü gözlemlemekte ve okumaktayım. bunu iyi-kötü arasındaki dönüşümle açıklıyorum.

zira, bir insanı tümden iyi veya tümden kötü ilan etmenin de zayıf bir argümantasyon olduğunu düşünüyorum ahlaki açıdan. teorik düzlemde, derin okumalarda olmasa da feministlerin temel refleksi, bu ahlaksallaştırmayı çok kullanıyor olduğunu gözlemlemekteyim. bu ahlaksallaştırılmayla bir yere varılamayacağı düşüncesindeyim, kaldı ki toplumu dönüştürme ve ona iyicil bir yön verme refleksinin nihayetinin de dediğim gibi, kendi düzen grubunu oluşturmaktan öte bir anlam içermediği fikrini paylaşıyorum. bu yüzden hemen hemen tüm söylemlere karşı mesafeliyim. söylemlerin gerçek olanı görmemizi engelleyen, bizlere varlıkbilimsel bir temel atamayan, bizleri son tahlilde oyalayan şeyler olduğu fikrindeyim.

latent bir tepkinin sebebi toplumsal suçlar olabilir ancak bir soruna karşı kaçınmacı davranmak korku atmosferi doğuracaktır. bu da iletişim dediğimiz şeye arıza katar. yazıda da en temelde bu durumu eleştirdim. cinsiyetler arasındaki bu iletişim sorunun zaten genel kitlede temel bir karşılığı olduğunu düşünmüyorum. cinsel seçilim elbette devam ediyor, sadece feminist-kaçınmacı söylemler, korku atmosferini besleyebiliyor.

yani tüm bu söylemler, sorunun çözülmesinden başka her işe yarıyor gibi duruyor. hatta kadınların, erk altında ezilmelerini bir sosyal bahane olarak kullanmaları durumu dahi söz konusu olabiliyor. kadın kimliği üzerinden mağduriyetin, sürekli mağdur edilen bir cinsiyetin statik varlığının; kadınlara pozitif-sosyal bir avantaj sağladığı ama yine suç vakalarını azaltmaya yaramadığını görüyorum, cinayetler hala devam ediyor.

suçlarının sürmesinin sorumlusunun eril zihniyet olduğu belki de başlı başına hatalı bir hipotez olduğu şüphesi aklıma geliyor tam da düşüncemin bu evresinde. feminizmi eleştirdiğimde ‘eril zihniyet’e mensup edildiğim oldu, peki ‘eril zihniyet’ kalıbının bir rövanşizme/hatta mizojini-misandriye sebep de olabilen; anomali üretebilen bir yanının varlığını iddia etsem, böyle bir şeyin varlığından şüphelensem; şüphe yok ki feminist refleks yine beni ahlaksal açıdan suçlu çıkaracaktır.

son tahlilde bu suçlu çıkarma, suçu bir organa atama durumunun felsefi olarak ciddiye alınabilir bir temeli olduğunu düşünmeyecek noktaya geliyorum. ortada bir sorun varsa; bilimin, felsefenin, hukuk vb. daha isabetli soyutlamalar yapan yapılar tarafından derinine tahlil edilip; ahlaksallaştırmaya, kişileştirilmeye başvurulmadan çözülmesi gerektiğini düşünüyorum. en temel eleştirim de bu.

feminizm, bir kültür grubu yaratmaktan öte aktif bir işleve yaramıyor ve bu haliyle travmatik-nevrotik bir kültürün hipotezlerine benziyor.

kaldı ki bu yazımda tek tarafı suçlayıcı olduğum gibi bir şeyi de kabul etmiyorum. her iki tarafı da eleştirdim. suçu tek bir tarafta aramadım ancak feminizmin oksimoron’unu tam ortaya, açık bir şekilde koyamadığım için yanlış anlaşıldım.

ya da fikrime sağlam bir iskelet kuramadığım, fikir üretmek konusunda aceleci davrandığım için söylemim, muhafazakarlığa çark bir şey olarak algılanmaya müsait. oysa yazının sonuna hermafrodit bir sembol bıraktım. yani bununla yaptığım ima: erkekteki kadın kadındaki erkektir, bununla da kalmadım. suçlunun tek bir faile indirgenmesinin mümkünlüğünü eleştirdiğim için, insanın varlığının suçlu bir yapıya sahip olduğunu belli edecek şekilde; geceleri ay; gündüzleri güneş görünür olur’ dedim. bu şu demek: kötülük ve suç, tikele indirgenebilir bir şey değildir. kötülüğün sorumlusu tek bir kişi veya taraf değildir. daha tümel sorunlara varmamız gerekir. tümeller alanında da ahlak, mutlak iyi ve mutlak kötülerden, kesin eşitliklerden beslenmez; bu felsefi-bilimsel değil, romantik-ütopik bir söylemdir kanımca.

bu söylemin kendi dert ettiği sınırları da fazlasıyla aştığını düşünüyorum. onyıllarıdır edebiyat alanının, sanatların sözgelimi; bu tür seks, güç ve kimlik odaklı görüşlerle yozlaştırıldığı fikrindeyim.

sonuç olarak mağduriyet söylemini sağlıklı bulmuyorum ve bir edebiyat eleştirmeni olan Harold Bloom’un şu alıntısıyla diyeceklerimi tamamlamak isterim: ”Hiçbir şey kendisini bir erdem olarak sunan bir ruh hastalığından daha habis olamaz.”

söylemek istediklerim bunlardır. teşekkür ederim, kendinize iyi bakın.

talos dedi ki:

sevgili tevfik,
fikirlerinizi sunarken hatalı olduğunuz bir kısım olduğunu düşünmüyorum. hala, yazdıklarınızı açıkladığınız kısımda da meramınızı güzelce anlatmış ve kibarlıktan kaçınmamak için hatanız olabileceğini söylemişsiniz. bence bu takınılan noktalar, feminizmin oksimoronluğundan öte herhangi bir ideolojinin ortaya koyduğu, her şeyden “offended” olma ve “kimse benden farklı şekilde düşünemez” hastalığıdır, ki bu biraz faşistçe geliyor bana. insanlar özgürlük ve eşitlik ararken başkalarının fikir özgürlüğü alanlarını katletmemeliler. bir kadın olarak, feminizmi erkekleri -mizojinist olsun olmasın- susturma silahı olarak kullandığımda yarın benim de ağzım kapanacak, biliyorum. umarım herkes bir gün bunun farkına varır.

Bir cevap yazın